Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

telaşa vermek

davranış ve hareketleriyle çevresindekileri heyecana, aceleye, sıkıntıya sokmak: ‘Bir münasebetsizin denizde boğulma taklidi yaparak vapuru telaşa verdiğini uzun uzun anlatmıştım.’ –R. N. Güntekin.

telef etmek

1) hayvanı öldürmek; 2) mec. mahvetmek, yok etmek: ‘Gönlümü gönlümü cahil gönlümü / Bir güzele telef ettim ömrümü’ –Halk türküsü.

telef olmak

1) hayvan, ölmek; 2) mec. mahvolmak.

telefon etmek (açmak)

birini telefonla aramak ve bir şey söylemek: ‘Siz gelmeyin, ben telefon eder, gelirim.’ –A. H. Tanpınar.

teleme peyniri gibi

tombul ve beyaz tenli (kadın).

telgraf çekmek

telgrafla haber göndermek, tellemek: ‘İstanbul’a telgraf çekip para getirtmekten başka çare yoktu.’ –A. Erhat.

teli kırmak

bağlı bulunduğu kuruluşlarla ilişkisini kesmek.

tellal çağırtmak

bir haber, bir istek vb.ni tellal aracılığıyla duyurmak.

teller takmak

alay sevincini aşırı davranışlarla gösterenler için kullanılan bir söz.

telleyip pullamak

1) birçok süsle süslemek; 2) mec. değerinden çok övmek.

telvis etmek

kirletmek, pisletmek.

temas kurmak

ilişkiye geçmek, bağlantı sağlamak: ‘Adam buraya kadar geldiği hâlde acaba neden kendisiyle temas kurmuyordu?’ –O. Aysu.

temasa geçmek

arada bir bağlantı kurmak, görüşme yapmak.

temasa gelmek

buluşup görüşmek.

tembelliği tutmak

tembelleşmek: ‘Lâmi’nin bazı tembelliği tutuyor, öğleye kadar evden çıkmıyor.’ –P. Safa.

tembihatta bulunmak

uyarmak: ‘Her türlü istirahatiniz temin edilsin diye de bu ağalara tembihatta bulundu.’ –T. Buğra.

temcit pilavı gibi (ısıtıp ısıtıp öne sürmek)

bir şeyi birçok kez tekrarlamak: ‘Bu gerekçeyi tam beş yıldır temcit pilavı gibi ev sahibinin önüne koyuyordu.’ –A. Kulin.

temel atmak

1) bir yapının temellerini yapmaya başlamak; 2) herhangi bir işe başlamak, girişmek, bir şeyin gelişmesine, büyümesine sebep olmak.

temel tutmak

1) temelin kazılacağı zemin sağlam olmak; 2) sürüp gidecek bir duruma gelmek, kökleşmek, yerleşmek.

temennide bulunmak

dilemek.

temerrüde düşmek

huk. ödenmesi hâlâ mümkün olan borcu ödememekte direnmek.

teminat altına almak

güvence altına almak.

temiz bir dayak atmak

adamakıllı dövmek.

temiz bir dayak yemek

adamakıllı dayak yemek: ‘Yaramazlığı bir yana, çocukları da azdırdığı için temiz bir dayak yemiş olmalı.’ –A. Kutlu.

temiz tutmak

bir şeyi kirletmeden, bozmadan kullanma, temiz olmasına özen göstermek.

temize çekmek

bir yazının karalamasını temiz olarak yazmak: ‘Bizim yazarımız temize çektikten sonra romanı elinde dolaşır dururdu kapı kapı.’ –N. Cumalı.

temize çıkmak

huk. aklanmak: ‘Gazete kendi evin, temize çıktığın gün gelmezsen küserim bak.’ –A. İlhan.

temize havale etmek

1) uzayıp giden bir işi bitirivermek; 2) yiyeceği yiyip bitirmek; 3) argo kısa yoldan çözümlemek, çabucak bitirmek.

temizlik yapmak

1) temizlemek; 2) mec. öldürmek: ‘Ovadaki İslam köylerinde nasıl temizlik yapılacağını müzakereye koyuldular.’ –Ö. Seyfettin. 3) mec. zararlı şeyleri yok etmek.

tempo tutmak

el çırparak veya el ve ayaklarını bir yere vurarak bir müziğe eşlik etmek: ‘Parmaklarımızla masanın tahtasında tempo tutuyoruz.’ –A. Ağaoğlu.

temyize gitmek

mahkemelerce verilen kararın kanun ve usul yönünden incelenmesi için Yargıtaya başvurmak.

tenakuza düşmek

birbiriyle çelişen sözler söylemek.

tencerede pişirip kapağında yemek

geçinme konusunda var olanla yetinmek.

tenceresi (tencereleri) kaynamak

geçimleri az çok yerinde olmak.

tenceresi kaynarken, maymunu oynarken

geçimi yolunda, keyfi yerindeyken.

teneffüs etmek

soluk almak: ‘Sanki teneffüs ettiği havayı kollayan bir tilki gibi tetikte, sihirli ve hamarat görünürdü.’ –A. Ş. Hisar.

tenha kalmak

1) ıssızlaşmak: ‘Onlar gittikten sonra her yer tenha kaldı.’ –M. Ş. Esendal. 2) esk. yalnız kalmak.

tepeden tırnağa süzmek

herhangi bir sebeple birine dikkatlice bakmak.

tepesi aşağı gitmek

işleri bozulup büyük zarara uğramak.

tepesi atmak

birdenbire öfkeye kapılmak, öfkelenmek: ‘O sırada babalığını anımsıyordu kötü bir düşü anımsarcasına ve kızgınlıktan tepesi atıyordu.’ –M. Uyguner.

tepesi üstü

başı yere gelmek üzere, tepetakla.

tepesinde değirmen çevirmek

tepesinde havan dövmek.

tepesinde havan dövmek

üst katta oturan biri, gürültü yaparak alt kattakini rahatsız etmek.

tepesinden kaynar sular dökülmek

başından aşağı kaynar sular dökülmek: ‘Nazmiye’nin tepesinden sanki kaynar sular döküldü, yooo … dedi.’ –O. Kemal.

tepesinin tası atmak

birdenbire çok sinirlenmek.

tepetakla etmek (devirmek)

birinin toplumsal veya ekonomik durumunu bozmak.

tepetakla gitmek (yuvarlanmak)

hızlı bir biçimde toplumsal ve ekonomik durumu bozulmak.

tepki çekmek

olumsuz, sert bir eleştiriyle karşı karşıya kalmak.

tepki duymak

bir olay veya durum karşısındaki düşüncesini söz veya davranışla belirtmek: ‘Eski alışkanlıkların yanı sıra genel yaşantıya tepki duymuşlardı.’ –C. Külebi.

tepki göstermek

bir olay veya durum karşısındaki düşüncesini söz veya davranışla belirtmek: ‘Önemli olan, tepki gösterdiğimiz şeyden kurtulmanın yoluna bakmak, bu yolu bulmaktır.’ –O. Kemal.

tepki koymak

bir düşünce veya harekete karşı çıkmak.

tepki vermek

herhangi bir etkiye karşı söz veya davranışla karşılık vermek.

tepkide bulunmak

tepki göstermek.

tepkimeye girmek

kim. bir cisim etkisi altında kaldığı bir şeye karşı tepki vermek.

teptim keçe oldu, sivrilttim külah oldu

bir şeyi işine geldiği gibi gösterenler veya yorumlayanlar için söylenen bir söz.

ter alıştırmak

terinin biraz kurumasını beklemek.

ter atmak

vücudu rahatlatmak amacıyla aşırı derecede terlemek: Göbek taşında ter atarken bunaldı.

ter basmak

çok terlemek.

ter boşanmak

çok terlemek.

ter dökmek

1) çok terlemek; 2) mec. bir iş yapmak için zahmet çekmek: ‘Erenköy yollarına ne kadar ter döktüğümü bilemezsin.’ –F. R. Atay.

ter ter tepinmek

direnmek, istememek, inat etmek, sinirlenmek.

terakki göstermek

geliştiğini, ilerlediğini ortaya koymak: ‘Hususi surette aldığı şan derslerinde büyük terakkiler göstermiş.’ –H. Taner.

teraziye vurmak

iyice tartarak düşünmek.

terbiyeli maymun gibi

çok saygılı, çekingen, itaatkâr.

terbiyesini bozmak

terbiyesizlik etmek.

tercüman olmak

başkasının düşüncesini ve duygusunu bildirmek, dile getirmek, anlatmak.

tereciye tere satmak

birine çok iyi bildiği bir şeyi öğretmeye kalkmak: ‘Edebiyat dünyamız tereciye tere satmaya kalkışan sahte şöhretlere, üçkâğıtçılara kısa bir zaman için katlanıyor.’ –B. Necatigil.

tereyağı gibi

çok yumuşak (elma, armut).

tereyağından kıl çeker gibi

1) her türlü mecburiyetten, mükellefiyetten ve sorumluluktan kolayca sıyrılarak: Tereyağından kıl çeker gibi bu belalı işten sıyrıldı. 2) bir işi kolayca yaparak, becerikli bir biçimde: ‘Mehmetlerin askerde dev yapılı kamyonları tereyağından kıl çeker gibi çekip çevirdiklerini seyretmeye doyamazdım.’ –B. R. Eyuboğlu.

terini soğutmak

terinin kurumasını bekleyerek dinlenmek.

ters anlamak

yanlış yorumlamak, doğru anlam vermemek: ‘Hegel’in bu sözünü ters anlamamak gerek.’ –N. Hikmet.

ters pers olmak

1) yüzükoyun düşmek; 2) mec. fena hâlde bozulmak.

ters tarafından kalkmak

sol tarafından kalkmak: ‘Hacı Ömer’in o gün ters tarafından kalktığına artık şüphe yoktu.’ –R. N. Güntekin.

ters ters bakmak

düşmanca ve öfkeli bir biçimde bakmak: ‘Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.’ –N. Hikmet.

ters yüz çevirmek

ters yüzüne çevirmek.

ters yüz dönmek

ters yüzüne dönmek.

ters yüz etmek

1) bir süre kullanılmış olan giysilerin içini dışına çevirmek; 2) mec. değiştirmek: ‘Erkeklik, yiğitlik kavramının ters yüz edilmesi irdelenmedi.’ –A. Ağaoğlu. 3) mec. işleri bozmak; 4) mec. şüpheli duruma sokmak.

ters yüz geri dönmek

gittiği bir yerden istediğini elde edemeden dönmek: ‘Bugün hava çok sıcak, başka bir zamana bıraksak olmaz mı? -Olur ya, neden olmasın deyip köyün arka tarafından ters yüz geri döndük.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

ters yüzü geri dönmek

gerisin geriye gitmek: ‘İçeriye bir adım atmaya cesaret edememiş, koşarak ters yüzü geri dönmüştüm.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

ters yüzüne çevirmek

geri döndürmek: ‘Yanına uşak filan almaz. Müracaat edenleri ters yüzüne çevirir.’ –Ö. Seyfettin.

ters yüzüne dönmek

geri gitmek, geri dönüp gitmek: ‘Nezih, önce ters yüzüne dönüp eğri büğrü yollardan kaçmayı düşündü.’ –R. H. Karay.

tersi dönmek

şaşırıp bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek.

tersinden okumak

1) yanlış anlamak; 2) olayı veya bir sanat eserini farklı biçimde değerlendirmek, yorumlamak.

tersine çevirmek

içini dışına çevirmek.

tertibat almak

olacağı düşünülen sakıncalı bir duruma, harekete karşı hazırlık yapmak: ‘Yüz sandık cephaneyi Anadolu’ya gönderebilmek için müzakere edip tertibat aldıklarını veya depolardan silah kaçırdıklarını söylüyorlardı.’ –M. Ş. Esendal.

tertibe düşürmek

zarar verici bir eyleme, komploya uğratmak: ‘Eski arkadaşının bir tertibe düşürüldüğünü sanmakla yanılmış.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

teşebbüse geçmek

bir işi yapmak için davranmak, girişmek.

teşebbüsü ele almak

öne atılıp bir işi yönetmeye başlamak.

teselli bulmak

avunmak.

teselli etmek (vermek)

avutmak, avundurmak: ‘Öyle ağlıyor ki ben de içimi çeke çeke onu teselli etmeye çalışıyorum.’ –A. Ağaoğlu. ‘Zehra Hanım, Tevfik’in ebesiydi ve onu çok severdi, arkasını sıvadı, teselli verdi.’ –H. E. Adıvar.

tesir bırakmak

etki bırakmak: ‘Bu sözler derin ve kuvvetli bir tesir bıraktı.’ –P. Safa.

tesirini göstermek

etkisini göstermek: ‘Bir hastaya tatbik edilen serum derhâl şifalı tesirini göstermiştir.’ –N. Hikmet.

teslim almak

1) teslim edilen bir şeyi almak; 2) tutsak almak.

teslim bayrağı çekmek

1) yenilgiyi kabul etmek; 2) çekişme sonunda, karşısındakinin istediğini yapmaya razı olduğunu bildirmek.

teslimiyet göstermek

birinin isteğini olduğu gibi kabul etmek.

tesmiye etmek

adlandırmak.

tespih çekmek

1) tespihin tanelerini birer birer iki parmak arasından geçirmek: ‘Kimisi bağdaş kurmuş, tespih çekiyor, kimisi diz çökmüş Kur’an okuyor.’ –R. H. Karay. 2) Allah’ın adını zikrederek ibadet etmek; 3) tespih tanelerini çeşitli maddelerden imal etmek veya aynı boyda düzenlemek.

tespihe dizer gibi dizmek

sp. futbolda, rakip takımın oyuncuları arasından birer birer geçip gitmek.

testi gibi

büyük ve sarkık (meme).

teşvik etmek

1) isteklendirmek, özendirmek: ‘Kasketi yıpranmış bir ihtiyar programı övüyor, halkı teşvik ediyordu.’ –H. E. Adıvar. 2) mec. bir kimseyi kötü bir iş yapması için kandırmak, kışkırtmak.

Sayfa 99 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü