Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

yazıya geçirmek

yazmak, yazılı duruma getirmek: ‘Dün anlattıklarımı yazıya geçirirken bir yığın yazım yanlışı yapmışlar.’ –İ. Aral.

yazıya gelmemek

yazı ile anlatılamamak.

yazıyı çıkarmak (sökmek)

okuyabilmek: ‘Benim yerinden dahi kımıldatmaya gücümün yetmediği Afrika seyahatnamesini yere indirtir, kendim de yere uzanır, gözlerim ağrıyıncaya kadar yazıları sökmeye çalışırdım.’ –H. Taner.

yazlığa çıkmak

yazı geçirecek bir yere gitmek: ‘Bu sene yazlığa çıkmışlar, Boyacıköyü’ndeki yeni yalıya taşınmışlar.’ –S. M. Alus.

ye kürküm ye!

gösterilen saygının kişiliğe değil, giyim kuşam düzgünlüğüne olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz.

yedeğe almak (takmak)

1) bağlayarak ardından çekip götürmek: ‘Sonra otomobili yedeğe takıp götürdüler.’ –R. H. Karay. 2) destek verip yanında yürümek, yürümesine ve hareketine yardımcı olmak: ‘Bunlardan yürümeye mecali olmayan bazılarını erkekler iki taraflarından kollarına girmek suretiyle yedeğe almışlar.’ –R. N. Güntekin.

yedek (yedekte) çekmek

akıntılı suda kayığı karadan iple çekmek.

yedi düvelle barışık

herkesle iyi geçinen kimse.

yedi iklim dört bucak

her yer.

yedi kat yerin dibine geçmek

1) çok güçlü olarak yere çakılmak; 2) fazlasıyla utanmak, mahcup olmak.

yedi kubbeli hamam kurmak

büyük hayaller peşinde koşmak.

yediği naneye bak!

‘yaptığı yersiz, uygunsuz işe bakın’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Yediği naneye bak! Hanımın kocası uyanmasın diye gelip beni uyandırıyor.’ –M. Ş. Esendal.

yediği önünde, yemediği ardında

bolluk, refah içinde yaşayanlar için kullanılan bir söz.

yedikleri içtikleri ayrı gitmemek

her zaman bir arada olmak ve sıkı ilişki içinde bulunmak.

yedirip içirmek

beslemek.

yeğ tutmak

yeğlemek.

yeis duymak

üzüntü çekmek, kahrolmak: ‘Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, anlatılmaz bir elem duyarım.’ –Ö. Seyfettin.

yeise bürünmek

umutsuz, üzüntülü olmak: ‘Omuzları bir ihtiyar gibi çökmüş, sesi yeise bürünmüş, kendi kendine söyleniyordu.’ –H. E. Adıvar.

yeise kapılmak

çok üzülmek: ‘Şimdi bu ümidin boşa çıktığını anlayınca birden yeise kapıldı.’ –R. H. Karay.

yekûn çekmek

konuşmaya son vermek.

yekvücut olmak

birleşmek, tek bir yürek olmak.

yel gibi

çok hızlı bir biçimde, çabucak, hızla.

yel vermek

rüzgârı veya havayı herhangi bir şeyin üzerine yöneltmek.

yel yeperek yelken kürek

aceleyle, telaşla: ‘Kızım çıldırdın mı? Böyle yel yeperek yelken kürek, sağını solunu görmeden nereye gidiyorsun?’ –H. R. Gürpınar.

yele vermek

savurmak, boşuna harcamak.

yelken açmak

yola çıkmak için hareket etmek: ‘Kayıkçı yelkeni açmak için ilkin direği yerine oturtmalıdır.’ –S. Birsel.

yelken basmak

yola çıkmak, hareket etmek.

yelken dikmek

tekneye yelken takmak.

yelkenleri suya indirmek

direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini benimsemek, kabul etmek: ‘Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri suya indiriyorlardı.’ –R. N. Güntekin.

yem dökmek (koymak)

1) avlanılacak hayvanları bir yere çekmek için yiyecek dökmek; 2) mec. aldatabilmek için inanç verici davranışta bulunmak.

yem kestirmek

yolda durup hayvanlara yem yedirmek.

yem olmak

1) herhangi bir hayvan tarafından yenilmek; 2) mec. birinin tuzağına düşmek.

yeme de yanında yat

çok lezzetli veya çok hoş olan şeyler için söylenen bir söz.

yemeden içmeden

vakit geçirmeden, hemen: Yemeden içmeden gitmiş, benim söylediklerimi yetiştirmiş.

yemeden içmeden kesilmek

bir üzüntü veya heyecan sebebiyle yiyemez, içemez duruma gelmek, iştahı kesilmek.

yemek çıkarmak

ağırlamak için yemek sunmak.

yemek seçmek

bazı yemekleri sevmemek.

yemek vermek

konukları yemeğe çağırmak.

yemin billah etmek

hlk. Tanrı adını anarak ant içmek: ‘Bir yandan inliyor, bir yandan da yemin billahlar ediyordur.’ –S. Birsel.

yemin billah vermek

yemin etmek.

yemin içmek

hlk. ant içmek.

yemin verdirmek (ettirmek)

ant içirmek: ‘Hey, aklıevvel kadın! Nasıl bir yemin ettirmek niyetindesin bize?’ –N. Hikmet.

yemin vermek

ant vermek.

yemini basmak

çabuk ve kuvvetli olarak yemin etmek: ‘Her akşam, beş paralık alışveriş etmedim diye yemini basar.’ –H. E. Adıvar.

yenene içilene bakılmamak

bir şey gidere önem verilmeden bol bol harcanmak: ‘Bütün bu hayatın mahrumiyetleri pahasına elde edilmiş para ortaya dökülür, yenene içilene bakılmaz.’ –H. E. Adıvar.

yengeç gibi

yan yan yürüyen (kimse).

yenik düşmek

yenilmek, mağlup olmak: ‘Bütün savaşlardan alnının akıyla çıkmış bir denizci. Hiç yenik düşmemiş.’ –Z. Selimoğlu.

yenik saymak

yenilmiş olarak kabul etmek.

yenilgiye uğramak

yenilmek, mağlup olmak.

yenilik yapmak

değişiklik yapmak, değişiklik getirmek.

yenilir yutulur değil (olmamak)

1) yenmeyecek nitelikte olan (yiyecek); 2) hoşa gitmeyen, beğenilmeyen nitelikte olan: ‘Kağnı gıcırtısını sineye çekmek zor, bu zıkkım pek yenir yutulur şey değil ki!’ –B. R. Eyuboğlu. 3) çok ağır (söz); 4) mec. kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan: Bu adam öyle yenilir yutulur gibi değil.

yer açmak

1) bir kimseye oturması için yer hazırlamak; 2) mec. yer bırakmak, imkân vermek.

yer bakır gök demir kesilmek

tamamen tükenmek, bitmek, yoksul duruma düşmek: ‘Yer bakır gök demir kesilmiş, günlerden beri deniz karış karış aranmış, balık yoktur.’ –S. F. Abasıyanık.

yer bulmak

1) oturacak yer sağlamak: Sinemada zar zor bir yer bulduk. 2) bir kimse bir işe, görev yapacağı bir yere yerleşmek.

yer değiştirmek

bulunduğu yerden bir başka yere geçmek.

yer demir gök bakır

1) çorak ve sıcak bir yeri niteler; 2) mec. şartların zor, imkânların kısıtlı olduğu durumlarda söylenen bir söz; 3) mec. hiçbir yardım ve umut olmadığında kullanılan bir söz.

yer etmek

1) iz bırakmak; 2) iyice yerleşmek: ‘Aklımda yer etmiş olmalı ki mahalleden çıkarken biliyordum oraya gideceğimi.’ –O. Pamuk.

yer kaplamak

önemli bir hacim tutmak.

yer kapmak

kalabalık içinde kendine yer bulmak.

yer öpmek

esk. bir büyüğün önüne eğilmek.

yer tutmak

1) yer ayırmak; 2) yer kaplamak; 3) işlevi ve etkisi olmak: ‘Çağdaş insanın hayatında gazete mühim bir yer tutar.’ –M. Kaplan. 4) önemli sayılmak, önemi olmak: ‘Herkes onun az zamanda büyük yer tutacağını, bir zaman gelip sefir, nazır olacağını söylüyorlar.’ –M. Ş. Esendal.

yer vermek

1) önemli saymak, saygı göstermek: ‘Etrafını zehirleye zehirleye yaşadıktan sonra hâlâ insanlar ona kendi aralarında bir yer veriyorlardı.’ –M. Yesari. 2) bir olaya yol açmak, imkân tanımak; 3) önemli bir görev vermek; 4) kendi yerini bir başkasına bırakmak: ‘Kadınlara yer vermek alışkanlığı da olmadığından, çok kez ayakta kalır.’ –E. Bener. 5) kullanmak: ‘Orta oyununda dekor gibi donatıma da pek az yer verilmiştir.’ –M. And. 6) söz etmek, değinmek; 7) ağırlık vermek: ‘Bu dönem, daha çok kısa ve vodvil türünde komedyalara yer vermiştir.’ –M. And. 8) konu edinmek.

yer yarılıp içine girmek (geçmek)

1) yitirilip bir türlü bulamamak; 2) çok utanmak: ‘Hanımların içinde rezil olmuştur, yer yarılsa da içine geçsem diye aklından geçmiştir.’ –H. Taner.

yer yerinden oynamak

1) bir iş çok gürültülü, telaşla ve heyecanla yapılmak: ‘Ertesi gün cenaze kaldırılırken yer yerinden oynamalıydı.’ –H. Topuz. 2) bir olay toplumda büyük tedirginlik yaratmak.

yerde kalmak

saygı görmemek, yüzüne bakılmamak.

yerden göğe kadar

pek çok: ‘Hakkın var imam, hakkın var, yerden göğe kadar hakkın var.’ –M. Ş. Esendal.

yerden yere çalmak

çok hırpalamak: ‘Bir oyunu belli ölçülere göre değil, ne olduğu belli olmayan kendi beğenisine göre yerden yere çalıyor.’ –N. Meriç.

yerden yere vurmak

birine türlü yönlerden saldırarak onu çok aşağılayıcı bir duruma düşürmek.

yere bakan yürek yakan

‘uysal ve uslu göründüğü hâlde sinsice kötülük yapan’ anlamında kullanılan bir söz.

yere bakmak

ihtiyarların ölümü yakın olmak.

yere baktırmak

utandırmak, mahcup etmek.

yere batasıca (batsın)

‘yok olsun, ölsün’ anlamında kullanılan bir ilenme sözü.

yere batmak

1) yok olmak; 2) çok utanmak, mahcup olmak.

yere çalmak

yere atmak, yere fırlatmak: ‘Ellerini uzatıp o koca gövdeyi havaya kaldırdı ve başının üzerinde döndürüp sırtüstü yere çaldı.’ –N. F. Kısakürek.

yere göğe koymamak

nasıl ağırlayacağını, nasıl memnun edeceğini bilmemek, çok önem vermek: ‘Bunun için Necla ile Ayşe onu yere göğe koymuyor -enişte diye- pervane gibi etrafında dönüyorlar.’ –R. N. Güntekin.

yere sağlam basmak

titiz ve dikkatli davranmak: ‘Uyanıklar, elbette yere sağlam basarlar. Çevreyi hesaba katarlar.’ –H. Taner.

yere sermek

1) kötü bir duruma sokmak, yenmek: ‘Sen beni yere seren darbenin ne olduğunu anlıyor musun?’ –Ö. Seyfettin. 2) vurup öldürmek.

yere vurmak

1) kötü bir duruma sokmak: ‘Bu askerlik oyununda yere vurduğu adama, kaideye uygun olan hareketi muhafaza ediyor.’ –H. E. Adıvar. 2) yenmek, alt etmek.

yere yığılmak

yere düşmek: ‘Bu kadar insanın, bu kadar alçağın gözü önünde yere yığılmak istemiyordu.’ –O. Pamuk.

yere yıkılmak

yere düşmek: ‘Bana öyle geldi ki, zevcem, bu ilk manzarayı görünce, bayılmamak, yere yıkılmamak için bütün gücünü sarf etti.’ –N. F. Kısakürek.

yeri başka

‘daha başka bir değeri olan, önemi olan’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Bu kadın da iyi kadındır. Bunu da seviyorum ama Naime ilk göz ağrısıydı. Yeri başkadır.’ –M. Ş. Esendal.

yeri gelmek

sırası gelmek, zamanı uygun olmak: ‘Yeri gelmişken delikanlılara bir öğüt notu daha düşeyim.’ –R. Erduran.

yeri göğü ben yarattım demek

çok gururlu olmak.

yeri göğü birbirine katmak

aşırı telaş yaratmak.

yeri göğü inletmek

yüksek sesle ve olanca güçle bağırmak: ‘Havayı kokladı, sonra bütün gücüyle yeri göğü inleten bir kişnemeyle kişnedi.’ –Y. Kemal.

yeri göğü tırmalamak

çok sancı, acı çekmek.

yeri göğü tutmak

her tarafı ele geçirmek, denetim altında bulundurmak: ‘Müttefikler yeri göğü ve bütün köşe başlarını tutmuştur.’ –T. Buğra.

yeri olmak

1) uygun olmak; 2) sırası, uygun zamanı olmak; 3) saygınlığı olmak.

yeri öpmek

alay yere düşmek, yere serilmek: Ayağı kayınca yeri öptü.

yeri soğumadan

ayrılan bir kimsenin ardından çok zaman geçmeden.

yeri var!

‘uygundur, iyidir’ anlamında kullanılan bir söz.

yeri yurdu belirsiz olmak

belli bir yeri olmamak.

yeridir

‘layıktır, uygundur, münasiptir’ anlamında kullanılan bir söz.

yerin dibine batırıp çıkarmak

çok utandırmak, rezil etmek: ‘Bir hikâye anlatır, erkekleri yerin dibine batırır çıkarırdı.’ –N. Meriç.

yerin dibine geçmek (batmak veya girmek)

1) çok utanıp sıkılmak: ‘Memleketin ne tarafına gitsem haritayı şaşırıyor, bilgisizliğimden yerin dibine geçiyordum.’ –B. R. Eyuboğlu. 2) görünmez olmak, kaybolmak.

yerinde bulmak

doğru olduğunu kabul etmek: ‘Hayatını değiştirme kararımı yerinde bulması beni de memnun etti.’ –C. Uçuk.

yerinde duramamak

1) sürekli kıpırdamak; 2) içi içine sığmamak: ‘En ufak bir şeyden sevinir, yerlerinde duramaz olurlar.’ –N. Cumalı.

yerinde kalmak

1) başka yere gitmemek; 2) makam veya aşama değişmemek: ‘Bu keyif düşkünü memurlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından senelerce yerlerinde kalırlar.’ –R. H. Karay.

yerinde olmak

1) uygun olmak; 2) tamam olmak, iyi durumda bulunmak.

yerinde saymak

1) yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp birini basmak; 2) mec. ilerleyememek, gelişememek, değişememek: ‘Bu yerinde sayan kafamıza ne ad takmalı?’ –F. R. Atay.

Sayfa 107 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü