telaşa vermek
davranış ve hareketleriyle çevresindekileri heyecana, aceleye, sıkıntıya sokmak: ‘Bir münasebetsizin denizde boğulma taklidi yaparak vapuru telaşa verdiğini uzun uzun anlatmıştım.’ –R. N. Güntekin.
telef etmek
1) hayvanı öldürmek; 2) mec. mahvetmek, yok etmek: ‘Gönlümü gönlümü cahil gönlümü / Bir güzele telef ettim ömrümü’ –Halk türküsü.
telef olmak
1) hayvan, ölmek; 2) mec. mahvolmak.
telefon etmek (açmak)
birini telefonla aramak ve bir şey söylemek: ‘Siz gelmeyin, ben telefon eder, gelirim.’ –A. H. Tanpınar.
teleme peyniri gibi
tombul ve beyaz tenli (kadın).
telgraf çekmek
telgrafla haber göndermek, tellemek: ‘İstanbul’a telgraf çekip para getirtmekten başka çare yoktu.’ –A. Erhat.
teli kırmak
bağlı bulunduğu kuruluşlarla ilişkisini kesmek.
tellal çağırtmak
bir haber, bir istek vb.ni tellal aracılığıyla duyurmak.
teller takmak
alay sevincini aşırı davranışlarla gösterenler için kullanılan bir söz.
telleyip pullamak
1) birçok süsle süslemek; 2) mec. değerinden çok övmek.
telvis etmek
kirletmek, pisletmek.
temas kurmak
ilişkiye geçmek, bağlantı sağlamak: ‘Adam buraya kadar geldiği hâlde acaba neden kendisiyle temas kurmuyordu?’ –O. Aysu.
temasa geçmek
arada bir bağlantı kurmak, görüşme yapmak.
temasa gelmek
buluşup görüşmek.
tembelliği tutmak
tembelleşmek: ‘Lâmi’nin bazı tembelliği tutuyor, öğleye kadar evden çıkmıyor.’ –P. Safa.
tembihatta bulunmak
uyarmak: ‘Her türlü istirahatiniz temin edilsin diye de bu ağalara tembihatta bulundu.’ –T. Buğra.
temcit pilavı gibi (ısıtıp ısıtıp öne sürmek)
bir şeyi birçok kez tekrarlamak: ‘Bu gerekçeyi tam beş yıldır temcit pilavı gibi ev sahibinin önüne koyuyordu.’ –A. Kulin.
temel atmak
1) bir yapının temellerini yapmaya başlamak; 2) herhangi bir işe başlamak, girişmek, bir şeyin gelişmesine, büyümesine sebep olmak.
temel tutmak
1) temelin kazılacağı zemin sağlam olmak; 2) sürüp gidecek bir duruma gelmek, kökleşmek, yerleşmek.
temennide bulunmak
dilemek.
temerrüde düşmek
huk. ödenmesi hâlâ mümkün olan borcu ödememekte direnmek.
teminat altına almak
güvence altına almak.
temiz bir dayak atmak
adamakıllı dövmek.
temiz bir dayak yemek
adamakıllı dayak yemek: ‘Yaramazlığı bir yana, çocukları da azdırdığı için temiz bir dayak yemiş olmalı.’ –A. Kutlu.
temiz tutmak
bir şeyi kirletmeden, bozmadan kullanma, temiz olmasına özen göstermek.
temize çekmek
bir yazının karalamasını temiz olarak yazmak: ‘Bizim yazarımız temize çektikten sonra romanı elinde dolaşır dururdu kapı kapı.’ –N. Cumalı.
temize çıkmak
huk. aklanmak: ‘Gazete kendi evin, temize çıktığın gün gelmezsen küserim bak.’ –A. İlhan.
temize havale etmek
1) uzayıp giden bir işi bitirivermek; 2) yiyeceği yiyip bitirmek; 3) argo kısa yoldan çözümlemek, çabucak bitirmek.
temizlik yapmak
1) temizlemek; 2) mec. öldürmek: ‘Ovadaki İslam köylerinde nasıl temizlik yapılacağını müzakereye koyuldular.’ –Ö. Seyfettin. 3) mec. zararlı şeyleri yok etmek.
tempo tutmak
el çırparak veya el ve ayaklarını bir yere vurarak bir müziğe eşlik etmek: ‘Parmaklarımızla masanın tahtasında tempo tutuyoruz.’ –A. Ağaoğlu.
temyize gitmek
mahkemelerce verilen kararın kanun ve usul yönünden incelenmesi için Yargıtaya başvurmak.
tenakuza düşmek
birbiriyle çelişen sözler söylemek.
tencerede pişirip kapağında yemek
geçinme konusunda var olanla yetinmek.
tenceresi (tencereleri) kaynamak
geçimleri az çok yerinde olmak.
tenceresi kaynarken, maymunu oynarken
geçimi yolunda, keyfi yerindeyken.
teneffüs etmek
soluk almak: ‘Sanki teneffüs ettiği havayı kollayan bir tilki gibi tetikte, sihirli ve hamarat görünürdü.’ –A. Ş. Hisar.
tenha kalmak
1) ıssızlaşmak: ‘Onlar gittikten sonra her yer tenha kaldı.’ –M. Ş. Esendal. 2) esk. yalnız kalmak.
tepeden tırnağa süzmek
herhangi bir sebeple birine dikkatlice bakmak.
tepesi aşağı gitmek
işleri bozulup büyük zarara uğramak.
tepesi atmak
birdenbire öfkeye kapılmak, öfkelenmek: ‘O sırada babalığını anımsıyordu kötü bir düşü anımsarcasına ve kızgınlıktan tepesi atıyordu.’ –M. Uyguner.
tepesi üstü
başı yere gelmek üzere, tepetakla.
tepesinde değirmen çevirmek
tepesinde havan dövmek.
tepesinde havan dövmek
üst katta oturan biri, gürültü yaparak alt kattakini rahatsız etmek.
tepesinden kaynar sular dökülmek
başından aşağı kaynar sular dökülmek: ‘Nazmiye’nin tepesinden sanki kaynar sular döküldü, yooo … dedi.’ –O. Kemal.
tepesinin tası atmak
birdenbire çok sinirlenmek.
tepetakla etmek (devirmek)
birinin toplumsal veya ekonomik durumunu bozmak.
tepetakla gitmek (yuvarlanmak)
hızlı bir biçimde toplumsal ve ekonomik durumu bozulmak.
tepki çekmek
olumsuz, sert bir eleştiriyle karşı karşıya kalmak.
tepki duymak
bir olay veya durum karşısındaki düşüncesini söz veya davranışla belirtmek: ‘Eski alışkanlıkların yanı sıra genel yaşantıya tepki duymuşlardı.’ –C. Külebi.
tepki göstermek
bir olay veya durum karşısındaki düşüncesini söz veya davranışla belirtmek: ‘Önemli olan, tepki gösterdiğimiz şeyden kurtulmanın yoluna bakmak, bu yolu bulmaktır.’ –O. Kemal.
tepki koymak
bir düşünce veya harekete karşı çıkmak.
tepki vermek
herhangi bir etkiye karşı söz veya davranışla karşılık vermek.
tepkide bulunmak
tepki göstermek.
tepkimeye girmek
kim. bir cisim etkisi altında kaldığı bir şeye karşı tepki vermek.
teptim keçe oldu, sivrilttim külah oldu
bir şeyi işine geldiği gibi gösterenler veya yorumlayanlar için söylenen bir söz.
ter alıştırmak
terinin biraz kurumasını beklemek.
ter atmak
vücudu rahatlatmak amacıyla aşırı derecede terlemek: Göbek taşında ter atarken bunaldı.
ter basmak
çok terlemek.
ter boşanmak
çok terlemek.
ter dökmek
1) çok terlemek; 2) mec. bir iş yapmak için zahmet çekmek: ‘Erenköy yollarına ne kadar ter döktüğümü bilemezsin.’ –F. R. Atay.
ter ter tepinmek
direnmek, istememek, inat etmek, sinirlenmek.
terakki göstermek
geliştiğini, ilerlediğini ortaya koymak: ‘Hususi surette aldığı şan derslerinde büyük terakkiler göstermiş.’ –H. Taner.
teraziye vurmak
iyice tartarak düşünmek.
terbiyeli maymun gibi
çok saygılı, çekingen, itaatkâr.
terbiyesini bozmak
terbiyesizlik etmek.
tercüman olmak
başkasının düşüncesini ve duygusunu bildirmek, dile getirmek, anlatmak.
tereciye tere satmak
birine çok iyi bildiği bir şeyi öğretmeye kalkmak: ‘Edebiyat dünyamız tereciye tere satmaya kalkışan sahte şöhretlere, üçkâğıtçılara kısa bir zaman için katlanıyor.’ –B. Necatigil.
tereyağı gibi
çok yumuşak (elma, armut).
tereyağından kıl çeker gibi
1) her türlü mecburiyetten, mükellefiyetten ve sorumluluktan kolayca sıyrılarak: Tereyağından kıl çeker gibi bu belalı işten sıyrıldı. 2) bir işi kolayca yaparak, becerikli bir biçimde: ‘Mehmetlerin askerde dev yapılı kamyonları tereyağından kıl çeker gibi çekip çevirdiklerini seyretmeye doyamazdım.’ –B. R. Eyuboğlu.
terini soğutmak
terinin kurumasını bekleyerek dinlenmek.
ters anlamak
yanlış yorumlamak, doğru anlam vermemek: ‘Hegel’in bu sözünü ters anlamamak gerek.’ –N. Hikmet.
ters pers olmak
1) yüzükoyun düşmek; 2) mec. fena hâlde bozulmak.
ters tarafından kalkmak
sol tarafından kalkmak: ‘Hacı Ömer’in o gün ters tarafından kalktığına artık şüphe yoktu.’ –R. N. Güntekin.
ters ters bakmak
düşmanca ve öfkeli bir biçimde bakmak: ‘Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.’ –N. Hikmet.
ters yüz çevirmek
ters yüzüne çevirmek.
ters yüz dönmek
ters yüzüne dönmek.
ters yüz etmek
1) bir süre kullanılmış olan giysilerin içini dışına çevirmek; 2) mec. değiştirmek: ‘Erkeklik, yiğitlik kavramının ters yüz edilmesi irdelenmedi.’ –A. Ağaoğlu. 3) mec. işleri bozmak; 4) mec. şüpheli duruma sokmak.
ters yüz geri dönmek
gittiği bir yerden istediğini elde edemeden dönmek: ‘Bugün hava çok sıcak, başka bir zamana bıraksak olmaz mı? -Olur ya, neden olmasın deyip köyün arka tarafından ters yüz geri döndük.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ters yüzü geri dönmek
gerisin geriye gitmek: ‘İçeriye bir adım atmaya cesaret edememiş, koşarak ters yüzü geri dönmüştüm.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ters yüzüne çevirmek
geri döndürmek: ‘Yanına uşak filan almaz. Müracaat edenleri ters yüzüne çevirir.’ –Ö. Seyfettin.
ters yüzüne dönmek
geri gitmek, geri dönüp gitmek: ‘Nezih, önce ters yüzüne dönüp eğri büğrü yollardan kaçmayı düşündü.’ –R. H. Karay.
tersi dönmek
şaşırıp bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek.
tersinden okumak
1) yanlış anlamak; 2) olayı veya bir sanat eserini farklı biçimde değerlendirmek, yorumlamak.
tersine çevirmek
içini dışına çevirmek.
tertibat almak
olacağı düşünülen sakıncalı bir duruma, harekete karşı hazırlık yapmak: ‘Yüz sandık cephaneyi Anadolu’ya gönderebilmek için müzakere edip tertibat aldıklarını veya depolardan silah kaçırdıklarını söylüyorlardı.’ –M. Ş. Esendal.
tertibe düşürmek
zarar verici bir eyleme, komploya uğratmak: ‘Eski arkadaşının bir tertibe düşürüldüğünü sanmakla yanılmış.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
teşebbüse geçmek
bir işi yapmak için davranmak, girişmek.
teşebbüsü ele almak
öne atılıp bir işi yönetmeye başlamak.
teselli bulmak
avunmak.
teselli etmek (vermek)
avutmak, avundurmak: ‘Öyle ağlıyor ki ben de içimi çeke çeke onu teselli etmeye çalışıyorum.’ –A. Ağaoğlu. ‘Zehra Hanım, Tevfik’in ebesiydi ve onu çok severdi, arkasını sıvadı, teselli verdi.’ –H. E. Adıvar.
tesir bırakmak
etki bırakmak: ‘Bu sözler derin ve kuvvetli bir tesir bıraktı.’ –P. Safa.
tesirini göstermek
etkisini göstermek: ‘Bir hastaya tatbik edilen serum derhâl şifalı tesirini göstermiştir.’ –N. Hikmet.
teslim almak
1) teslim edilen bir şeyi almak; 2) tutsak almak.
teslim bayrağı çekmek
1) yenilgiyi kabul etmek; 2) çekişme sonunda, karşısındakinin istediğini yapmaya razı olduğunu bildirmek.
teslimiyet göstermek
birinin isteğini olduğu gibi kabul etmek.
tesmiye etmek
adlandırmak.
tespih çekmek
1) tespihin tanelerini birer birer iki parmak arasından geçirmek: ‘Kimisi bağdaş kurmuş, tespih çekiyor, kimisi diz çökmüş Kur’an okuyor.’ –R. H. Karay. 2) Allah’ın adını zikrederek ibadet etmek; 3) tespih tanelerini çeşitli maddelerden imal etmek veya aynı boyda düzenlemek.
tespihe dizer gibi dizmek
sp. futbolda, rakip takımın oyuncuları arasından birer birer geçip gitmek.
testi gibi
büyük ve sarkık (meme).
teşvik etmek
1) isteklendirmek, özendirmek: ‘Kasketi yıpranmış bir ihtiyar programı övüyor, halkı teşvik ediyordu.’ –H. E. Adıvar. 2) mec. bir kimseyi kötü bir iş yapması için kandırmak, kışkırtmak.
