yabancı gelmek
tanımamak: ‘Çocukluğumdan beri aşina olduğum ses bana yabancı geldi.’ –H. E. Adıvar.
yabancı gibi durmak
bir işe karışmamak, ilgi göstermemek, çekinmek.
yabancı saymak (tutmak)
yabancı gibi görmek, yabancı olarak benimsemek.
yabancılık duymak
bir kimseye, bir şeye alışamamak: ‘Kendisini uykuya veremiyor, her dakika yabancılık duyuyor.’ –M. Ş. Esendal.
yabancısı olmamak
tanıdık, bildik olmak: ‘Ruhunun derinliklerinden ürperti dolu, hiç de yabancısı olmadığı sinyaller alıyordu.’ –O. Aysu.
yadigâr bırakmak
hatırlanmak için arkasında bir kimseyi veya bir nesneyi bırakmak: ‘Duvarlar, hattat sütbabamın yadigâr bıraktığı levhalarla süslenmişti.’ –Ö. Seyfettin.
yadigâr kalmak
bir olayı, bir kimseyi hatırlatan bir nesne, bir özellik bırakılmış olmak: ‘İçlerinde, babasının günlerinden yadigâr kalanlar birer birer göçmüş…’ –H. E. Adıvar.
yadigâr olmak
hatıra olarak kalmak: ‘Bir de yadigâr olmak üzere fotoğraf bıraktı.’ –Ö. Seyfettin.
yaftayı yapıştırmak
yanlış biçimde değerlendirip tanıtmak.
yağ bağlamak
1) üzerine yağ birikmek; 2) semirmek.
yağ bal olsun
‘yenen, içilen şeyler helal ve afiyet olsun’ anlamında kullanılan bir söz.
yağ basmak
1) büyük bir kaba yağ yerleştirmek; 2) mec. çok yağlanmak, semirmek.
yağ çekmek (yapmak)
argo gereksiz biçimde övmek, dalkavukluk etmek.
yağ gibi kaymak
kızak, taşıt vb. sarsılmadan hızla gitmek.
yağ yakmak
1) tavada yağı çok ısıtmak; 2) mec. dalkavukluk etmek.
yağ yedirmek
yağı bir şeyin içine azar azar ekleyerek belli olmaz duruma getirmek.
yağa bala batırmak
bol bol yedirip içirmek, çok iyi ağırlamak.
yağıp gürlemek
birine çok sinirlenmek: ‘Ne diyor, arkamdan yağıp gürlüyor mu?’ –O. Kemal.
yağlayıp ballandırmak
çok överek anlatmak.
yağlı ballı olmak
araları çok iyi olmak, içli dışlı olmak.
yağlı kapıya konmak
rahat, sıkıntısız bir yere girmek, geçimini başkasının üstüne yıkmak: ‘Kondu, namussuz, yağlı kapıya, diye, hasedini belli ediyordu.’ –H. Taner.
yağma gitmek
bir şey çok alıcı bulmak, çok satılmak.
yağma Hasan’ın böreği
‘hakkı olan veya olmayan herkesin yararlandığı kaynak’ anlamında kullanılan bir söz.
yağma yok
tkz. ‘öyle şey olmaz, buna razı olunmaz’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Olur mu hiç? Bırakır mıyız sizi biz, yağma yok kuzum, yağma yok!’ –H. R. Gürpınar.
yağmasa da gürlemek
elinden bir şey gelmese de sözle destek vermek.
yağmur boşanmak
birdenbire çok yağmur yağmak.
yağmur olsa kimsenin tarlasına düşmez (yağmaz)
elinden geldiği hâlde kimseye iyilik etmeyenler için kullanılan bir söz.
yağmur yağarken küpünü doldurmak
fırsat varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek.
yağmur yemek
yağmurda iyice ıslanmak, sırılsıklam olmak: ‘Ben önde, Nezir arkada, çamurlu yoldan, yağmur yiye yiye elimdeki pilli fenerin ışığında yürüyoruz.’ –R. H. Karay.
yağmurdan kaçarken doluya tutulmak
güç bir durumdan kurtulayım derken daha kötüsüyle karşılaşmak.
yaka bir tarafta, paça bir tarafta
kılığı kıyafeti dağınık bir durumda.
yaka ısırmak
şaşırarak ‘Allah esirgesin’ demek.
yaka paça etmek (götürmek)
hiçbir itiraz dinlemeden ve zorla, apar topar götürmek.
yakadan atmak
savıp kurtulmak.
yakadan geçirmek
esk. evlatlığa kabul etmek.
yakası açılmadık
söylenmesinden kaçınılan (söz, sövgü veya açık saçık nükte): ‘Bir yandan yakası açılmadık küfürler, bir yandan dedikodu ve türküler.’ –B. R. Eyuboğlu.
yakasına çökmek
zorlamak, baskı yapmak: ‘Bereket versin hekimler sıkı bastılar, yengem de yakana çöktü de seni biraz hizaya getirdiler.’ –M. Ş. Esendal.
yakasını kaptırmak
bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak: ‘Ooo … dedi, konukların en yaşlısı, sen yakanı iyice kaptırmış gibisin.’ –N. Araz.
yakayı (yakasını) kurtarmak (sıyırmak)
bir işten kurtulmak: ‘Pek sıkboğaz ederlerse bakalım bir sırasını düşürebilirsek yolunda bir yalanla yakamızı kurtarırız.’ –R. N. Güntekin.
yakayı ele vermek
kaçamayarak ele geçmek, yakalanmak: ‘Bu konuda hiç kimsenin yakayı ele vermeyeceğine şimdiden kalıbımı basarım.’ –B. R. Eyuboğlu.
yakı açmak
iyileştirmek için bir yarayı açıp işletmek.
yakı yakmak (vurmak)
yakı yapıştırmak.
yakın takibe almak
yakın takip işini yapmak.
yakından bilmek (tanımak)
bir kimseyi, bir şeyi bütün özellikleriyle bilmek veya tanımak.
yakınlık duymak
birine karşı sevgi veya ilgi duymak: ‘İkisi de birbirlerine yakınlık duyuyorlardı.’ –R. H. Karay.
yakınlık görmek
ilgi, sevgi görmek: ‘O, Türkiye’de üç yerden yakınlık gördü.’ –Y. Z. Ortaç.
yakınlık göstermek
biriyle ilgilenmek, sevgiyle davranmak.
yakınlık kurmak
sıkı ilişki içinde bulunmak, ilgi ve destek vermek: ‘Ben merhumla yakınlık kurmuş bahtiyarlardan değilim.’ –B. Felek.
yakıp yıkmak
çok büyük zarar vermek, harap etmek: ‘Siyasal kuruluşların lokallerini yakıp yıkmaya kalkacaklardır.’ –N. Cumalı.
yakışık almamak
yerinde olmamak, uygun düşmemek: ‘Onu gece yarısı sokağın ortasına atıvermek yakışık almazdı.’ –R. N. Güntekin.
yakışıksız kaçmak
uygun düşmemek, çirkin olmak, münasebetsiz görünmek: ‘Kitabın adı uzun fakat insanda okumak merakı uyandırdığı için bu uzunluk yakışıksız kaçmamış.’ –N. Hikmet.
yalan atmak (kıvırmak)
yalan söylemek.
yalan çıkmak
bir haberin yalan olduğu anlaşılmak.
yalan yere
gerçeğe uygun olmayarak, doğru olmadığını bile bile.
yalan yere yemin etmek
gerçeğe uygun olmayarak, doğru olmadığını bile bile yemin etmek.
yalana şerbetli olmak
çekinmeden yalan söyleyebilmek.
yalancı çıkmak
1) bilmeyerek yalan söylemiş bulunmak; 2) sözünü yerine getirememek; 3) yalan söylediği anlaşılmak.
yalanı çıkmak
bir kimsenin yalan söylediği anlaşılmak.
yalanını yakalamak (tutmak)
bir kimsenin yalan söylediğini anlamak: ‘Yalanını yakalamış gibi başını salladı. -Ya o mukaddes sular? Onlara ne diyeceksiniz azizim?’ –Ö. Seyfettin.
yalayıp geçmek
rüzgâr, dalga vb. sıyırarak, dokunarak hızla geçmek: ‘Sarı gri gölge bu sefer duvarın üstüne düşmüş, orayı yalayıp geçiyor, yalayıp geçiyor.’ –A. Ağaoğlu.
yalayıp yutmak
1) iştahla yemek; 2) mec. kötü bir davranış, söz karşısında ses çıkarmamak, kabullenmek.
yalaz yalaz yanmak
yüksek ateş içinde bulunmak: ‘Kendisinin bizzat itiraf ettiği gibi yalaz yalaz yanıyordu.’ –E. E. Talu.
yalelli gibi
usanç verecek biçimde sürüp giden (iş, konuşma vb.).
yalı kazığı gibi
uzun boylu ve iri kemikli (kimse).
yalın ayak, başı kabak
çok perişan bir kılıkta: ‘İçinde yaz kış, bir don bir gömlekle yalın ayak, başı kabak bir adam oturur.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yallah çekmek
kovmak.
yallah etmek
atma, yollama vb. işleri hızla yapmak.
yalpa vurmak
1) rüzgâr, deniz ve yolun durumu dolayısıyla deniz taşıtları iki yana sallanmak; 2) iki yana eğilerek yürümek: ‘Kendisi siyah astragan kürkünün içinde sağa sola hafif bir yalpa vuruyordu.’ –H. E. Adıvar. 3) dağılmak, sağa sola yayılmak: ‘Ara sıra, çatlak bir nara, dağdan dağa yalpa vuruyor.’ –Y. Z. Ortaç.
yalvar yakar olmak
çok yalvarmak: ‘Hasta olurlarsa hastaneye götürür, doktorlara, hademelere yalvar yakar olurmuş.’ –R. N. Güntekin.
yama gibi durmak
bulunduğu yere uymamak, eklendiğini belli etmek.
yama vurmak
delik, yırtık veya eski bir yere yama koymak, yama koyarak onarmak: ‘Hacının kız kardeşi bir çoraba yama vuruyordu.’ –R. Enis.
yamuk yapmak
birine karşı yanlış davranmak.
yan bakmak
1) beğenmeyerek veya düşmanca bakmak; 2) kötü niyet beslemek: ‘Kim ona yan bakarsa kemiklerini kırar, anasını ağlatırım.’ –H. E. Adıvar.
yan basmak
1) bir işte aldanmak; 2) dürüst davranmamak, kaypaklık etmek.
yan çizmek
tkz. bir işten kaçmak: ‘Bir görev olmasına karşın, biz bu göreve yan çizmeyi yeğliyoruz.’ –S. İleri.
yan gelip oturmak (yatmak)
yan gelmek: ‘El âlem kaloriferli konaklarda yan gelip otururken sen işte böyle tir tir titrersin.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. ‘Eloğlu erkenden ayaktadır. Bunca uygarlık yan gelip yatmakla elde edilmemiştir.’ –H. Taner.
yan gelmek
bir işe karışmayarak rahatına bakmak, keyfince yaşamak: ‘Köşke kurulalım; rahatımıza, keyfimize bakıp yan gelelim.’ –S. M. Alus.
yan gözle bakmak
1) yan bakmak; 2) belli etmeden, göz ucuyla bakmak: ‘Genç bir jandarma zabiti, sert bir eda ile geçiyor, yan gözle bana bakıyordu.’ –R. N. Güntekin.
yan pala Zeydün
tkz. ve alay birinin, yeni bir durum karşısında ne yapacağını kestiremeyerek şaşkınlık geçirdiğini anlatmak için kullanılan bir söz: ‘… bütün görevlileri yan pala Zeydün, hepimiz ve her şey eski hamam, eski tas…’ –T. Buğra.
yan tutmak
taraflardan yalnızca birini desteklemek, yansız davranmamak.
yan yan bakmak
1) göz ucuyla bakmak: ‘İhtiyar kadın yan yan torununa bakıyordu.’ –M. Yesari. 2) kin, nefret veya öfke ile bakmak.
yan yatmak
1) yana doğru çok eğilmek; 2) sağa veya sola doğru eğilerek devrilmek: ‘Batık gemi on kulaçta yan yatıyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
yana yana istemek
ısrarla, içtenlikle dilemek: ‘Bir babam olduğunu, nasıl yana yana istediğini size anlatamam.’ –M. Ş. Esendal.
yanağına kan gelmek
yüzü daha canlı ve renkli olmak, iyi beslenmekten dolayı gürbüz görünmek.
yanağından kan damlamak
çok sağlıklı olduğu benzinden anlaşılmak: ‘Sağımızdaki, yanağından kan damlayan iri Çerkez’i gösterdim.’ –Ö. Seyfettin.
yandı gülüm keten helva
‘kaçırılmış bir fırsat’ anlamında kullanılan bir söz.
yangın bacayı sarmak
durum olağanüstü kötüye gitmek.
yangın yerine dönmek
çok kalabalıklaşmak.
yangına körükle gitmek
gerginliği, uzlaşmazlığı artıracak biçimde davranmak: ‘Bey, bana teselli verecek yerde sen de yangına körükle gidiyorsun.’ –H. R. Gürpınar.
yangına vermek
tutuşturmak, bir şeyi bilerek yakmak.
yangından mal kaçırır gibi
bir işte gereksiz telaş ve ivedilik göstererek, herkesten saklamaya çalışarak.
yangını körüklemek
gerginliği, anlaşmazlığı artırmak.
yanık kokmak
1) is kokmak; 2) ortalıkta bir şeyin yandığını anlatan koku bulunmak.
yanılgıya düşmek
bilmeden bir yanlışlık yapmak: ‘Eski bakan bir yanılgıya düşmüştü.’ –Ç. Altan.
yanına almak
1) yanında çalıştırmak: ‘Ben seni yanıma alayım ama çok para veremem.’ –Ö. Seyfettin. 2) geçimini sağlamak için yanında bulundurmak: Annesini yanına almış. 3) beraberinde götürmek.
yanına bırakmamak (koymamak)
cezasız bırakmamak, öç almak: ‘Böylece yaptıklarını yanlarına bırakmamış olacağım, insanlar neden öldürüldüğümüzü anlayacaklar.’ –A. Ümit.
yanına kâr kalmak
cezasız kalmak: ‘Galiba bu tarihî günün yüzü suyu hürmetine Beyoğlu’nda sürtüp durmaları yanlarına kâr kaldı.’ –H. Taner.
yanına salavatla varılmaz
1) çok pahalı olan şeyler için kullanılan bir söz; 2) kibirli, gururlu kimseler için kullanılan bir söz; 3) çok öfkeli kimseler için söylenen bir söz.
yanına salavatla yaklaşılmak
birini yanına gitmekten korkmak, çekinmek: ‘Biliyorum, yarın bu kâğıtları yazanların da yanlarına salavatla yaklaşılacak.’ –A. Ağaoğlu.
yanında olmak
desteklemek, yardımcı olmak.
