üstüne kuş kondurmak
olağanüstü, o ana kadar görülmemiş bir şey yapmak: ‘Tahta döşetmek değil ya, üstüne bir de kuş kondurursan yine de burada oturulmaz.’ –M. Ş. Esendal.
üstüne olmamak
daha üstü, iyisi bulunmamak: ‘İngiliz gemisi üstüne gemi olmaz.’ –M. Ş. Esendal.
üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi
1) tembel, uyuşuk, cansız, miskin; 2) çok derin bir biçimde.
üstüne oturmak
tkz. hakkı yokken bir şeyi kendisine mal etmek: ‘Bunların nesi yoksa ele geçirip sonra da üstüne oturmak mümkün.’ –E. E. Talu.
üstüne perde çekmek
isteyerek örtmek, gizlemek.
üstüne titremek
bir şeye veya kimseye sevgi, özen göstermek: ‘Topu topu beş bin lirayı bulan bu tasarrufun üstüne titreyip durmaktaydı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
üstüne tuz biber ekmek
üzüntüyü, kusuru artıracak durum yaratmak.
üstüne yaptırmak
bir malın tapusunu kendi adına yazdırmak: ‘Ev galiba halasınındı ama Emin üstüne yaptırmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.
üstüne yok
‘bundan daha iyisi olamaz, hepsinden iyisi bu’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Güner desinler, bir ev döşemiş, üstüne yok.’ –A. İlhan.
üstünü görmek
gebeyken aybaşı olmak.
ustura tutunmak
vücuttaki istenmeyen kılları temizlemek.
usturayı kayışa çekmek
usturanın kılağısını almak için berber kayışına sürtmek.
usul tutmak
dümtekle tempo tutmak: ‘Usul tutarak, dümtek vurarak, başlarını sallayarak avazları çıktığı kadar şarkıya başlarlar.’ –Ö. Seyfettin.
utanç duymak
utanmak: ‘Bundan utanç duyuyor, utanılacak pek az şey yapan birisi olarak da gerginleşiyordu.’ –T. Buğra.
utanç vermek
utandırmak, utanmasına yol açmak.
utancından yere geçmek
çok utanmak: ‘Yalvarırım hanımcığım, beni beyin yanına çıkarmayınız, utancımdan yerlere geçerim.’ –H. R. Gürpınar.
utancından yerin dibine girmek
istenilen biçimde ve nitelikte olmama karşısında üzüntü duymak, aşırı utanmak: ‘Süleymaniye’nin avlusunu dolaşırken, utancımızdan yerin dibine gireceğimiz geldi.’ –B. R. Eyuboğlu.
uvertür yapmak
tkz. bir şeye giriş niteliğinde söz söylemek veya davranışta bulunmak.
üvey evlat gibi tutmak (saymak)
horlanmak, haksızlık etmek, iyi davranmamak: ‘Sanatçıyı üvey evlat sayma huyumuz yine değişmedi.’ –H. Taner.
üvey evlat muamelesi yapmak
1) dışlamak: ‘Bana üvey evlat muamelesi yapıyorsun, beni burunluyorsun.’ –O. Kemal. 2) kötü davranmak.
üyeliği düşmek
üye olma niteliğini kaybetmek: ‘Meclis çalışmalarına özürsüz olarak bir ay içinde toplam beş birleşim günü katılmayanların üyeliğinin düşmesine karar verilir.’ –Anayasa.
üyelik dondurmak
herhangi bir sebeple bir üyenin bağlı olduğu kuruluşun çalışmalarında yer almasını veya toplantılarda bulunmasını belirli bir süre için engellemek.
uygun bulmak
yakışır, yaraşır görmek: ‘O zaman da haydutlar rıhtım kapısına daha önce gitmeyi uygun buldular.’ –T. Buğra.
uygun düşmek
yakışmak, yaraşmak, elverişli olmak: ‘Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü?’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
uygun gelmek
1) yakışmak, yaraşmak; 2) elverişli olmak; 3) uymak: ‘Bu, bizim kızın yaradılışının, ablamın koyduğu yeni töreye uygun gelmeyişidir.’ –M. Ş. Esendal.
uygun görmek
yakışır, yaraşır görmek, elverişli bulmak: ‘İşte Ahmet Kerim, ilk bakışında Ömer Beyefendi’nin bu eserini yırtıp sepete atmak üzereyken bu ihtimale dayanarak onun gazeteye konulmasını uygun görmüştü.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
uyku basmak (bastırmak)
çok uykusu gelmek: ‘İkimiz de esniyorduk, uyku bastırıyordu.’ –O. C. Kaygılı.
uyku çekmek
iyice uyumak: ‘Erken yattığı gamlı gecelerde geniş kanepenin üstünde uykusunu çekiyordu.’ –M. Ş. Esendal.
uyku dağıtmak
uyumasına engel olmak: Uykumu dağıtmak için birkaç fincan kahve içtim.
uyku gözünden akmak
çok uykusu gelmek: ‘Yorgunsun, uyku gözlerinden akıyor.’ –A. Gündüz.
uyku kestirmek
kısa bir süre uyumak: ‘Ben de bu sayede biraz uyku kestirip kuvvetimi telafi ettim.’ –A. Gündüz.
uyku nedir bilmeden
dinlenme imkânı bulamadan.
uyku tutmamak
uyuyamamak: ‘İkisini de uyku tutmamıştı. Yan yana uzanmış, yorganı çenelerine kadar çekmiş, gözleri sonuna kadar açık dertlerine yanmışlardı.’ –A. İlhan.
uyku vermek (getirmek)
uyuma isteği duyurmak, uyutucu özelliği olmak: ‘Sıkılıyorum, uyku veriyor bu tür konuşmalar artık bana.’ –A. İlhan.
uykusu açılmak (dağılmak)
uykulu durumu geçmek: ‘Aşağıdan bir şeyler dedilerse de uykusu açılmış olan nöbetçi hekim anlayamadı.’ –M. Ş. Esendal.
uykusu ağır olmak
uykudan zor uyanmak.
uykusu başına sıçramak
1) uyuyamadığı için sersemleşmek; 2) uykusunu iyi alamadığından hırçınlaşmak: ‘Eğer bu patırtıdan, ikinci uykusu başına sıçrayan imam aşağı koşmasa iki kadın, avluda, saç saça, baş başa dövüşeceklerdi.’ –H. E. Adıvar.
uykusu bölünmek
yeterince uyumadan uyanmak veya uyandırılmak.
uykusu derin olmak
uykusu ağır olmak.
uykusu gelmek
uyuma isteği duymak.
uykusu kaçmak
1) uyumak amacıyla yatmışken herhangi bir sebeple uyuyamamak: ‘Bir olta nasıl yapacağım diye uykularım kaçtı.’ –S. F. Abasıyanık. 2) kaygılanmak, tedirgin olmak.
uykusunu almak
uykusunu tam olarak uyumak.
uykusuz kalmak
uyuyamamak: ‘Benim de mi düşüncelerim olacaktı / Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım?’ –O. V. Kanık.
uykuya dalmak
uyumaya başlamak: ‘Sonunda uykuya dalınca, ay ışığı uyuyan denizcilerin mutlu yüzlerini apak aydınlattı.’ –Halikarnas Balıkçısı.
uykuya varmak
1) uyumak: ‘Yemek biter bitmez Ali sol elini yastık yaptı, hemen uykuya vardı.’ –Y. Kemal. 2) mec. sükûnet, sessizlik, hareketsizlik içine girmek: ‘Etrafı kapatan dik, sivri dağlar duman ve bulut sarılı kocaman başlarını birbirine dayayarak çoktan uykuya varmışlardı.’ –R. H. Karay.
uykuya yatmak
uyumak için yatmak.
uyruğuna girmek
1) bir devletin yönetimini kabul etmek; 2) mec. bir kimsenin etkisi altında kalmak, ona bağlanmak: ‘Kimsenin uyruğuna girmeyen, küçük, iddiasız ama özgür bir yaşamla yetindi.’ –H. Taner.
uyuyan yılanın kuyruğuna basmak
kötü bir kimsenin yeni bir kötülük yapmasına fırsat vermek.
uyuz etmek
tkz. sinirlendirmek: ‘Ne söyleyeceksen söyle Allah aşkına, uyuz etme insanı.’ –A. İlhan.
uyuz olmak
1) uyuz hastalığına yakalanmak; 2) mec. birine, bir şeye sinirlenmek.
uzağı görmek
ileride ne olacağını kestirmek.
uzak durmak
yaklaşmamak, karışmamak: ‘Çocuklar ilk günü senden uzak durmuşlardı, nasıl bir kişi olduğunu kestiremiyorlardı.’ –T. Dursun K.
uzak düşmek
uzak olmak, uzak bulunmak: ‘Ben uzak düşmemeye çalışır, karşılarında bir yere ilişirdim.’ –Y. Z. Ortaç.
uzak kalmak
uzakta bulunmak: ‘Ancak seven yürek bu, yavukludan uzak kalmaya dayanır mı?’ –N. Hikmet.
uzak tutmak
uzakta kalmasını sağlamak: ‘Hayatımızın o dönemlerdeki durallığı, biteviyeliği, romanı toplumumuzdan uzak tutmuştur.’ –S. İleri.
uzaklara gitmek
1) konudan ayrılmak; 2) gözleri dalmak, dalıp gitmek.
uzaktan bakmak (seyirci kalmak)
seyirci gibi davranıp karışmamak.
uzaktan kumanda etmek
kişiyi veya grubu dışarıdan yönlendirmek.
uzatmaları oynamak
1) bir görevde son zamanlarını yaşamak; 2) sp. oyunda uzatma dakikalarını oynamak; 3) mec. ölmek üzere olmak.
uzatmayalım
kısacası: ‘Uzatmayalım, bir tazminat lafıdır tutturdu.’ –S. F. Abasıyanık.
üzerinde durmak
bir işe önem vermek, bir işle yakından, sürekli ilgilenmek: ‘Klasik yazarlarımızın yapıtları üzerinde durmak, hepimiz için bir görev.’ –S. İleri.
üzerinde kalmak
1) mal veya iş, artırma sırasında bir kimsenin olmak: ‘Hasılı ne yaptı yaptı, elektrikli süpürge üzerinde kaldı.’ –H. Taner. 2) istenmeyen şey birine yüklenmek, sorumluluğuna bırakılmak.
üzerinden atlamak
bir şeyi ödev edinmemek.
üzerinden atmak
1) sıkıntı veren bir iş veya durumdan kurtulmak; 2) işi başkasına devretmek.
üzerinden dökülmek
bol ve biçimsiz olmak.
üzerine alınmak
üstüne alınmak.
üzerine almak
1) bir işi görev edinmek, deruhte etmek: ‘İşte o günden beri keman sesi, ses duymayan kızların kulaklarına sevdanın sesini duyurmak işini üzerine almıştır.’ –N. Hikmet. 2) bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak tedirgin olmak, alınmak: ‘Söylediklerini hepimiz ayrı ayrı üzerimize almıştık, susuyor ve sıkılıyorduk.’ –Ö. Seyfettin. 3) eşinin üzerine bir başkasıyla evlenmek: ‘Fakat haydi beni boşadınız. Almanya’da sevdiğiniz bir başka kadını üzerime aldınız neyse.’ –Ö. Seyfettin.
üzerine bir iki güneş doğmak
hlk. üstüne bir iki güneş doğmak.
üzerine çekmek
üstüne çekmek.
üzerine çökmek
duygu, durum vb. bastırmak, kaplamak: ‘Üzerimize çöken şimşekli, yıldırımlı havanın bana verdiği helecanı yeniden duyuyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
üzerine çullanmak
üstüne çullanmak: Korku, su içen bir ceylana saldıran kurt gibi üzerime çullandı.
üzerine düşmek
üstüne düşmek.
üzerine koymak
üstüne koymak.
üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi
üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi: ‘Aldım eve getirdim kuşu. Başka zaman olsa üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi uyurdum. Gece uyku girmedi gözüme. Arada bir uyanıp kuşa baktım.’ –T. Dursun K.
üzerine oturmak
üstüne oturmak.
üzerine titremek
üstüne titremek.
üzerine toz kondurmamak
üstüne toz kondurmamak.
üzerine tüy dikmek
yaşanan durumu veya olayı daha da kötüleştirmek: ‘Ağustos böceklerinin ninnileri, dızdızlarının ahengi sanki bu karanlık gölgelerde saklı haşeratı uyutuyordu.’ –Ö. Seyfettin.
üzerine tuz biber ekmek
üstüne tuz biber ekmek.
üzerine varmak
üstüne varmak.
üzerine vazife olmamak
üstüne vazife olmamak.
üzerine yaptırmak
üstüne yaptırmak.
üzerine yatmak
üstüne yatmak.
üzerine yıkmak
üstüne yıkmak.
üzerine yok
üstüne yok.
üzerine yüklenmek
üstüne yüklenmek.
üzerine yürümek
üstüne yürümek.
üzümün çöpü armudun sapı var demek
her şeyde bir eksiklik bulmak, güç beğenir olmak.
uzun etmek
1) tartışmayı sürdürmek: ‘Pek canım istiyor, uzun etme!’ –P. Safa. 2) aşırı gitmek.
uzun kulaktan haber almak
uzaktan uzağa haber almak.
uzun lafın (sözün) kısası
kısacası, özet olarak: ‘Uzun lafın kısası, eleştirmeci okuyucuya faydalı, edebiyata faydalı bir yazıcıdır.’ –S. F. Abasıyanık.
uzun oturmak
hlk. 1) uzanarak oturmak, yarı yatmış durumda oturmak; 2) şaka yatmak.
üzüntü vermek
tedirginlik yaratmak, sıkıntı ve huzursuzluğa yol açmak: ‘Üzüntü versin diye ara sıra uydurduğu yalanların tesiri altında kalmıştım.’ –R. H. Karay.
vaadinde durmak
vaadini tutmak.
vaadini tutmak
verdiği sözü yerine getirmek.
vaatte bulunmak
söz vermek.
vaaz vermek
cami, mescit vb. yerlerde dinî konuşma yapmak: ‘Nasrullah Camii’nde verdiği büyük siyasi vaaz bütün gönülleri fethetmişti.’ –Y. Z. Ortaç.
vacip olmak
1) din b. İslam dinine göre yapılması gerekli olmak; 2) mec. yapılması gerekli olmak: ‘Ayağın nasıl olup da mezbeleye atıldığını bulmak artık başhemşireye vacip olmuştur.’ –H. Taner.
vadesi gelmek
1) süresi dolmak, zamanı gelmek: ‘Villanın vadesi ocak sonunda geliyordu, değil mi?’ –S. F. Abasıyanık. 2) mec. ömrü sona ermek, eceli gelmek.
vadesi yetmek
ölmek.
