yanıp durmak
pişman olmak: ‘Herife bir tokat yahut bir yumruk yerleştiremediğine bile yandı durdu.’ –P. Safa.
yanıp tutuşmak
1) güçlü bir aşk ile sevmek; 2) bir şeyi elde etmek için güçlü bir istek duymak: ‘Her şeyden önce bir bakanlık koltuğuna kurulmak ihtirasıyla yanıp tutuştuğunu ve oraya varmak için her vasıtayı mübah saydığını sezip anlamamış mıydı?’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 3) elde edemediği bir şey için büyük üzüntü duymak: ‘Fabrikayı boşaltmaları için dışarıdan çağrı yapılırken kaçma arzusuyla yanıp tutuşanlar oldu.’ –L. Tekin.
yanıp yakılmak
sızlanmak, şikâyet etmek: ‘Ali Safa Bey bir şeye çok yanıp yakılıyordu, işini daha gizli görebilirdi.’ –Y. Kemal.
yanıt hakkı doğmak
cevap hakkı doğmak: ‘Anlamamı istediler. Yanıt hakkı doğarmış, bu da gereksiz dediydim dediydin meselesine götürürmüş işi.’ –N. Meriç.
yanıt vermek
yanıtlamak, cevaplamak.
yankı uyandırmak
bir olgu çevrede duygusallık, düşünce, dedikodu gibi tepki yapmak: ‘Memleket dışında bile birtakım yankılar uyandırmaya başlamıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yanlış çıkmak
yanlış olduğu anlaşılmak.
yanlış kapı çalmak
isteğinin yapılmayacağı, yersiz sayılacağı bir yere başvurmak.
yanlışını çıkarmak
yanlışını bulup göstermek.
yanlıştan dönmek
bir işte yapılanın yanlış olduğunu anlayıp yeni bir uygulamaya geçmek.
yapıp etmek
hlk. yapmak.
yapma (yapma yahu)
şaşılacak durumlarda ‘öyle mi, doğru mu, gerçek mi?’ gibi anlamlar bildiren bir söz: Onca yolu iki saatte almışlar. -Yapma!
yapmadığı kalmamak
1) kendisi için zararlı olan birçok iş yapmak; 2) yapmadığını bırakmamak.
yapmadığını bırakmamak
elinden gelen her türlü kötülüğü yapmak.
yaprak gibi titremek
aşırı titremek: Bütün vücudu yaprak gibi titriyordu.
yaprak oynamamak (kıpırdamamak)
hava rüzgârsız, çok durgun olmak.
yaptığı hayır, ürküttüğü kurbağaya değmemek
yol açtığı zarar, yaptığı iyilikten büyük olmak.
yaptığı yanına (kâr) kalmamak
yaptığı kötülük karşılıksız kalmak, cezasını görememek.
yâr olmak
yardım etmek, yararlı olmak: Talihi yâr olmadı.
yara açmak
1) vücutta veya bir şeyin yüzünde yara oluşmasına sebep olmak; 2) mec. büyük üzüntü vermek.
yara almak
1) yaralanmak: ‘Beyzade sağ salim kurtulacak ama İbiş ağır bir yara alacaktı.’ –T. Buğra. 2) mec. itibar kaybetmek.
yara bere içinde olmak
vücudunda çokça yara, ezik, sıyrık, çürük bulunmak: ‘Üstü başı parça parça, vücudu yara bere içinde.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yara işlemek
1) yara kapanmayıp akıntı sürmek; 2) mec. üzücü bir olayın etkisi bitmemek.
yara kapanmak
yara iyi olup geçmek.
Yaradan’a kurban (olayım)
hlk. bir şeye hayran kalındığında söylenen bir söz: ‘Maşallah’ şu güzelliğe bak Ruhsar, Yaradan’a kurban olayım.’ –A. İlhan.
Yaradan’a sığınıp
bütün gücünü kullanarak: ‘Yaradan’a sığınıp Osmanlı tokadını çarptık mı adamı lobut yemişe çeviren biz değil miydik?’ –A. İlhan.
yaralı parmağa işememek
tkz. en küçük bir yardımı bile esirgemek.
yararı dokunmak
yararlı olmak, kâr sağlamak.
yararlı kılmak
fayda sağlayan ve üretken duruma getirmek: ‘Devlet özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirler alır.’ –Anayasa.
yaraşık almak
yaraşmak.
yarasını deşmek
acıyı, üzüntüyü hatırlatmak, tazelemek.
yaraya merhem olmak
zorunlu ihtiyacı karşılamak.
yaraya tuz biber ekmek
bir derdin acısını çoğaltmak.
yarayı tazelemek
üzüntüyü, sıkıntıyı, acıyı hatırlatmak, yeniden ortaya çıkarmak.
yardan atmak
kazaya uğratmak.
yardım görmek
destek elde etmek, bağış almak: ‘Oysaki yarım saat tek bir insandan, tek bir yerden yardım görmeksizin yaralı olduğu yerde kalmış.’ –N. Uygur.
yardımda bulunmak
yardım etmek: ‘Mal sahibi Rafet Reis, ona epey yardımda bulunmuştu.’ –S. F. Abasıyanık.
yardımına koşmak
güç duruma düşene istekle yardım etmek.
yargıya başvurmak
dava açmak.
yargıya gitmek
bir anlaşmazlığı gidermek amacıyla mahkemeye başvurmak.
yargıya varmak
karşılaştırma ve değerlendirme yaparak bir sonuca ulaşmak, anlam vermek.
yarıda kalmak
bitmemek.
yarım elmanın yarısı o, yarısı bu
birbirine çok benzeyenler için söylenen bir söz.
yarım kalmak
tamamlanmamak, sonuçlanmamak.
yarım kulak dinlemek
umursamadan, önem vermeden dinlemek: ‘Dersleri yarım kulak dinliyor, etütlerde uzun uzun mektuplar yazıyordu.’ –Ç. Altan.
yarım sağ etmek
sağ yana biraz yönelmek.
yarım sol etmek
sol yana biraz yönelmek: ‘Doktorun elini tuttu, salladı. Sonra yarım sol etti, yan tarafta duran koltuğa oturdu.’ –M. Ş. Esendal.
yarından tezi yok
gecikmeksizin, hemen: ‘Yarından tezi yok, gitmeniz için icap edenleri yapmaya başlamalısınız.’ –F. R. Atay.
yarışa girmek
yarışmak: ‘Mısır’ın değme ağıtçıları bile sanırım vaveylalarında benimle yarışa giremezlerdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yarışa kalkmak
1) yarışmaya başlamak; 2) yarışmaya niyetlenmek.
yarma gibi
çok iri yarı (kimse).
yaş akıtmak (dökmek)
ağlamak.
yas bağlamak
Yas tutmak: ‘Yurdumuzda düşmanlar dert ekti, elem biçti / Yas bağlayan milletin gözyaşlarını içti’ –E. B. Koryürek.
yas çekmek
yas tutmak: ‘Hem yârinden hem yoldaştan hem köyden / Ayrı düşen garip kullar yas çeker’ –A. İ. Özkan.
yaş ilerlemek
yaşlanmak, ihtiyarlamak: ‘Yaş ilerliyor. Artık geçti bizden / Kişi ev bark edinmeli vakitten’ –C. S. Tarancı.
yaş tahtaya (yere) basmamak
bir işte uyanık davranarak aldanmamak.
yas tutmak
1) çok üzülmek, yasa bürünmek, matem tutmak: ‘Sen gitmezsen Ankara’da yas tutmazlar, demek dilimin ucuna kadar gelmişken tuttum.’ –M. Ş. Esendal. 2) duyulan acı ve üzüntüyü bazı davranışlarla belli etmek.
yasa bürünmek (boğulmak, gömülmek)
çok üzülmek: ‘Bütün ev halkı yasa bürünmüştü, o gece hiçbirinin gözüne uyku girmedi.’ –H. Topuz.
yasa çıkarmak (yapmak, koymak)
bir yasa önerisi, yasama gücü tarafından onaylanmak.
yasağı (yasakları) çiğnemek
uyulması gereken kurallara uymamak.
yasak savmak
1) bir nesne, bir gereksinimi geçici olarak karşılamak, şimdilik işe yaramak: Bu boyun bağı eskimiş ama bugünlük yasak savar. 2) bir işi hatır için, gönülsüz olarak üstünkörü yapmak: ‘Bunu da yasak savar gibi değil, yararlı olmak kaygısı ile yani özenle yapacaksınız.’ –H. Taner.
yaşı benzemesin
erken ölmüş birine herhangi bir yönden benzetilen bir kimse için ‘aynı yaşta ölmesin’ anlamında söylenen bir söz.
yaşı ne, başı ne?
konuşulan iş için genç bir kimsenin yaşının ve deneyiminin elverişli olmadığını anlatan bir söz.
yaşı yerde (toprakta) sayılası
‘ölsün’ anlamında kullanılan bir ilenme sözü.
yaşını başını almak
1) yaşı ilerlemiş olmak: ‘Yarını ne olacak dünyamızın / Biz yaşımızı başımızı aldık / Allah çocuklarımıza acısın’ –C. S. Tarancı. 2) deneyim kazanmış olmak.
yaşını bitirmek (doldurmak)
öngörülen belli bir yaş sınırına ulaşmak: ‘On sekiz yaşını doldurmayan talebelerin kahveye gitmeleri yasak edilmiş.’ –N. Hikmet.
yaşını içine akıtmak
duyduğu acıyı, üzüntüyü sezdirmemek.
yaşlara boğulmak
çok ağlamak.
yaşta kalmış kavat pabucu gibi
çaresiz, kırgın, üzgün: ‘Behice iyi kadındır, hoş kadındır gelgelelim pokere oturup da beş kâğıtçığını aldın mı yaşta kalmış kavat pabucu gibi yayılıverir.’ –M. Ş. Esendal.
yatağa (yataklara) düşmek
yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak: ‘Daha on yaşımda yokken annem yatağa düşmüştü.’ –S. M. Alus.
yatağa bağlamak
yataktan kalkamayacak kadar hasta etmek.
yatağa bağlanmak
yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak.
yatağa serilmek
bitkin, yorgun bir durumda yatağa uzanıp yatmak: Yorgunluktan yatağa seriliverdim.
yatağını ayırmak
ayrı yatakta yatmak: ‘Bey, şimdi yemin edeceğim, yatağımı ayıracağım, anladın mı?’ –M. Ş. Esendal.
yatak yorgan yatmak
ağır hasta olmak: ‘Gerçekten yatak yorgan, kolu boynu sargılar içinde, pestil gibi yatıyordu.’ –H. Taner.
yataklık yapmak (etmek)
suçluları gizlice barındırmak, suçlulara yardım etmek: ‘Bir kanlı katile yataklık yapmış gibi pişmanlık duyuyordu.’ –P. Safa.
yatıp kalkıp
her zaman, hep: Yatıp kalkıp anama dua ediyorum.
yatıp kalkmak
1) gecelerini geçirmek: ‘Yatıp kalktığım odamın penceresinden bakınca bir baştan bir başa bütün sokağı görüyordum.’ –N. Cumalı. 2) cinsel ilişkide bulunmak: ‘Öteki, çok kadınla oynaşmış ve hatta yatıp kalkmış, sevda damarları kaşarlanmış bir gençti.’ –M. Ş. Esendal.
yatırım yapmak
1) gelir amacıyla bir işe para yatırmak; 2) mec. ileride bir çıkar veya kazanç sağlamak için önceden ortam hazırlamak.
yatıya kalmak
gidilen yerde geceyi geçirmek.
yavaş gel! (ol!)
argo abartarak konuşanlar için kullanılan bir söz.
yavaştan almak
işi gereken sürede yapmamak.
yave okumak
gereksiz söz söylemek, boşa konuşmak: ‘Çevre mevre yaveleri okuyan, doğa deniz kutsallığını sosyete övünmesi şekline dönüştürenlere değil lafım.’ –Y. Koray.
yavru atmak
gebe hayvan yavrusunu düşürmek.
yay gibi
1) eğri: ‘… ama işe yaramadı, yay gibi kaşlar birbirlerine yaklaşır gibi oldular.’ –T. Buğra. 2) çok gergin.
yaya bırakmak
1) yarışma söz konusu olan durumlarda geride bırakmak: ‘Özellikle süper devletler, kendi çıkarları için kendilerine muhtaç dostları bir çırpıda yaya bırakıverirler.’ –T. Halman. 2) yarı yolda bırakmak.
yaya kaldın tatar ağası
istediğini elde edemeyen, başarısızlığa uğrayan kimseler için kullanılan bir söz.
yaya kalmak
1) istediği şeyi yapamaz duruma gelmek: ‘Yetişmiş adamları, pek çok paraları olanlar bile bu yolda yaya kalıyorlar.’ –M. Ş. Esendal. 2) binecek bir şeyi olmamak; 3) yardımcısız kalmak: ‘İddiası sosyal adalet ilkesi bazında oldukça yaya kalmıştı.’ –H. Taner. 4) geri kalmak.
yaygara koparmak
yaygarayı basmak.
yaygarayı basmak
bağırıp çağırmak: ‘Gün geçmiyor ki evdeki kadınlardan biri, önüne bir ıslak şeker parçası düştüğünü görüp yaygarayı basmasın!’ –R. N. Güntekin.
yayık dövmek
yayık yaymak: ‘Yayık dövmek, yağ çıkartmak yeni gelinlerin görevi.’ –N. Araz.
yayık yaymak
sütün ayranını ve yağını ayırmak için yayığı çalkalamak: ‘Yayık yaydım kolum şişti / Kolumdan kol bağım düştü’ –Halk türküsü.
yaza çıkmak
yaz mevsimine ulaşmak.
yazboz tahtasına çevrilmek (döndürmek)
bir konuda art arda birbirini tutmayan kararlar alınmak: ‘Millete mal olmuş şehitlerin, büyük hizmet sahiplerinin saygınlığı ulu orta yazboz tahtasına çevrilemez.’ –H. Taner.
yazı getirmek
yazlık giysiler giymek.
yazı tura atmak
bir oyunda ilk başlayacak olanı tespit etmek amacıyla veya girişilen bir iddiada kazananı belirlemek için metal parayı havaya döndürerek atmak ve yere düştüğünde hangi yüzün üste geldiğine bakarak karar vermek.
yazıklar olsun
üzüntü ve kınamanın çokluğunu anlatan bir söz: ‘Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke!..’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yazının cahili olmak
okuma yazması olmamak, bilgisiz olmak.
yazıp çizmek
yazmak.
yazıya dökmek
herhangi bir konuyu yazı ile anlatmak.
