Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

tetiğe basmak (dokunmak)

ateş etmek: ‘Tüfeği geze aldım, ses toprağa yakın geliyordu. Porsuktur sandım, tetiğe dokundum.’ –M. Ş. Esendal. ‘Şimdi tetiğe bassam hiç doğmamışa dönersin.’ –Ç. Altan.

tetiği çekmek

tetiğe basmak.

tetiğini bozmamak

soğukkanlılığını bozmamak, telaş göstermeyerek durumunu değiştirmemek.

tetik bulunmak

tetikte bulunmak.

tetik durmak

hazır ve uyanık bulunmak.

tetik üstünde beklemek

hazır, dikkatli, uyanık bulunmak, tetikte olmak: ‘Kimisi dönmeye başlamış bile kimisi tetik üstünde bekliyor.’ –A. İlhan.

tetikte (tetik) olmak (beklemek, bulunmak, durmak)

her an uyanık ve hazır bulunmak: ‘Güldane tehlikeyi sezmiş gibi tetikte.’ –T. Buğra. ‘Onun sakinliği etrafta tetikte bekleyen karısına, çocuklarına da geçti.’ –N. Cumalı. ‘Hele kendini güçlü hissederse tetik ol, basbayağı saldırganlaşır.’ –A. İlhan.

tevdiatta bulunmak

para yatırmak.

teveccüh göstermek

güler yüz göstermek: ‘Gösterilen bu teveccüh tamamen hasbi mi idi?’ –K. Bilbaşar.

tevil götürmek

söz veya davranışa başka bir anlam verebilmek: ‘Ne kadar inkâr etse hırsızlığı tevil götürmüyordu.’ –Ö. Seyfettin.

teyakkuza geçmek

dikkatli ve tetikte olmak.

tezada düşmek

bir sözü öbürünü tutmamak.

tezgâh açmak

seyyar satıcı, herhangi bir yere tezgâhını kurmak.

tezgâhı kurmak

1) işe başlamak üzere çalışma araçlarını hazırlamak, çalışmaya başlamak; 2) argo yasal olmayan bir işi gerçekleştirebilmek için yalan dolanla aldatmaya, kandırmaya çalışmak.

tezgâhtarlık etmek

bir şeyi beğendirmeye çalışmak için fazlaca konuşmak, lüzumsuz yere övmek, methetmek.

tezkere almak

ask. askerlik görevini tamamlayarak bunu bildiren bir belge almak.

tezkere bırakmak

ask. askerlik görevini bitirdiği hâlde orduda çalışmasını sürdürmek, orduda kalmak.

tezkeresini eline vermek

işine son vermek, kovmak.

tezkiyesini düzeltmek

ahlakça kötü tanınmışken durumunu düzeltmek.

tezvir çıkarmak

birisi hakkında kovculuk etmek.

tilki gibi

kurnaz (kimse).

tilki uykusuna vermek

uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak: ‘Muzafferiyeti sonuna kadar yudum yudum içebilmek için kendimi tilki uykusuna verdim.’ –F. Celâlettin.

tilki uykusuna yatmak

uyuyormuş gibi yaparak fırsat kollamak.

timsal olmak

simge durumuna gelmek: ‘Biz, Türkler, bütün tarihî hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz!’ –Atatürk.

tir tir titremek

1) çok üşümek; 2) mec. çok korkmak.

tiridi çıkmak

iyice ihtiyarlamak, çok yaşlanmak.

tirit gibi

yerinden kımıldayamayacak kadar ihtiyar (kimse).

titizlik göstermek

titizlenmek.

titreme gelmek

titremeye başlamak, titremeye tutulmak: ‘Başına küçük bir ağrı, vücuduna hafif bir titreme geliyor.’ –P. Safa.

tiye almak

argo biriyle alay etmek, eğlenmek: ‘O günkü ne oldum delisi yeni zenginleri, özenti aydınları tiye alıyordu.’ –H. Taner.

tığ gibi

ince, zayıf, sağlam ve çevik (kimse): ‘Böyle kibar, yakışıklı, tığ gibi kocayı rüyada görsen inanmazdın.’ –S. M. Alus.

tıka basa doldurmak

doldururken çok bastırıp sıkıştırmak.

tıka basa yemek

mideye sıkıntı verecek kadar çok yemek.

tıkırı yolunda olmak (gitmek)

varlıklı olmak, hâli vakti yerinde olmak.

tıkırında gitmek (olmak, yürümek)

işler yolunda ve düzenli gitmek: ‘Kimi zaman da her şeyin tıkırında gittiğini düşünüp, haydi bir gece daha yaşasınlar, diyorum.’ –S. İleri.

tıkırını yoluna koymak

geçim düzenini iyi olarak sağlamak.

tıknefes olmak

nefesi tıkanmak, nefes darlığı olmak.

tıpış tıpış yürümek

1) kısa adımlarla çabuk yürümek; 2) mec. ister istemez bir yere gitmek veya bir yerden ayrılmak.

tıraş etmek

1) tıraş işini yapmak; 2) argo bıkkınlık verecek kadar uzun konuşmak.

tıraşa tutmak

argo birini bıkkınlık verici uzun konuşmalarla oyalamak.

tıraşı gelmek (uzamak)

saçı, sakalı tıraş edilecek duruma gelmek.

tırhallı, hep bir hâlli

aynı şartlar altında bulunanların aynı durumda olduklarını anlatmak için söylenen

tırıs gitmek

koşmaya yakın hızlı yürümek.

tırnak göstermek

korkutmak, gözdağı vermek.

tırnak kadar

1) çok küçük; 2) çok az.

tırnak sürüştürmek

kavgayı körüklemek.

tırnak takmak

kötülük yapmak için bahane aramak: ‘İş karıştırmak için de ilkin belediyeye tırnak takarlar.’ –M. Ş. Esendal.

tırpan atmak

tırpanlamak.

tırpandan geçirmek

tırpanlamak.

tırtıl çekmek

henüz yumuşak olan bir parçayı metal bir tırtılla süslemek.

tırtıl kesmek

bir şeyin yanlarını diş diş kesmek.

tıs kesilmek

sessiz kalmak: ‘Neyzen hicaz bir taksime başladı; bu koca yeri dolduran yüzlerce insan birden tıs kesildi.’ –O. C. Kaygılı.

tıs yok

bir yerde hiç ses olmadığını belirtmek için kullanılan bir söz.

töhmet altında kalmak

suçu işlediği düşünülmek: ‘Hiçbir doktor her an intihar etmeye hazır bir psikopatın töhmeti altında kalmak istemez.’ –A. Kulin.

tohuma kaçmak

şaka 1) üreme veya üretme gücü kalmamak; 2) yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak: ‘Şimdi saçlarının tepeden döküldüğüne bakarak üzülüyor, arada bir, tohuma kaçıyoruz artık diye hayıflandığı da oluyordu.’ –H. Taner.

tohumu dökülmek

geçirdiği büyük bir korku dolayısıyla dölden kesilmek.

tok evin aç kedisi

gereksinimi olmadığı hâlde açgözlülük eden.

tok tutmak

açlığı uzun süre giderme veya doyurma özelliği olmak.

toka etmek

1) el sıkışmak: ‘Çımacı İzzet’le iki ellerini birbirine uzatarak bayramlaşır gibi toka ederler.’ –S. F. Abasıyanık. 2) den. karşılıklı iki parçayı getirip birbirine dayamak; 3) kadeh tokuşturmak; 4) argo vermek: ‘Bin beş yüzü toka edip yarın halıyı çekeceksin.’ –N. F. Kısakürek.

tokat (tokadı) yemek

1) kendine tokat vurulmak: ‘Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım.’ –A. N. Asya. 2) mec. yenilgiye uğramak: ‘Acısını unutamayacakları bir tokat yediler halktan.’ –N. Cumalı. 3) argo dolandırılmak.

tokat aşk etmek (eylemek)

hızla vurmak: ‘Sandalyeyi elinden alıp iki tokat aşk etti.’ –S. F. Abasıyanık.

tokat atmak (patlatmak)

1) el içi ile vurmak; 2) argo dolandırmak.

tokmak gibi

tıkız etli.

tombala çekmek

tombala oynamak: ‘Komşularınızda ya da dostlarınızda konken oynadınız, tombala çektiniz.’ –H. Taner.

tomruğa atmak

tutukevine koymak.

tomruğa vermek

işkence aracına suçlunun ayaklarını geçirmek.

tongaya basmak (düşmek)

kendisini kötü bir duruma düşürmek için hazırlanan bir düzene uğramak, tuzağa düşmek: ‘Fakat insan salim kafayla bir dakika düşündü mü tongaya bastığını anlar.’ –R. N. Güntekin.

top atmak

argo 1) batkınlığa uğramak, iflas etmek; 2) sınıfta kalmak.

top etmek

bir şeyi yığın durumuna getirmek.

top gibi gürlemek

gürültülü bir biçimde bağırmak veya konuşmak.

top gibi patlamak

birden gelen şaşırtıcı ve ürkütücü haber duyulmak.

top sürmek

sp. kısa vuruşlarla, topu kaçırmadan karşı takımın kalesine veya potasına doğru götürmek.

top yapmak

sp. topu rakibe kaptırmadan takım oyuncuları arasında dolaştırmak, topa daha uzun süre sahip olmak.

top yuvarlaktır

sp. ‘karşılaşma bitmeden sonuç belli olmaz, değişebilir’ anlamında kullanılan bir söz.

topa çıkmak

sp. rakibin topu rahatça kullanmasına engel olmak için topa hamle etmek.

topa tutmak

1) üzerine topla ateş etmek: ‘İngilizlerin topa tuttuğu yerlere gidip bir saat kadar muhtelif çapta birçok mermi ölçtüm.’ –F. R. Atay. 2) mec. kötü eleştiri amaçlı saldırmak.

topaç gibi

vücutça toplu ve sağlıklı (çocuk).

topal eşekle kervana katılmak (karışmak)

tkz. yetkisi ve yeteneği olmadığı hâlde önemli bir işe katılmaya yeltenmek.

toprağa bakmak

ölümü yakın görünmek.

toprağa düşmek

ölüp gömülmek: ‘Bu sabah hesap ettim, küçüğüm toprağa düşeli tam yetmiş üç gece olmuş.’ –R. N. Güntekin.

toprağa vermek

ölüyü gömmek.

toprağı bol olsun

Müslüman olmayanlar için ‘ruhu sükûn içinde olsun’ anlamında söylenen bir söz: ‘On dakikaya kalmadan adamcağız sizlere ömür! -Toprağı bol olsun diyeceksiniz.’ –R. Erduran.

toprağı çekmiş

sürekli olarak yaşadığı yerden kısa bir süre kalmak üzere gittiği başka bir yerde ölenler için söylenen bir söz.

toprağına ağır gelmesin

bir ölünün aleyhinde konuşulduğunda kullanılan bir söz.

toprak çekmek

1) bir yerdeki toprağı başka bir yere taşımak; 2) mec. ölmek.

toprak doyursun gözünü

gözünü toprak doyursun.

toprak olmak

1) ölümünün üzerinden çok zaman geçtiği için artık çürümüş olmak, toprağa karışmış olmak; 2) ölmek: ‘Boş saatlerde, şimdi ikisi de toprak olan iki dostumla sanat tartışmaları yapıyorduk.’ –Y. Z. Ortaç.

toprak paklar

‘bir kimsenin yaptığı kötülükler ancak ölmesiyle son bulur’ anlamına kullanılan bir söz.

topu atmak

argo 1) iflas etmek: ‘Biz kim oluyoruz ki veresiye verelim, iki günde topu atarız.’ –M. Ş. Esendal. 2) sınıfta kalmak.

topu dikmek

1) topu ayakla hızlı bir biçimde havaya doğru atmak; 2) mec. ölmek.

topu taca atmak (bırakmak)

1) sp. karşılaşmada topu yan çizgi dışına çıkarmak: ‘Dündar koşmuyor ve topu taca bırakıyor.’ –A. İlhan. 2) mec. konuşulan konuyu saptırmak.

topuk çalmak

yürürken ayakların iç kemikleri birbirine çarpmak.

topuk kapmak

dalmak.

topuk vurmak

ask. selamlamadan önce ayak topuklarını yan yana getirmek.

topuz gibi

kısa ve tıknaz (kimse).

torbaya koymak

tkz. sağlamak, elde etmek.

tornistan etmek

1) den. gemi geri dönmek; 2) hlk. bir giyeceği ters yüz etmek.

tortop olmak

top biçimine girmek: ‘Çocuklar köşede bir hasırın üstünde tortop olmuşlardı.’ –R. N. Güntekin.

torun tosun (torba) sahibi olmak

1) torunu olmak; 2) yaşlı olmak.

tos vurmak

alın veya boynuzla vurmak, süsmek: Bir tos vurduğu gibi kapıyı darmadağın ediyor.

Sayfa 100 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü