yazıya geçirmek
yazmak, yazılı duruma getirmek: ‘Dün anlattıklarımı yazıya geçirirken bir yığın yazım yanlışı yapmışlar.’ –İ. Aral.
yazıya gelmemek
yazı ile anlatılamamak.
yazıyı çıkarmak (sökmek)
okuyabilmek: ‘Benim yerinden dahi kımıldatmaya gücümün yetmediği Afrika seyahatnamesini yere indirtir, kendim de yere uzanır, gözlerim ağrıyıncaya kadar yazıları sökmeye çalışırdım.’ –H. Taner.
yazlığa çıkmak
yazı geçirecek bir yere gitmek: ‘Bu sene yazlığa çıkmışlar, Boyacıköyü’ndeki yeni yalıya taşınmışlar.’ –S. M. Alus.
ye kürküm ye!
gösterilen saygının kişiliğe değil, giyim kuşam düzgünlüğüne olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz.
yedeğe almak (takmak)
1) bağlayarak ardından çekip götürmek: ‘Sonra otomobili yedeğe takıp götürdüler.’ –R. H. Karay. 2) destek verip yanında yürümek, yürümesine ve hareketine yardımcı olmak: ‘Bunlardan yürümeye mecali olmayan bazılarını erkekler iki taraflarından kollarına girmek suretiyle yedeğe almışlar.’ –R. N. Güntekin.
yedek (yedekte) çekmek
akıntılı suda kayığı karadan iple çekmek.
yedi düvelle barışık
herkesle iyi geçinen kimse.
yedi iklim dört bucak
her yer.
yedi kat yerin dibine geçmek
1) çok güçlü olarak yere çakılmak; 2) fazlasıyla utanmak, mahcup olmak.
yedi kubbeli hamam kurmak
büyük hayaller peşinde koşmak.
yediği naneye bak!
‘yaptığı yersiz, uygunsuz işe bakın’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Yediği naneye bak! Hanımın kocası uyanmasın diye gelip beni uyandırıyor.’ –M. Ş. Esendal.
yediği önünde, yemediği ardında
bolluk, refah içinde yaşayanlar için kullanılan bir söz.
yedikleri içtikleri ayrı gitmemek
her zaman bir arada olmak ve sıkı ilişki içinde bulunmak.
yedirip içirmek
beslemek.
yeğ tutmak
yeğlemek.
yeis duymak
üzüntü çekmek, kahrolmak: ‘Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, anlatılmaz bir elem duyarım.’ –Ö. Seyfettin.
yeise bürünmek
umutsuz, üzüntülü olmak: ‘Omuzları bir ihtiyar gibi çökmüş, sesi yeise bürünmüş, kendi kendine söyleniyordu.’ –H. E. Adıvar.
yeise kapılmak
çok üzülmek: ‘Şimdi bu ümidin boşa çıktığını anlayınca birden yeise kapıldı.’ –R. H. Karay.
yekûn çekmek
konuşmaya son vermek.
yekvücut olmak
birleşmek, tek bir yürek olmak.
yel gibi
çok hızlı bir biçimde, çabucak, hızla.
yel vermek
rüzgârı veya havayı herhangi bir şeyin üzerine yöneltmek.
yel yeperek yelken kürek
aceleyle, telaşla: ‘Kızım çıldırdın mı? Böyle yel yeperek yelken kürek, sağını solunu görmeden nereye gidiyorsun?’ –H. R. Gürpınar.
yele vermek
savurmak, boşuna harcamak.
yelken açmak
yola çıkmak için hareket etmek: ‘Kayıkçı yelkeni açmak için ilkin direği yerine oturtmalıdır.’ –S. Birsel.
yelken basmak
yola çıkmak, hareket etmek.
yelken dikmek
tekneye yelken takmak.
yelkenleri suya indirmek
direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini benimsemek, kabul etmek: ‘Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri suya indiriyorlardı.’ –R. N. Güntekin.
yem dökmek (koymak)
1) avlanılacak hayvanları bir yere çekmek için yiyecek dökmek; 2) mec. aldatabilmek için inanç verici davranışta bulunmak.
yem kestirmek
yolda durup hayvanlara yem yedirmek.
yem olmak
1) herhangi bir hayvan tarafından yenilmek; 2) mec. birinin tuzağına düşmek.
yeme de yanında yat
çok lezzetli veya çok hoş olan şeyler için söylenen bir söz.
yemeden içmeden
vakit geçirmeden, hemen: Yemeden içmeden gitmiş, benim söylediklerimi yetiştirmiş.
yemeden içmeden kesilmek
bir üzüntü veya heyecan sebebiyle yiyemez, içemez duruma gelmek, iştahı kesilmek.
yemek çıkarmak
ağırlamak için yemek sunmak.
yemek seçmek
bazı yemekleri sevmemek.
yemek vermek
konukları yemeğe çağırmak.
yemin billah etmek
hlk. Tanrı adını anarak ant içmek: ‘Bir yandan inliyor, bir yandan da yemin billahlar ediyordur.’ –S. Birsel.
yemin billah vermek
yemin etmek.
yemin içmek
hlk. ant içmek.
yemin verdirmek (ettirmek)
ant içirmek: ‘Hey, aklıevvel kadın! Nasıl bir yemin ettirmek niyetindesin bize?’ –N. Hikmet.
yemin vermek
ant vermek.
yemini basmak
çabuk ve kuvvetli olarak yemin etmek: ‘Her akşam, beş paralık alışveriş etmedim diye yemini basar.’ –H. E. Adıvar.
yenene içilene bakılmamak
bir şey gidere önem verilmeden bol bol harcanmak: ‘Bütün bu hayatın mahrumiyetleri pahasına elde edilmiş para ortaya dökülür, yenene içilene bakılmaz.’ –H. E. Adıvar.
yengeç gibi
yan yan yürüyen (kimse).
yenik düşmek
yenilmek, mağlup olmak: ‘Bütün savaşlardan alnının akıyla çıkmış bir denizci. Hiç yenik düşmemiş.’ –Z. Selimoğlu.
yenik saymak
yenilmiş olarak kabul etmek.
yenilgiye uğramak
yenilmek, mağlup olmak.
yenilik yapmak
değişiklik yapmak, değişiklik getirmek.
yenilir yutulur değil (olmamak)
1) yenmeyecek nitelikte olan (yiyecek); 2) hoşa gitmeyen, beğenilmeyen nitelikte olan: ‘Kağnı gıcırtısını sineye çekmek zor, bu zıkkım pek yenir yutulur şey değil ki!’ –B. R. Eyuboğlu. 3) çok ağır (söz); 4) mec. kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan: Bu adam öyle yenilir yutulur gibi değil.
yer açmak
1) bir kimseye oturması için yer hazırlamak; 2) mec. yer bırakmak, imkân vermek.
yer bakır gök demir kesilmek
tamamen tükenmek, bitmek, yoksul duruma düşmek: ‘Yer bakır gök demir kesilmiş, günlerden beri deniz karış karış aranmış, balık yoktur.’ –S. F. Abasıyanık.
yer bulmak
1) oturacak yer sağlamak: Sinemada zar zor bir yer bulduk. 2) bir kimse bir işe, görev yapacağı bir yere yerleşmek.
yer değiştirmek
bulunduğu yerden bir başka yere geçmek.
yer demir gök bakır
1) çorak ve sıcak bir yeri niteler; 2) mec. şartların zor, imkânların kısıtlı olduğu durumlarda söylenen bir söz; 3) mec. hiçbir yardım ve umut olmadığında kullanılan bir söz.
yer etmek
1) iz bırakmak; 2) iyice yerleşmek: ‘Aklımda yer etmiş olmalı ki mahalleden çıkarken biliyordum oraya gideceğimi.’ –O. Pamuk.
yer kaplamak
önemli bir hacim tutmak.
yer kapmak
kalabalık içinde kendine yer bulmak.
yer öpmek
esk. bir büyüğün önüne eğilmek.
yer tutmak
1) yer ayırmak; 2) yer kaplamak; 3) işlevi ve etkisi olmak: ‘Çağdaş insanın hayatında gazete mühim bir yer tutar.’ –M. Kaplan. 4) önemli sayılmak, önemi olmak: ‘Herkes onun az zamanda büyük yer tutacağını, bir zaman gelip sefir, nazır olacağını söylüyorlar.’ –M. Ş. Esendal.
yer vermek
1) önemli saymak, saygı göstermek: ‘Etrafını zehirleye zehirleye yaşadıktan sonra hâlâ insanlar ona kendi aralarında bir yer veriyorlardı.’ –M. Yesari. 2) bir olaya yol açmak, imkân tanımak; 3) önemli bir görev vermek; 4) kendi yerini bir başkasına bırakmak: ‘Kadınlara yer vermek alışkanlığı da olmadığından, çok kez ayakta kalır.’ –E. Bener. 5) kullanmak: ‘Orta oyununda dekor gibi donatıma da pek az yer verilmiştir.’ –M. And. 6) söz etmek, değinmek; 7) ağırlık vermek: ‘Bu dönem, daha çok kısa ve vodvil türünde komedyalara yer vermiştir.’ –M. And. 8) konu edinmek.
yer yarılıp içine girmek (geçmek)
1) yitirilip bir türlü bulamamak; 2) çok utanmak: ‘Hanımların içinde rezil olmuştur, yer yarılsa da içine geçsem diye aklından geçmiştir.’ –H. Taner.
yer yerinden oynamak
1) bir iş çok gürültülü, telaşla ve heyecanla yapılmak: ‘Ertesi gün cenaze kaldırılırken yer yerinden oynamalıydı.’ –H. Topuz. 2) bir olay toplumda büyük tedirginlik yaratmak.
yerde kalmak
saygı görmemek, yüzüne bakılmamak.
yerden göğe kadar
pek çok: ‘Hakkın var imam, hakkın var, yerden göğe kadar hakkın var.’ –M. Ş. Esendal.
yerden yere çalmak
çok hırpalamak: ‘Bir oyunu belli ölçülere göre değil, ne olduğu belli olmayan kendi beğenisine göre yerden yere çalıyor.’ –N. Meriç.
yerden yere vurmak
birine türlü yönlerden saldırarak onu çok aşağılayıcı bir duruma düşürmek.
yere bakan yürek yakan
‘uysal ve uslu göründüğü hâlde sinsice kötülük yapan’ anlamında kullanılan bir söz.
yere bakmak
ihtiyarların ölümü yakın olmak.
yere baktırmak
utandırmak, mahcup etmek.
yere batasıca (batsın)
‘yok olsun, ölsün’ anlamında kullanılan bir ilenme sözü.
yere batmak
1) yok olmak; 2) çok utanmak, mahcup olmak.
yere çalmak
yere atmak, yere fırlatmak: ‘Ellerini uzatıp o koca gövdeyi havaya kaldırdı ve başının üzerinde döndürüp sırtüstü yere çaldı.’ –N. F. Kısakürek.
yere göğe koymamak
nasıl ağırlayacağını, nasıl memnun edeceğini bilmemek, çok önem vermek: ‘Bunun için Necla ile Ayşe onu yere göğe koymuyor -enişte diye- pervane gibi etrafında dönüyorlar.’ –R. N. Güntekin.
yere sağlam basmak
titiz ve dikkatli davranmak: ‘Uyanıklar, elbette yere sağlam basarlar. Çevreyi hesaba katarlar.’ –H. Taner.
yere sermek
1) kötü bir duruma sokmak, yenmek: ‘Sen beni yere seren darbenin ne olduğunu anlıyor musun?’ –Ö. Seyfettin. 2) vurup öldürmek.
yere vurmak
1) kötü bir duruma sokmak: ‘Bu askerlik oyununda yere vurduğu adama, kaideye uygun olan hareketi muhafaza ediyor.’ –H. E. Adıvar. 2) yenmek, alt etmek.
yere yığılmak
yere düşmek: ‘Bu kadar insanın, bu kadar alçağın gözü önünde yere yığılmak istemiyordu.’ –O. Pamuk.
yere yıkılmak
yere düşmek: ‘Bana öyle geldi ki, zevcem, bu ilk manzarayı görünce, bayılmamak, yere yıkılmamak için bütün gücünü sarf etti.’ –N. F. Kısakürek.
yeri başka
‘daha başka bir değeri olan, önemi olan’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Bu kadın da iyi kadındır. Bunu da seviyorum ama Naime ilk göz ağrısıydı. Yeri başkadır.’ –M. Ş. Esendal.
yeri gelmek
sırası gelmek, zamanı uygun olmak: ‘Yeri gelmişken delikanlılara bir öğüt notu daha düşeyim.’ –R. Erduran.
yeri göğü ben yarattım demek
çok gururlu olmak.
yeri göğü birbirine katmak
aşırı telaş yaratmak.
yeri göğü inletmek
yüksek sesle ve olanca güçle bağırmak: ‘Havayı kokladı, sonra bütün gücüyle yeri göğü inleten bir kişnemeyle kişnedi.’ –Y. Kemal.
yeri göğü tırmalamak
çok sancı, acı çekmek.
yeri göğü tutmak
her tarafı ele geçirmek, denetim altında bulundurmak: ‘Müttefikler yeri göğü ve bütün köşe başlarını tutmuştur.’ –T. Buğra.
yeri olmak
1) uygun olmak; 2) sırası, uygun zamanı olmak; 3) saygınlığı olmak.
yeri öpmek
alay yere düşmek, yere serilmek: Ayağı kayınca yeri öptü.
yeri soğumadan
ayrılan bir kimsenin ardından çok zaman geçmeden.
yeri var!
‘uygundur, iyidir’ anlamında kullanılan bir söz.
yeri yurdu belirsiz olmak
belli bir yeri olmamak.
yeridir
‘layıktır, uygundur, münasiptir’ anlamında kullanılan bir söz.
yerin dibine batırıp çıkarmak
çok utandırmak, rezil etmek: ‘Bir hikâye anlatır, erkekleri yerin dibine batırır çıkarırdı.’ –N. Meriç.
yerin dibine geçmek (batmak veya girmek)
1) çok utanıp sıkılmak: ‘Memleketin ne tarafına gitsem haritayı şaşırıyor, bilgisizliğimden yerin dibine geçiyordum.’ –B. R. Eyuboğlu. 2) görünmez olmak, kaybolmak.
yerinde bulmak
doğru olduğunu kabul etmek: ‘Hayatını değiştirme kararımı yerinde bulması beni de memnun etti.’ –C. Uçuk.
yerinde duramamak
1) sürekli kıpırdamak; 2) içi içine sığmamak: ‘En ufak bir şeyden sevinir, yerlerinde duramaz olurlar.’ –N. Cumalı.
yerinde kalmak
1) başka yere gitmemek; 2) makam veya aşama değişmemek: ‘Bu keyif düşkünü memurlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından senelerce yerlerinde kalırlar.’ –R. H. Karay.
yerinde olmak
1) uygun olmak; 2) tamam olmak, iyi durumda bulunmak.
yerinde saymak
1) yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp birini basmak; 2) mec. ilerleyememek, gelişememek, değişememek: ‘Bu yerinde sayan kafamıza ne ad takmalı?’ –F. R. Atay.
