tetiğe basmak (dokunmak)
ateş etmek: ‘Tüfeği geze aldım, ses toprağa yakın geliyordu. Porsuktur sandım, tetiğe dokundum.’ –M. Ş. Esendal. ‘Şimdi tetiğe bassam hiç doğmamışa dönersin.’ –Ç. Altan.
tetiği çekmek
tetiğe basmak.
tetiğini bozmamak
soğukkanlılığını bozmamak, telaş göstermeyerek durumunu değiştirmemek.
tetik bulunmak
tetikte bulunmak.
tetik durmak
hazır ve uyanık bulunmak.
tetik üstünde beklemek
hazır, dikkatli, uyanık bulunmak, tetikte olmak: ‘Kimisi dönmeye başlamış bile kimisi tetik üstünde bekliyor.’ –A. İlhan.
tetikte (tetik) olmak (beklemek, bulunmak, durmak)
her an uyanık ve hazır bulunmak: ‘Güldane tehlikeyi sezmiş gibi tetikte.’ –T. Buğra. ‘Onun sakinliği etrafta tetikte bekleyen karısına, çocuklarına da geçti.’ –N. Cumalı. ‘Hele kendini güçlü hissederse tetik ol, basbayağı saldırganlaşır.’ –A. İlhan.
tevdiatta bulunmak
para yatırmak.
teveccüh göstermek
güler yüz göstermek: ‘Gösterilen bu teveccüh tamamen hasbi mi idi?’ –K. Bilbaşar.
tevil götürmek
söz veya davranışa başka bir anlam verebilmek: ‘Ne kadar inkâr etse hırsızlığı tevil götürmüyordu.’ –Ö. Seyfettin.
teyakkuza geçmek
dikkatli ve tetikte olmak.
tezada düşmek
bir sözü öbürünü tutmamak.
tezgâh açmak
seyyar satıcı, herhangi bir yere tezgâhını kurmak.
tezgâhı kurmak
1) işe başlamak üzere çalışma araçlarını hazırlamak, çalışmaya başlamak; 2) argo yasal olmayan bir işi gerçekleştirebilmek için yalan dolanla aldatmaya, kandırmaya çalışmak.
tezgâhtarlık etmek
bir şeyi beğendirmeye çalışmak için fazlaca konuşmak, lüzumsuz yere övmek, methetmek.
tezkere almak
ask. askerlik görevini tamamlayarak bunu bildiren bir belge almak.
tezkere bırakmak
ask. askerlik görevini bitirdiği hâlde orduda çalışmasını sürdürmek, orduda kalmak.
tezkeresini eline vermek
işine son vermek, kovmak.
tezkiyesini düzeltmek
ahlakça kötü tanınmışken durumunu düzeltmek.
tezvir çıkarmak
birisi hakkında kovculuk etmek.
tilki gibi
kurnaz (kimse).
tilki uykusuna vermek
uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak: ‘Muzafferiyeti sonuna kadar yudum yudum içebilmek için kendimi tilki uykusuna verdim.’ –F. Celâlettin.
tilki uykusuna yatmak
uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak.
timsal olmak
simge durumuna gelmek: ‘Biz, Türkler, bütün tarihî hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz!’ –Atatürk.
tir tir titremek
1) çok üşümek; 2) mec. çok korkmak.
tiridi çıkmak
iyice ihtiyarlamak, çok yaşlanmak.
tirit gibi
yerinden kımıldayamayacak kadar ihtiyar (kimse).
titizlik göstermek
titizlenmek.
titreme gelmek
titremeye başlamak, titremeye tutulmak: ‘Başına küçük bir ağrı, vücuduna hafif bir titreme geliyor.’ –P. Safa.
tiye almak
argo biriyle alay etmek, eğlenmek: ‘O günkü ne oldum delisi yeni zenginleri, özenti aydınları tiye alıyordu.’ –H. Taner.
tığ gibi
ince, zayıf, sağlam ve çevik (kimse): ‘Böyle kibar, yakışıklı, tığ gibi kocayı rüyada görsen inanmazdın.’ –S. M. Alus.
tıka basa doldurmak
doldururken çok bastırıp sıkıştırmak.
tıka basa yemek
mideye sıkıntı verecek kadar çok yemek.
tıkırı yolunda olmak (gitmek)
varlıklı olmak, hâli vakti yerinde olmak.
tıkırında gitmek (olmak, yürümek)
işler yolunda ve düzenli gitmek: ‘Kimi zaman da her şeyin tıkırında gittiğini düşünüp, haydi bir gece daha yaşasınlar, diyorum.’ –S. İleri.
tıkırını yoluna koymak
geçim düzenini iyi olarak sağlamak.
tıknefes olmak
nefesi tıkanmak, nefes darlığı olmak.
tıpış tıpış yürümek
1) kısa adımlarla çabuk yürümek; 2) mec. ister istemez bir yere gitmek veya bir yerden ayrılmak.
tıraş etmek
1) tıraş işini yapmak; 2) argo bıkkınlık verecek kadar uzun konuşmak.
tıraşa tutmak
argo birini bıkkınlık verici uzun konuşmalarla oyalamak.
tıraşı gelmek (uzamak)
saçı, sakalı tıraş edilecek duruma gelmek.
tırhallı, hep bir hâlli
aynı şartlar altında bulunanların aynı durumda olduklarını anlatmak için söylenen
tırıs gitmek
koşmaya yakın hızlı yürümek.
tırnak göstermek
korkutmak, gözdağı vermek.
tırnak kadar
1) çok küçük; 2) çok az.
tırnak sürüştürmek
kavgayı körüklemek.
tırnak takmak
kötülük yapmak için bahane aramak: ‘İş karıştırmak için de ilkin belediyeye tırnak takarlar.’ –M. Ş. Esendal.
tırpan atmak
tırpanlamak.
tırpandan geçirmek
tırpanlamak.
tırtıl çekmek
henüz yumuşak olan bir parçayı metal bir tırtılla süslemek.
tırtıl kesmek
bir şeyin yanlarını diş diş kesmek.
tıs kesilmek
sessiz kalmak: ‘Neyzen hicaz bir taksime başladı; bu koca yeri dolduran yüzlerce insan birden tıs kesildi.’ –O. C. Kaygılı.
tıs yok
bir yerde hiç ses olmadığını belirtmek için kullanılan bir söz.
töhmet altında kalmak
suçu işlediği düşünülmek: ‘Hiçbir doktor her an intihar etmeye hazır bir psikopatın töhmeti altında kalmak istemez.’ –A. Kulin.
tohuma kaçmak
şaka 1) üreme veya üretme gücü kalmamak; 2) yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak: ‘Şimdi saçlarının tepeden döküldüğüne bakarak üzülüyor, arada bir, tohuma kaçıyoruz artık diye hayıflandığı da oluyordu.’ –H. Taner.
tohumu dökülmek
geçirdiği büyük bir korku dolayısıyla dölden kesilmek.
tok evin aç kedisi
gereksinimi olmadığı hâlde açgözlülük eden.
tok tutmak
açlığı uzun süre giderme veya doyurma özelliği olmak.
toka etmek
1) el sıkışmak: ‘Çımacı İzzet’le iki ellerini birbirine uzatarak bayramlaşır gibi toka ederler.’ –S. F. Abasıyanık. 2) den. karşılıklı iki parçayı getirip birbirine dayamak; 3) kadeh tokuşturmak; 4) argo vermek: ‘Bin beş yüzü toka edip yarın halıyı çekeceksin.’ –N. F. Kısakürek.
tokat (tokadı) yemek
1) kendine tokat vurulmak: ‘Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım.’ –A. N. Asya. 2) mec. yenilgiye uğramak: ‘Acısını unutamayacakları bir tokat yediler halktan.’ –N. Cumalı. 3) argo dolandırılmak.
tokat aşk etmek (eylemek)
hızla vurmak: ‘Sandalyeyi elinden alıp iki tokat aşk etti.’ –S. F. Abasıyanık.
tokat atmak (patlatmak)
1) el içi ile vurmak; 2) argo dolandırmak.
tokmak gibi
tıkız etli.
tombala çekmek
tombala oynamak: ‘Komşularınızda ya da dostlarınızda konken oynadınız, tombala çektiniz.’ –H. Taner.
tomruğa atmak
tutukevine koymak.
tomruğa vermek
işkence aracına suçlunun ayaklarını geçirmek.
tongaya basmak (düşmek)
kendisini kötü bir duruma düşürmek için hazırlanan bir düzene uğramak, tuzağa düşmek: ‘Fakat insan salim kafayla bir dakika düşündü mü tongaya bastığını anlar.’ –R. N. Güntekin.
top atmak
argo 1) batkınlığa uğramak, iflas etmek; 2) sınıfta kalmak.
top etmek
bir şeyi yığın durumuna getirmek.
top gibi gürlemek
gürültülü bir biçimde bağırmak veya konuşmak.
top gibi patlamak
birden gelen şaşırtıcı ve ürkütücü haber duyulmak.
top sürmek
sp. kısa vuruşlarla, topu kaçırmadan karşı takımın kalesine veya potasına doğru götürmek.
top yapmak
sp. topu rakibe kaptırmadan takım oyuncuları arasında dolaştırmak, topa daha uzun süre sahip olmak.
top yuvarlaktır
sp. ‘karşılaşma bitmeden sonuç belli olmaz, değişebilir’ anlamında kullanılan bir söz.
topa çıkmak
sp. rakibin topu rahatça kullanmasına engel olmak için topa hamle etmek.
topa tutmak
1) üzerine topla ateş etmek: ‘İngilizlerin topa tuttuğu yerlere gidip bir saat kadar muhtelif çapta birçok mermi ölçtüm.’ –F. R. Atay. 2) mec. kötü eleştiri amaçlı saldırmak.
topaç gibi
vücutça toplu ve sağlıklı (çocuk).
topal eşekle kervana katılmak (karışmak)
tkz. yetkisi ve yeteneği olmadığı hâlde önemli bir işe katılmaya yeltenmek.
toprağa bakmak
ölümü yakın görünmek.
toprağa düşmek
ölüp gömülmek: ‘Bu sabah hesap ettim, küçüğüm toprağa düşeli tam yetmiş üç gece olmuş.’ –R. N. Güntekin.
toprağa vermek
ölüyü gömmek.
toprağı bol olsun
Müslüman olmayanlar için ‘ruhu sükûn içinde olsun’ anlamında söylenen bir söz: ‘On dakikaya kalmadan adamcağız sizlere ömür! -Toprağı bol olsun diyeceksiniz.’ –R. Erduran.
toprağı çekmiş
sürekli olarak yaşadığı yerden kısa bir süre kalmak üzere gittiği başka bir yerde ölenler için söylenen bir söz.
toprağına ağır gelmesin
bir ölünün aleyhinde konuşulduğunda kullanılan bir söz.
toprak çekmek
1) bir yerdeki toprağı başka bir yere taşımak; 2) mec. ölmek.
toprak doyursun gözünü
gözünü toprak doyursun.
toprak olmak
1) ölümünün üzerinden çok zaman geçtiği için artık çürümüş olmak, toprağa karışmış olmak; 2) ölmek: ‘Boş saatlerde, şimdi ikisi de toprak olan iki dostumla sanat tartışmaları yapıyorduk.’ –Y. Z. Ortaç.
toprak paklar
‘bir kimsenin yaptığı kötülükler ancak ölmesiyle son bulur’ anlamına kullanılan bir söz.
topu atmak
argo 1) iflas etmek: ‘Biz kim oluyoruz ki veresiye verelim, iki günde topu atarız.’ –M. Ş. Esendal. 2) sınıfta kalmak.
topu dikmek
1) topu ayakla hızlı bir biçimde havaya doğru atmak; 2) mec. ölmek.
topu taca atmak (bırakmak)
1) sp. karşılaşmada topu yan çizgi dışına çıkarmak: ‘Dündar koşmuyor ve topu taca bırakıyor.’ –A. İlhan. 2) mec. konuşulan konuyu saptırmak.
topuk çalmak
yürürken ayakların iç kemikleri birbirine çarpmak.
topuk kapmak
dalmak.
topuk vurmak
ask. selamlamadan önce ayak topuklarını yan yana getirmek.
topuz gibi
kısa ve tıknaz (kimse).
torbaya koymak
tkz. sağlamak, elde etmek.
tornistan etmek
1) den. gemi geri dönmek; 2) hlk. bir giyeceği ters yüz etmek.
tortop olmak
top biçimine girmek: ‘Çocuklar köşede bir hasırın üstünde tortop olmuşlardı.’ –R. N. Güntekin.
torun tosun (torba) sahibi olmak
1) torunu olmak; 2) yaşlı olmak.
tos vurmak
alın veya boynuzla vurmak, süsmek: Bir tos vurduğu gibi kapıyı darmadağın ediyor.
