vahamet kesbetmek
gittikçe zorlaşmak, tehlikeli ve korkulacak bir durum almak.
vakit geçirmek
oyalanmak, uğraşmak.
vakit kazanmak
1) bir şeye ayrılan süreyi azaltmak; 2) karşı tarafı oyalayarak kendi hazırlanma süresini uzatmak.
vakit öldürmek
zamanı yararsız, gereksiz işlerle veya iş yapmadan geçirmek: ‘Fakat sandal sahibi olur olmaz zaten yarı keyif, yarı kazanç için vakit öldürdüğü balıkçılık sanatında karar kılmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.
vakit saat aramamak
zamana hiç aldırmamak: ‘Sabah, öğle, akşam gibi hani vakit saat aradıkları yok.’ –B. Felek.
vakti gelmek
1) ölmek üzere olmak, ölümü yaklaşmak; 2) zamanı gelmek, süresi dolmak.
vaktini şaşmamak
her şeyi tam zamanında yapmak.
vantuz çekmek
şişe çekmek: ‘Doktor geldi, ilaç yazdı, sırtıma vantuz çekti.’ –Y. Z. Ortaç.
var olmak
sağ olmak, yaşamak.
var yok
belli bir ölçüye ya ulaşır ya ulaşmaz, herhangi bir ölçüye, miktara yakın, olduğu bile kuşkulu: ‘Ünlü Haçik’in oğlu Nubar, kırk yaşlarında var yok, göbekli ve dazlak.’ –A. İlhan.
vareste kalmak
bir şeyi yapıp yapmamakta özgür bırakılmak: ‘Türkçeyi bilmek için aruza aşina olmaktan vareste kalamaz.’ –Y. K. Beyatlı.
vareste tutmak (kılmak)
bir şeyi yapıp yapmamakta özgür bırakmak.
varit olmak
geçerli durumda bulunmak: ‘İster birinci, ister ikinci ihtimal varit olsun, bunun o kadar önemi yoktur.’ –H. Taner.
varla yok arası
belli belirsiz: ‘Yüzünde varla yok arası bir gülümseme, özlem giderircesine, uzun uzun süzdü dostunu.’ –T. Yücel.
varlık göstermek
kendinden beklenilen görevi yerine getirmek, beğenilir bir iş yapmak.
varlık içinde yaşamak
bolluk içinde sıkıntısız yaşamak.
varlıkta darlık çekmek
herhangi bir engel yüzünden elindeki imkândan yararlanamamak.
varsa … yoksa …
başına getirildiği kelimenin her şeyin üstünde tutulduğunu anlatan bir söz: Varsa kızı yoksa kızı, oğlunun yüzüne baktığı yok.
varsay ki ‘
bunları hesaba katmasak da’ anlamında kullanılan bir söz.
vartadan atlamak
zor bir durumdan kurtulmak: ‘Bu uzun zaman boyunca, kim bilir neler çekmiş, ne vartalardan atlamıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
vartayı atlatmak
tehlikeli bir durumdan kurtulmak: ‘Bu vartayı kazasız belasız atlattığı için memnundu.’ –K. Korcan.
vatan tutmak
yurt edinmek: ‘Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz / İlleri var bizim ile benzemez’ –Karacaoğlan.
vaveyla koparmak
çığlık atmak.
vay anam! (anasını!, canına!)
tkz. ‘çok şaşılacak şey’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Vay anasını, amma dolaştık bugün.’ –A. İlhan.
vay sen misin?
herhangi bir söz veya davranışın öfke yarattığını anlatan bir söz.
vazife etmek
görev bilmek.
vazife görmek
bir görevi yerine getirmek, sürdürmek: ‘O evde ne yapacağını, ne gibi bir vazife göreceğini sana şimdi noktası noktasına anlatacağım.’ –N. F. Kısakürek.
vazifesi mi?
umurunda değil: Biz burada beklemişiz, onun vazifesi mi?
vaziyet almak
1) belli bir durum veya davranış biçimini benimsemek, tavır almak, tavır takınmak: ‘İşgalden sonra Rumların bize karşı nasıl bir vaziyet aldıklarını da pekâlâ biliyorduk.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) karşı çıkmak.
vaziyeti kurtarmak
herhangi bir güç durumdan sıyrılmak: ‘Karısı ve arkadaşı da bir müddet sustular, galiba bir şeyler düşündüler. Vaziyeti yine genç diplomat kurtardı.’ –R. H. Karay.
vebal altında kalmak
manevi sorumluluk yüklenmek: ‘Başını alıp kaçar da bir belaya uğrarsa vebal altında kalırsın.’ –R. N. Güntekin.
vebali boynuna
‘ben karışmam, sorumluluk sana veya ona düşer’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Vebali boynuna, bunların karınlarına sığdırdıklarını bir insan tıkınamaz.’ –H. R. Gürpınar. ‘El konuşur, sevişirmiş bana ne / Sevdalım boynuna vebalim’ –O. V. Kanık.
vecde gelmek
kendinden geçecek kadar coşmak, bir şey karşısında sonsuz heyecan duymak, esrimek: ‘Giydir hırkayı, fesi, Rufai tekkesinde zikrederken vecde gelen bir dervişin hayaleti olabilir.’ –H. E. Adıvar.
vecde kapılmak
coşmak, kendinden geçmek: ‘Eski konakların mutfağını anlatırken bir tapınağı tasvir eder gibi vecde kapılır.’ –H. Taner.
veda etmek
1) vedalaşmak, esenleşmek: ‘Onu daima öper ve sefere çıkacakları zaman en sonra ona veda ederlerdi.’ –N. F. Kısakürek. 2) mec. sevilen bir şeyle olan ilgisini kesmek: ‘Dünyaya veda ettik, atıldık doludizgin / En son koşumuzdur bu, asırlarca bilinsin’ –Y. K. Beyatlı.
vehme kapılmak (düşmek)
yersiz korkuya, yanlış düşünceye kapılmak: ‘Göreceksiniz işin sonu, bize vehme kapıldığımızı anlatacak.’ –R. H. Karay. ‘Etrafımda bütün sisleri ve kokularıyla onu görür gibi bir vehme düşerim.’ –R. N. Güntekin.
velvele kopmak
büyük gürültü çıkmak: ‘Kıyamet kopar gibi bir velvele koptu, bütün ordu surların üstüne atıldı.’ –Y. K. Beyatlı.
velveleye vermek
gereksiz telaşa ve heyecana düşürmek: ‘Susun, ortalığı velveleye vermeyin! Ne bağrışıyorsunuz?’ –S. F. Abasıyanık.
ver elini …
ansızın verilen bir kararla yola çıkıldığını anlatan bir söz: ‘Pek sıkıldık mı atla bir vapura, ver elini İstanbul.’ –A. İlhan.
verem olmak
1) verem hastalığına yakalanmak; 2) mec. sabırsızca davranmak.
veresiye almak
malı parasını daha sonra vermek şartıyla almak: ‘Bunların içinde Nihat’a istediği kadar veresiye alabileceğini söyleyenler de var.’ –P. Safa.
veresiye vermek
malı parasını daha sonra almak şartıyla vermek: ‘Mütemadiyen veresiye veriyor ve müşteriler ay başında borç ödeyeceklerine Tevfik’e dert yanıyorlar.’ –H. E. Adıvar.
vergi kaçırmak
bildirimde bulunmamak veya eksik bildirim sonucu ödemesi gereken vergiyi ödememek.
vergiye bağlamak
1) bir kimse veya şeyden vergi almak; 2) bir yerden, bir kimseden yasal olmayan yollardan para almak, haraç almak.
verilmiş sadakası olmak
büyük bir tehlike veya kaza atlatıldığında söylenen bir söz: ‘Hiç böyle okkalı enayilik ettiğin yoktu. Ne oldu sana? Gene verilmiş sadakan varmış.’ –M. Ş. Esendal.
verim düşürmek
verimli olmaya engel olmak: ‘Siyasi amaçlı … işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.’ –Anayasa.
vesikaya bağlamak
mevcudu yeteri kadar bulunmayan ancak çok talep edilen bir şeyi belge karşılığı vermek: ‘Aynı teşkilat yünlüden, pamukludan giyecek eşyasını da vesikaya bağlamıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
vesile aramak
bir fırsatını kollamak: ‘İkide birde içimizden birine çatmak için vesile arıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
vesile bulmak
sebep yaratmak, bahane göstermek: ‘Bir vesile bulup size takdim edilmek pek kolay bir iş oldu.’ –H. C. Yalçın.
vesveseye düşmek
kuruntuya kapılmak.
veto yemek
engellenmek, reddedilmek.
vicdan azabı çekmek (duymak)
istenilmeden veya bilinçsizce yapılan kötü bir işten dolayı üzülmek, pişmanlık duymak.
vidaları gevşemek
argo kendini tutamayıp çok gülmek.
vido çekmek
oyundaki kazanılacak sayıyı veya parayı iki katına çıkarmayı teklif etmek.
vidoyu görmek
vidoyu kabul etmek.
vikaye etmek
korumak.
vira etmek
toplamak, almak: ‘Demiri vira edip açılmaya karar verdim.’ –Z. Selimoğlu.
viraj almak
virajı dönmek: ‘Memur, geç işareti verince gaza bastı ve virajı umduğundan güzel aldı.’ –H. Taner.
viraneye çevirmek
yıkıntı durumuna getirmek.
vites büyütmek
1) aracın hızını artırmak için daha yüksek vitese geçmek; 2) mec. işleri hızlandırmak.
vites değiştirmek
otomobilin çekiş ve hızını değiştirmek: ‘Ankara Caddesi’nde bir ağır kamyon vites değiştiriyor.’ –A. İlhan.
vites küçültmek
1) aracın hızını azaltmak için daha düşük vitese geçmek; 2) mec. işleri yavaşlatmak.
vitese takmak
motorlu taşıtlarda vites kolunu uygun duruma getirip aracı kalkışa hazır durumda tutmak.
vitesten atmak
çok kızmak.
vıdı vıdı etmek
çevresini rahatsız edecek biçimde yerli yersiz çok konuşmak: ‘İşlerine çok karışıyor, çok vıdı vıdı ediyormuş.’ –E. Bener.
vır vır etmek
usandırıcı, sinirlendirici bir biçimde durmadan konuşmak: ‘Kadın durmadan vır vır eder, yakınır diye adımızı çıkarmışlar.’ –A. Erhat.
voli çevirmek
1) voli ile balık avlamak; 2) argo tuzağa düşürmek: ‘Öyle bir voli çevir ki hem senin hem de bizim işimize yarasın.’ –H. R. Gürpınar.
voli vurmak
argo vurgun vurmak.
volta atmak
argo bir aşağı bir yukarı dolaşmak: ‘Çaylarını içtikten sonra Şifa ile Moda arasında üç aşağı beş yukarı volta atmak üzere davranırlar.’ –S. Birsel.
volta vurmak
1) den. gemi zikzak yapmak; 2) argo bir aşağı bir yukarı dolaşmak: ‘Onu, odamın penceresinden, her sabah kahvaltıdan önce, verandada bir aşağı bir yukarı volta vururken görürdüm.’ –N. Cumalı.
voltasını almak
argo 1) kaçmak, savuşmak; 2) çekilmek, gitmek.
voltaya geçmek
argo volta atmaya başlamak: ‘Daima belli bir yerden voltaya geçer bin kere gidip dönse gene hep aynı noktaya gelirdi.’ –K. Korcan.
vücuda gelmek
ortaya çıkmak, oluşmak, meydana gelmek, olmak.
vücuda getirmek
meydana getirmek, var etmek: ‘Koridor burada sola kıvrılarak yeni bir dehliz daha vücuda getirmektedir.’ –H. F. Ozansoy.
vücudunu ortadan kaldırmak
öldürmek.
vücut bulmak
oluşmak.
vücut vermek
vücuda getirmek.
vücut yapmak
kas geliştirici hareket ve sporlarda bedeni güçlü duruma getirmek: ‘Erkek sporları tarihe karışıyor, halter kaldıran, vücut yapan kadın atletler gündelik manzaralar arasında…’ –A. İlhan.
vücuttan düşmek
zayıflamak.
vuku bulmak
olmak, meydana gelmek: ‘İstiyorum ki binlerce yıldızcık parlasın, göz alıcı bir fiziki hadise vuku bulsun!’ –R. H. Karay.
vur abalıya
bütün özverinin yumuşak huylu kişiye yüklenmesi, sessiz, güçsüz kişinin hırpalanması, hakkının çiğnenmesi durumunda söylenen bir söz.
vur aşağı tut yukarı
uzun uzun çekişerek, sıkı pazarlık ederek.
vur dediyse öldür demedi
bir dileği yerine getirirken aşırılığa düşen için söylenen bir söz.
vur patlasın, çal oynasın
aşırı zevk ve eğlenceyi anlatan bir söz: ‘Komşu konaklarda vur patlasın çal oynasın saz âlemleri devam ediyor, uzak yakın piyano sesleri işitiliyordu.’ –Ö. Seyfettin.
vurduğu yerden ses gelmek
çok kuvvetli vurmak, eli ağır olmak.
vurdukça tozumak
üzerinde çalışıldıkça, işlendikçe işi artmak.
vurdumduymaz kör ayvaz
duygusuz.
vurdumduymazlıktan gelmek
aldırış etmemek, umursamamak, önem vermemek: ‘Şimdi böyle bir iftira karşısında bizim için vurdumduymazlıktan gelmeye imkân kalır mıydı?’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
vurgun vurmak
yolsuzluk yaparak kısa sürede büyük kazanç elde etmek: ‘İkinci Dünya Savaşı yıllarında Harun’un paralarını kullanarak vurduğu vurgunlarla bugünkü mertebesine ulaşmıştır belki.’ –A. İlhan.
vurgun yemek
vurgun sonucu ölmek veya sakat kalmak.
vurgunu vurmak
vurgun vurmak.
vurup kafayı yatmak (uyumak)
uykusu geldiğinde hemen yatmak.
vusul bulmak
ulaşmak, varmak.
ya herrü ya merrü
zor, tehlikeli bir durum karşısında ‘ne olursa olsun’ gibi kötü ihtimalin de göze alındığını anlatan bir söz: ‘Ama çocukluk işte, şeytan dürttü, ya herrü ya merrü deyip birden yukarı bakıverdim.’ –H. Taner.
ya huyundan ya suyundan
bazı özellikleri olduğu gibi bir yerden, bir kimseden almış kimseler için kullanılan bir söz.
ya sabır
katlanılması güç durumlarda sabır gerektiğini anlatan bir söz.
ya sabır çekmek
bir sıkıntıya ses çıkarmadan veya ona karşı bir şey yapmadan katlanmak: ‘Siz şimdi, bu yavan takazaları bir kere daha ya sabır çekerek dinlemek zorunda kalırsınız.’ –H. Taner.
yabana atmak
önem vermemek, önemsiz görmek: ‘Kendini pek yabana atma. Olabilir ki bu kadın sana tutulmuştur.’ –R. N. Güntekin.
yabana gitmek
1) tanınmayan, bilinmeyen biriyle, bir yabancıyla evlendirilmek; 2) bulunduğu yerden başka bir yere yaşamak için gitmek.
yabana söylemek
saçma sözler söylemek, boşa konuşmak.
