uçurumun kenarından dönmek
büyük bir tehlikeden son anda kurtulmak.
ucuz atlatmak (kurtulmak)
zor veya tehlikeli durumdan az zararla sıyrılmak: ‘Bizim tekrar tekrar dinlemeyi sevdiğimiz bu fıkrayı anlatırken o hâlâ bu işten ucuz kurtulmuş olmasının heyecanını duyardı.’ –A. Ş. Hisar.
ucuz pahalı dememek
yüksek veya düşük fiyatlı olduğuna bakmamak: ‘Tavşanlarını, kekliklerini ucuz pahalı demeden ilk çıkan alıcılara sattı.’ –N. Cumalı.
ucuza çıkmak
yaptırılan bir şey az masrafla elde edilmek.
ucuza gitmek
basit, kolay, önemsiz olarak değerlendirilmek: ‘Tezgâhtarlık, figüranlık derken kendini satmasını bilememiş, ucuza gitmişti.’ –N. Cumalı.
ucuza kapatmak
argo ucuza almak, fırsatı değerlendirmek: ‘Hem arabayı ucuza kapattım hem sağlama bağladım.’ –A. Gündüz.
uf olmak
1) çocuk dilinde acımak; 2) çocuk dilinde yaralanmak: ‘Aman yavrum dikkat et, düşer uf olursun.’ –A. Kulin.
ufku daralmak
ileriyi görememek, bakış açısı geniş olmamak.
ufkunu genişletmek
görüş alanını genişletmek, daha geniş, daha fazla bilgi ve görüş edinmek.
uflayıp puflamak
sürekli olarak uflamak.
uğur getirmek
iyilik, şans, talih, bereket getirmek: ‘Emeti ile evlenmek, Satılmış’a uğur getirmişti.’ –E. E. Talu.
uğur ola! (uğurlar olsun!)
esenlikle git, yolun açık olsun! anlamında söylenen bir iyi dilek sözü.
uğurlu kademli olsun
mutlu bir olay dolayısıyla söylenen bir iyi dilek sözü.
uhdesinden gelmek
becermek, başarmak: ‘Bu işi tek bir kişiye verseniz yine uhdesinden gelir çünkü yapacağı bellidir.’ –Y. K. Beyatlı.
uhdesine almak
bir işi üstüne almak, yapacağına söz vermek, sorumluluğu altına almak: ‘Kulübün masrafını Türk azalar uhdelerine almışlardır.’ –Ö. Seyfettin.
ulak çıkarmak
haberci göndermek, posta çıkarmak.
ülke açmak
bir ülkeyi savaşarak almak, fethetmek.
ulufe vermek (dağıtmak)
1) tar. Osmanlılarda askerî ve sivil kuruluşlardaki görevlilere üç ayda bir verilen ücreti dağıtmak; 2) mec. yerli yersiz bol keseden para harcamak.
umacı gibi
korkunç ve çirkin görünüşlü.
ümide düşmek
umuda düşmek: ‘Zavallı çocuk bir an geldi ki âdeta yeniden ümide düşer gibi oldu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ümide kapılmak
umuda kapılmak.
ümidi boşa çıkmak
umudu boşa çıkmak: ‘Kaç sene var ki böyle her ümidin boşa çıktı.’ –P. Safa.
ümidi kırılmak
umudu kırılmak.
ümidi sönmek
umudu sönmek.
ümidini kesmek
umudunu kesmek: ‘Bunu gerçekten anlamışım, ben de biliyormuşum gibi bir şeylerden ümit kestiğimi hatırlıyorum.’ –F. R. Atay.
ümidini kırmak
umudunu kırmak.
ümit bağlamak
umut bağlamak: ‘Hem ne güzeldi sesindeki yankı / Ben oraya ümitlerimi bağladımdı’ –B. Necatigil.
ümit beslemek
umut beslemek.
ümit bırakmak
umut bırakmak: ‘Cemil’in bu sözleri kalplerde hiç olmazsa yarın için biraz ümit bırakıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ümit kesmek
umut kesmek: ‘Doktorların, hayatından ümit kestikleri bir sırada yavaş yavaş açılmış, hayata geri dönmüştü.’ –A. Kulin.
ümit serpmek
umut serpmek: ‘Emine ile aralarını bulmaya çalışacağını söyledi, delikanlının gönlüne biraz ümit serptikten sonra çekildi gitti.’ –H. E. Adıvar.
ümit uyanmak
umut uyanmak.
ümit vermek
umut vermek: ‘İnsan zekâsının birliği, düşüncelerin tesanüdünden doğan büyük ve ümit verici bir netice.’ –C. Meriç.
ümitsizliğe düşmek
umutsuzluğa düşmek.
umuda düşmek
gerçekleşeceğine inanmak.
umuda kapılmak
olacağını düşünmek, hayal etmek.
umudu (umudunu) üzmek
umudu kesmek: ‘Millet köyden umudu üzmüş bir kere. Hele gençler bir an önce çekip gitmek istiyor.’ –M. Kutlu.
umudu boşa çıkmak
beklentisi, umudu gerçekleşmemek, hayal kırıklığına uğramak.
umudu kırılmak
bir şeyin artık gerçekleşemeyeceği inancına varmak: ‘Umudu kırılınca boynu bükük, ahıra, ineği sağmaya indi.’ –H. E. Adıvar.
umudu sönmek
umudu kalmamak.
umudunu kesmek
artık olacağını beklememek: ‘Aradan dört beş yıl geçince bir yerden de haber gelmeyince sağlığından umutlarını kesmişler.’ –M. Ş. Esendal.
umudunu kırmak
umut kesmesine yol açmak: ‘Onun bu sözleri de umutlarımı biraz daha kırdı ama susmak istemedim.’ –A. İlhan.
ümüğüne sarılmak
bir iş için birini çok sıkıştırmak.
ümüğünü sıkmak
ümüğüne sarılmak.
umurumda değil
‘beni hiç ilgilendirmiyor’ anlamında söylenen bir söz.
umurumun teki
bir işe ilgi gösterilmediğini anlatan bir söz.
umut bağlanmak
olmasını, olacağını ummak.
umut beslemek
bir şeyin olabileceğini beklemek, ummak.
umut bırakmak
bir kimsede umut uyandırmak, umut vermek.
umut kesmek
1) umudunu kesmek; 2) bir şeyin artık gerçekleşemeyeceği inancına varmak, ummaz olmak: ‘Senden umutlarını kesmişler, sağ olsun da zararı yok, yazmasın diyorlar.’ –S. F. Abasıyanık.
umut serpmek
umutlandırmak.
umut uyanmak
umut doğmak, umut belirmek.
umut vermek
bir kimsede umut uyandırmak, bir kimseye güven vermek: ‘Bana umut vermeye çalışıyor ama asıl onun teskin edilmeye ihtiyacı var.’ –A. Ümit.
umutsuzluğa düşmek (kapılmak)
umudu kalmamak, güveni sarsılmak, olumsuzluğa sürüklenmek: ‘Yoksa gönlümüzü kırmaktan, bizi umutsuzluğa düşürmekten bir şey kazanılmaz.’ –S. F. Abasıyanık.
ün almak (kazanmak, salmak, yapmak)
ünü herkesçe bilinmek ve her yerden duyulmak: ‘Dünyaca ün almış Mark Twain Derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca…’ –S. F. Abasıyanık. ‘Ramazan, sertliği, zulmü ile ün salmış bir kabadayı idi.’ –H. E. Adıvar.
un ufak etmek
çok ufak kırıntılar durumuna getirmek, parçalamak: ‘O solucanları un ufak eden çocukların hırsına kapılmıştı.’ –T. Buğra.
un ufak olmak
çok ufak kırıntılar durumuna gelmek, parçalanmak: ‘… bir yer sarsıntısı ile un ufak olan evlerde yaşıyorlardı.’ –M. Ş. Esendal.
üne kavuşmak
ün kazanmak, şöhret bulmak.
ünsiyet peyda etmek
dostluk, arkadaşlık kurmak, samimi olmak.
ununu elemek, eleğini asmak
‘geri kalan ömrü süresince yapacak önemli bir işi kalmamak’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Ben unumu eledim, eleğimi astım. Benim gibi evli, çoluk çocuk sahibi adamlara öyle yerlere gitmek yakışır mı?’ –H. R. Gürpınar.
ürküntü vermek
ürkütmek: ‘Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor / Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor’ –Y. K. Beyatlı.
ürperti vermek
korkutmak.
usanç getirmek
usanacak duruma gelmek: ‘Efendim, Tanrı’nın günü aynı pilava kaşık sallamaktan usanç getirmişsindir.’ –E. E. Talu.
usanç vermek
usandırmak, bıktırmak: ‘Binlerce kahraman, bu yazın usanç veren günlerini de ateşe, ısınmış demire karşı ve kızgın toprak üstünde geçirecekler.’ –F. R. Atay.
usançlık getirmek
iyice bıkmak, tamamen usanmak: ‘Üzüntüyle usançlık getirip işinden soğumasın!’ –M. Ş. Esendal.
uslu durmak (oturmak)
yaramazlık etmemek: ‘Sizin gitmeyeceğinizi bildiği için uslu oturacaktır.’ –A. Gündüz.
üst çıkmak (gelmek)
yenmek.
üst perdeden konuşmak
üstünlük taslayarak söz söylemek: ‘Sen böyle üst perdeden konuşuyorsun çünkü etrafındaki o çomarlara güveniyorsun.’ –R. C. Ulunay.
üst üste gelmek
çakışmak: ‘Yaşam çizgileri bir rastlantı sonucu üst üste geldiğinde yağmur sonrası serinliğinde birlikte yürüyecekler.’ –İ. Aral.
usta elinden çıkmak
işinin ehli olan bir kimse tarafından yapılmak: ‘Sırtında koyu lacivert, usta elinden çıkmış bir kostüm.’ –Y. Z. Ortaç.
üste çıkmak
1) suçlu olduğu hâlde karşısındakini suçlamak; 2) zeytinyağı gibi üste çıkmak.
üste vermek
fazladan vermek, ödemek.
üste vurmak
fiyatı artırmak eklemek, katmak.
üstesinden gelmek
başarmak, becermek.
üstten bakmak
kibirli, gururlu bir biçimde.
üstü kalsın
hesaptan artakalan az miktardaki paranın alınmaması, bahşiş olarak bırakılması sırasında söylenen bir söz.
üstüme (üstümüze, üstünüze) sağlık (iyilik sağlık, şifalar)
1) ‘Tanrı esirgesin, üstümden uzak olsun’ anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü; 2) şaşma, şaşkınlık belirtmek için kullanılan bir söz; 3) kötü bir durumdan söz ederken konuşanın dinleyene söylediği iyi dilek sözü.
üstün bulmak (görmek)
bir şeyi veya kimseyi başkasından daha değerli bulmak veya görmek.
üstün olmak (gelmek)
1) benzerlerinden daha yüksek düzeyde olmak: ‘Aşk, hayatın bütün zevklerine üstün gelen ruhani bir varlıktır.’ –A. Ş. Hisar. 2) bir kimseden veya bir şeyden daha yüksek, daha değerli olmak: ‘Aliço’nun bir gömlek üstün olduğu iyice belirlenmiştir.’ –S. Birsel.
üstün tutmak
bir kimseye, bir şeye başkasından daha çok değer vermek.
üstünde durmak
bir işe önem vermek, bir işle yakından ve sürekli ilgilenmek: ‘Bir çeşit ezbere okuyoruz, durmuyoruz metin üstünde, fikir üstünde.’ –A. Erhat.
üstünde hakkı olmak
birinde emeği, iyiliği, hakkı bulunmak: ‘Hanımının, çocuklarının üstünde bunca yıllık hakkım var diye ağlamaya başladı.’ –R. N. Güntekin.
üstünde kalmak
1) mal, artırma sonucunda bir kimsenin olmak: ‘Mal üstünde kalınca da herkes gibi sevinmedi, böbürlenmedi.’ –H. Taner. 2) suçlanmak: ‘Behiç’le Siyret benden gizlediler, kabahat bizim üstümüzde kalır.’ –P. Safa.
üstündeki üstünde, başındaki başında
‘üstündekinden başka hiçbir şey kalmadan’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Karanfil, üstündeki üstünde, başındaki başında sokağa kovulmuş.’ –Ö. Seyfettin.
üstünden (şu kadar zaman) geçmek
aradan herhangi bir zaman geçmek.
üstünden akmak
bir durumu çok belli olmak.
üstünden atmak
1) bir şeyi ödev olarak kabul etmemek; 2) bir şeyin kendi üzerinde bıraktığı etkiyi kaldırmak.
üstünden başından akmak
durumu belirgin bir biçimde anlaşılmak: ‘Üstünden başından itina akan bir yolcudan yol sorulabilir mi?’ –S. F. Abasıyanık.
üstünden dökülmek
giysi, giyecek bol ve biçimsiz olmak, yakışmamak.
üstüne alınmak
1) bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak tedirgin olmak, alınmak: ‘Otomobilin dinmeyen yaygarasını üstüne alınmaya mahal yoktu.’ –Ö. Seyfettin. 2) bir işi yapmaya söz vermek, ödev alınmak: ‘Her biri, ayrı bir defter sayfasının gözden geçirilmesini üstüne aldı.’ –P. Safa.
üstüne basmak
1) yerinde bir düşünce ileri sürmek: ‘Ne iyi söylediniz, dedi; ne iyi üstüne bastınız.’ –F. R. Atay. 2) iyice belirtmek: Üstüne basa basa olmaz, dedi.
üstüne bir iki güneş doğmak
hlk. sabah yataktan geç kalkmak.
üstüne çekmek
kendi üzerine almak, muhatap olmak: ‘Hâlâ eski zenginliğinin hasedini üstüne çeker ve eski terekelerinin veraset vergilerini öder.’ –B. Felek.
üstüne çullanmak
saldırarak üzerine abanmak.
üstüne düşmek
bir kimseyle veya bir şeyle çok ilgilenmek: ‘Biz de hani üstüne düşüp düzeltecek yerde, Atatürk’ün Osmanlıcayı Türkçeleştirmek hususundaki güzel arzusunu bugünkü uydurma dilcilik gayretine alet etmişiz.’ –B. Felek.
üstüne fenalık gelmek
aşırı derecede sıkılmak, pek bunalmak: ‘Bütün kan başıma çıktı, üstüme bir fenalık gelir gibiydi.’ –M. Ş. Esendal.
üstüne geçirmek
1) bir malın tapusunu kendi adına yazdırmak; 2) evlat edinmek.
üstüne gitmek
1) bir işe el atmak, karışmak: ‘Hancı kırda yatıyormuş, üstlerine gidememiş. Karıyı gözünün önünde kesmişler de üstüne gidememiş.’ –M. Ş. Esendal. 2) üstüne doğru gitmek; 3) bir şeyi ısrarla yapmak; 4) bir işi yapmak için kişiyi zorlamak.
üstüne koymak
katmak, eklemek.
üstüne kuma gelmek
kocası, başka bir kadın almak: ‘Üstüne kuma gelmesi şart değil insanın bu acıyı tatması için.’ –A. Kulin.
