Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

tosun gibi

tıknazca ve gürbüz.

tövbeler olsun! (tövbesi!)

bir kimsenin herhangi bir işten çok pişman olarak tekrarlamama kararı aldığını anlatan bir söz: ‘Geyik çekti bizi kendi dağına / Tövbeler tövbesi geyik avına’ –Halk türküsü.

tövbesini bozmak

tövbe ettiği herhangi bir işe, duruma yeniden dönmek.

toz almak

bir yerin tozunu temizlemek.

toz etmek

ezip harap etmek, ortadan kaldırmak.

toz kondurmamak

bir şeyde herhangi bir kusurun varlığını kabul etmemek, bir şeyi kusursuz göstermek: ‘Toz kondurmadığı devletinin kendisini hatırlamasını sabırla bekliyor.’ –E. Atasü.

toz koparmak

toz kaldırmak.

toz olmak

1) toz durumuna gelmek; 2) argo kaybolup gitmek, kaçmak, uzaklaşmak.

tozdan dumandan ferman okunmamak

ortalık çok karışık olmak.

tozu dumana katmak

1) ortalığı altüst etmek: ‘Uzaktaki yoldan açık bir otomobilin tozu dumana katarak kasabaya geldiği görüldü.’ –H. Taner. 2) toz kaldırarak hızla gitmek veya kaçmak: ‘Aliş tozu dumana katarak kulübeye seğirtirken o da arkadaşlarının birini aramaya çıktı.’ –Halikarnas Balıkçısı.

tozunu almak (atmak, silkelemek, silkmek)

1) bir şeyi silerek tozdan temizlemek; 2) tkz. dövmek, hırpalamak.

trafik kilitlenmek

herhangi bir sebepten dolayı araç yolu tıkanmak, işlemez duruma gelmek.

transa geçmek (girmek)

kendinden geçmek, içinde bulunduğu ortamdan başka bir dünyaya veya havaya geçmek: ‘O garip bir transa girmişti; beni konuşturmak, nasıl aşağılık duygusu içinde kıvrandığımı işitmek istiyordu.’ –A. Ümit.

transit geçmek

1) bir yerden, dinlenmeden, beklemeden, durmadan geçmek; 2) mal gümrüksüz geçmek; 3) argo sürücü, trafik kurallarına uymamak.

treni kaçırmak

bir şeyi elde etme, bir işi gerçekleştirme fırsatını ve imkânını yitirmek.

tribünlere oynamak

iş yapmadığı hâlde kendini iş yapıyor gibi göstermek.

tu kaka etmek

hafife alıp bir kenara itmek, önem vermemek, kötülemek: ‘Tu kaka edilen eserler de er geç eski tahtlarına geçer otururlar.’ –H. Taner.

tu kaka olmak

hafife alınıp bir kenara itilmek, önem verilmemek, kötülenmek: ‘Refik Halit Karay ‘ve’ nin bu kadar tu kaka olmasının sebebini son zamanlarda pek yerli yersiz kullanılmaya başlamasında buluyor.’ –O. V. Kanık.

tüfek atmak

tüfekle ateş etmek.

tüfek çatmak

ask. askerlerin dinlenme sırasında tüfeklerini, dipçikleri üzerinde üçerli olarak birbirine dayamak: ‘Tüfekleri çatar çatmaz ordayım.’ –B. S. Erdoğan.

tuğra çekmek

Osmanlı Devleti’nde ferman, berat ve resmî belgelere tuğra koymak.

tükürdüğünü yalamak

tkz. verdiği sözden benliğini küçülterek geri dönmek.

tükürüğünü yutmak

imrenip ağzı sulanmak.

tulum çıkarmak

1) hayvanın derisini yarmadan çıkarmak; 2) çoğunluk sistemine dayalı seçimlerde bir partinin listesindeki bütün adaylar seçimi kazanmak.

tulum gibi

her yanı şiş, şişman.

tumba etmek

den. 1) sandalı, omurgası yukarı gelecek biçimde çevirmek; 2) araba veya vagonu ters çevirerek boşaltmak.

tumturak yapmak

vurgulamak, önemini belirtmek, etkili olmasını sağlamak: ‘Hecelerimiz de telaffuzda tumturak yapmak için lastik gibi çekilir.’ –Y. K. Beyatlı.

tun tun kaçmak

gizlice kaybolmak: ‘Duyarlığı hastalık derecesinde yüksek, gerçekle bağlantısı zayıf, ürkek bir çocuktu İhsan, kavgadan gürültüden tun tun kaçıyordu.’ –A. İlhan.

tundan tuna atmak

bir kişiyi uzaklara sürüp dolaştırmak.

tünel geçmek

argo aklını yaptığı işe vermemek.

tünelin sonunda ışık görünmek

sıkıntılı durumdan kurtulmak için çare belirmek.

tur atlamak

spor karşılaşmalarında çok puan toplayarak veya kurada kazanarak bir sonraki tura katılma hakkını kazanmak.

tur atmak

1) dolaşmak, dolaşıp gelmek, dönmek: ‘Bir kaşıkçı kuşu çok yükseklerde tur atıyor.’ –H. Taner. 2) şampiyon olunca veya galip gelince takım oyuncuları seyircileri selamlayarak sahada dolaşmak.

tur bindirmek

sp. 1) uzun mesafeli pist yarışlarında hızlı olanlar, yavaş olanları bir veya daha fazla tur geride bırakmak; 2) mec. üstün gelmek, fark atmak.

tura çıkmak

gezinti yapmak: ‘Her ay, mehtapta bir iki kere merkeplerle tura çıkardık.’ –A. Ş. Hisar.

türbülansa girmek

çalkantılı hava içerisinde güçlükle yol almak.

turfa olmak

değerini yitirmek, çürümek: ‘Turfa oldu artık eski felsefe.’ –Y. Z. Ortaç.

türkü çağırmak

türkü söylemek: ‘Türkü çağırmak şöyle dursun, konuşamıyorduk bile.’ –A. Erhat.

türkü söylemek

ezgisiyle bir türküyü seslendirmek: ‘İçeride bir yandan türkü söylüyor, bir yandan da iş yapıyordum.’ –P. Safa.

türkü tutturmak

türkü söylemek: ‘Dikişine başlarken güzel bir türkü tutturmuştu.’ –R. Enis.

türkü yakmak

türkü sözünü bestelemek.

turnayı gözünden vurmak

umulmadık bir kazanç veya çıkar sağlama imkânı ele geçirmek: ‘Ne talih varmış bunakta. Turnayı gözünden vurdu, dedi.’ –R. N. Güntekin.

turp gibi

sağlığı yerinde.

turşu gibi olmak

çok yorgun düşmek.

turşu kurmak (yapmak)

turşuluk sebze veya meyveleri kavanoz, fıçı vb.ne yerleştirmek: ‘Haminnenin içi sıkıldı mı mutfağa girer, turşu kurardı.’ –H. Topuz.

turşu olmak

1) yiyecek bozulmak, ekşimek; 2) mec. güçsüzleşmek, bitkinleşmek.

turşusu çıkmak

1) çok yorulmak: ‘Bütün gün çocukların peşinde koşmaktan turşusu çıkmış ihtiyar lalanın karanlık bir köşede horladığı işitiliyordu.’ –R. N. Güntekin. 2) ezilmek, parçalanmak: Portakalların turşusu çıkmış.

turşusunu kurmak

‘bir şeyin elden çıkarılması gerektiği hâlde buna bir türlü kıyamamak’ anlamında kınama yollu söylenen bir söz: ‘Bir kısmetin çıkar çıkmaz seni vereceğiz. Turşunu kuracak değiliz ya!’ –H. R. Gürpınar.

turşuya dönmek

çok yorulmak, bitkinleşmek: ‘Zaten yerinden kımıldanacak hâli kalmamıştı, turşuya dönmüştü ve lakin kabadayılığı da elden bırakmıyordu.’ –N. Hikmet.

turu geçmek

elemeli karşılaşmalarda bir üst tura yükselmek.

tuşa getirmek

1) güreşte hasmı sırtüstü yere sermek; 2) mec. yenmek, mağlup etmek.

tut kelin perçeminden

tkz. çözümü güçlük gösteren bir durum karşısında söylenen bir söz.

tut ki

varsay ki.

tutarağı tutmak

huysuzluğu depreşmek, aşırı istekte bulunmak: ‘Rakı tutarağı tutunca pantolonunu bile satıyor.’ –H. E. Adıvar.

tutkal gibi

sırnaşık ve yapışkan (kimse).

tutkuya kapılmak

aşırı istek ve eğilim içinde olmak.

tutsak düşmek

esir olmak, hükmü altına girmek: ‘Geleneğe, ahlaki kaygılara tutsak düşüyor.’ –S. İleri.

tuttuğu altın olsun

‘her işin olumlu gitsin, refah içinde yaşa’ anlamında kullanılan bir söz.

tuttuğu dal elinde kalmak

dayandığı, güvendiği kimse veya şey önemini yitirerek işe yaramaz duruma gelmek.

tuttuğunu koparmak

becerikli olmak, giriştiği her işte başarı sağlamak.

tütün içmek

tütünü yakıp dumanını içine çekmek.

tütün sarmak

sigara kâğıdına tütün koyup sigara yapmak: ‘Bir yandan tütün sararken bir yandan da köyün evlerine bakıyorum.’ –M. Kutlu.

tutunacak bir dal aramak

güvenilecek, dayanılacak bir insana ihtiyaç duymak: ‘Yaşamının boşluğundan nasıl sıkıldığını, tutunacak bir dal aradığını ama bulamadığını anlatır.’ –İ. Aral.

tutunacak dalı olmak

güveneceği bir kimse veya şey bulunmak.

tütünü tepesinden çıkmak

dumanı tepesinden çıkmak.

tutuya bırakmak (koymak)

ödünç para almak için değerli bir şeyi rehin olarak vermek, rehin vermek.

tuvalet (tuvaletini) yapmak

sidik veya dışkıyı vücuttan dışarı atmak.

tüy atmak

hayvan tüyünü değiştirmek.

tüy düzmek

1) hayvanın tüyü düzelmek; 2) tkz. iyi bir yaşayışa kavuştuğunu belirtecek biçimde güzel giyinmek: ‘Akıllı kız Güner, ortaya çıkalı ne kadar oldu, daha dün bir bugün iki, baksana iyice tüyü düzmüş.’ –A. İlhan.

tüy gibi

çok hafif.

tüyleri ürpermek

kötü bir olay, soğuk, gıcıklanma vb. sebeplerle korku veya tiksinti duymak: ‘Görünce tüyleri ürperir, şeytan görmüş gibi kızar.’ –Ö. Seyfettin.

tüyüne dokunmamak

dokunacak, zarar verecek en ufak bir davranışta bulunmamak.

tuz buz olmak

tuzla buz olmak.

tuzağa düşmek

birileri tarafından hazırlanan kötü bir duruma uğramak, oyuna gelmek: ‘Sana bir tuzak kursak sen o tuzağa düşmezsin ey oğul!’ –S. Çokum.

tuzak kurmak

1) bir şeyi yakalamak için düzenek hazırlamak; 2) mec. birini güç ve tehlikeli bir duruma düşürmek için düzen hazırlamak, komplo kurmak.

tuzla buz etmek

cam türünden şeyleri onarılmayacak biçimde kırmak, paramparça etmek: ‘Kaldırdığı gibi pekmez çömleğini vurmuş yere, tuz buz etmiş.’ –R. Ilgaz.

tuzla buz olmak

cam türünden şeyler onarılamayacak biçimde kırılmak, dağılmak, paramparça olmak: ‘Küçük votka kadehleri, mermi ıslıklarıyla aynalara çarpıp tuzla buz oluyorlar.’ –A. İlhan.

tuzlayayım da kokmayasın (kokma)

hlk. birine, düşüncesinde aldandığını ve aklının bir şeye ermediğini anlatmak için söylenen bir söz.

tuzluya mal olmak (oturmak veya patlamak)

çok para vererek satın almak, çok pahalı gelmek: ‘Bu eğlenti bize biraz tuzluya mal oldu.’ –E. E. Talu. ‘… kendisine tuzluya patlamıştı.’ –Halikarnas Balıkçısı.

U dönüşü yapmak

1) yüz seksen derecelik bir dönüş yapmak; 2) mec. önceden sahip olduğu bir düşünceden farklı bir düşünceyi savunmaya başlamak.

üç aşağı beş yukarı

yaklaşık olarak, az bir farkla: ‘Üç aşağı beş yukarı anlaştık sayılır.’ –S. F. Abasıyanık.

üç aşağı beş yukarı dolaşmak

kararsızlık içinde, düşünerek, bir karara varmaya çalışarak gezinmek.

üç buçuk atmak

argo çok korkmak.

üç günlük ömür

ömrün kısalığını anlatan bir söz.

üç maymunu oynamak

gördüğü ve duyduğu bir olay hakkında görmemiş, duymamış ve söylememiş olduğunu belirtmek.

uç uca gelmek

ancak yetişmek.

uç vermek

1) çıban baş vermek; 2) bitki bitmek, sürmek; 3) mec. ortaya çıkmak: ‘Orta Çağ hurafeleri ve kafası, okullarda uç verdi.’ –A. Boysan. 4) mec. gelişme, büyüme başlangıcı göstermek: ‘Günbegün artmada dert ile gamım / Uç verdi yaralar sıralandı gel’ –Bayburtlu Zihni.

uçan kuşa borcu olmak

pek çok kişiye borçlu olmak: ‘Ben kimsenin hususi hayatına karışmayı asla sevmem ama şu Şahin Paşa, uçan kuşa borcu olduğunu herkes bilirken nasıl oluyor da kumarda bu kadar para kaybediyor.’ –A. Ş. Hisar.

uçan kuştan medet ummak

çok sıkıntıda kalıp en ufak bir yardımın herhangi bir yerden gelmesini beklemek, sıkıntılı bir durumdan kurtulmak için her türlü çareye başvurmak: ‘O birkaç gün içinde uçan kuştan medet umdum.’ –R. N. Güntekin.

üçe beşe bakmamak

fiyat üzerinde küçük farkları önemsememek.

üçkâğıda bağlamak (getirmek)

karşısındakini şaşırtarak aldatmak.

uçkuruna gevşek (düşkün) olmak

cinsel isteklerin tutkunu olmak.

uçkuruna sağlam olmak

tkz. cinsel isteklerin tutkunu olmamak, namuslu olmak.

ucu (herhangi birine) dokunmak

birine olumsuz etkisi veya zararı gelmek.

ucu bucağı olmamak (görünmemek)

başı sonu olmamak: ‘Ucu bucağı görünmeyen okyanusların karanlık dalgaları üzerinde avare yüzen bir çöp gibi yalnız.’ –P. Safa.

ucu bucağı yok (kayıp)

başı sonu olmayan, sınırsız, sonsuz: ‘Nevin, içinde ucu bucağı kayıp bir boşluk duydu.’ –S. F. Abasıyanık. ‘Bir ucu yok, bucağı yok harabedeydim / Soğuk mehtap karanlığa kefen sarardı.’ –E. B. Koryürek.

ucu ortası belli olmamak

iş neresinden başlanacağı kestirilemez durumda olmak.

ucunda (bir şey) bulunmak

kötü bir şeye sebep olmak: ‘Ne yapalım, ucunda ölüm yok ya!’ –M. Yesari.

ucunu bulmak

sona erdirmek, kolayını bulmak.

uçup gitmek

kaybolmak, yok olmak: ‘Sağıma baktım. İhtiyar yoktu. Güneşin ilk ziyalarıyla beraber kaybolan hayalet gibi sanki silinmiş, uçmuş gitmişti.’ –Ö. Seyfettin.

Sayfa 101 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü