yerinde su çıkmak
haklı bir sebep olmadan yerini bırakanlara veya bırakmak isteyenlere kınama ve engelleme amacıyla söylenen bir söz.
yerinde yeller esmek
artık bulunmamak, yok olmak.
yerinden fırlamak
oturulan yerden hızla kalkmak.
yerinden oynamak
1) yerinden ayrılmak; 2) coşkulu, gürültülü, karışık bir zaman yaşamak: ‘Sol cenah uzun ve merhametsiz gülleler altında yerinden oynuyor.’ –F. R. Atay.
yerinden oynatmak
başka yere kaldırmak, yerini değiştirmek.
yerine geçmek
1) görevden ayrılan birinin yerini almak; 2) bulunmayan bir nesnenin veya kavramın yerine kullanılabilmek.
yerine gelmek
1) yapılmak, olmak: İsteğiniz yerine geldi. 2) eski duruma dönmek: Sağlığım yerine geldi.
yerine getirmek
1) istenileni, gerekeni yapmak: ‘Sırf iri, kara gözlerindeki endişe dinsin diye, itiraz etmeden her isteğini yerine getirdim.’ –N. Uygur. 2) eski duruma döndürmek; 3) ifa etmek: ‘Şirket su veremeyecekse taahhüdünü yerine getirmediği için dağıtılır.’ –N. Hikmet.
yerine koymak
1) gibi görmek, saymak: ‘Hem de yetişkin, yosma bir kadın beni erkek yerine koymuştu.’ –N. Cumalı. 2) yitirilen, elden çıkan bir şeyin, benzerini veya eşini sağlamak: Kaybolan kitaplarımı yerine koyamadım.
yerine oturmak
1) iyi yerleşmek; 2) bir durum, bir düşünce vb. benimsenmek, yaygın duruma gelmek, yerleşmek.
yerini almak
yerine geçmek: ‘Öğretim ve öğrenim yerini de ister istemez politik tartışmalar almıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yerini beğenmek
bitki yerini gelişmesine çok uygun bulmak.
yerini bulmak
1) uygun olan yerde olmak: Depremden sonra gönderilen battaniyeler yerini buldu. 2) kendine yakışan makamı, durumu bulmak.
yerini doldurmak
1) görevini başarı ile yapar olmak; 2) görevinden ayrılan birinin yerine gelen kişi, önceki görevli kadar başarılı olmak.
yerini ısıtmak
bir yerde uzun süre kalmak: ‘Yeni nazır olmuşsun, yerini ısıtmaya bakacaksın, yüzyıllardır düzelmemiş işleri düzeltecek değilsin ya!’ –M. Ş. Esendal.
yerini sevmek
yerini beğenmek.
yerini yapmak
bir şey elde etmek amacıyla girişimde bulunmak.
yerle beraber
yer düzeyinde.
yerle bir etmek
temeline kadar yok etmek, tahrip etmek: ‘Ali bütün karargâhı yerle bir edecek bu korkunç alete bakmak istedi.’ –Ö. Seyfettin.
yerle gök bir olsa
‘sonu ne olursa olsun’ anlamında kullanılan bir söz.
yerle yeksan etmek
yerle bir etmek.
yerlerde sürünmek
çok perişan, acınacak bir durumda bulunmak.
yerlere geçmek
çok utanıp sıkılmak veya kahrolmak: ‘O kahkaha nöbetlerinden birini tatmak üzere olduğunu hissediyor, yerlere geçiyordum.’ –R. N. Güntekin.
yerlere kadar eğilmek
aşırı saygı göstermek.
yerleri süpürmek
saç, etek, paça çok uzun olmak.
yerli yerinde olmak
1) eskiden olduğu yerde bulunmak: ‘… birçok yalılar ve köşklerse … şimdi sazları ve sözleri susmuş olmakla beraber yine yerli yerindeydi.’ –A. Ş. Hisar. 2) uygun, yakışır olmak.
yerli yerine oturmak
uygun düşmek: ‘Her şey denk düşüyor, müthiş bir düzenle yerli yerine oturuyordu.’ –A. Kulin.
yersiz yurtsuz kalmak
1) barınacak bir yeri bulunmamak, oturacak yeri olmamak: ‘Dünya üzerinde yersiz yurtsuz kalmış iki arkadaş.’ –R. H. Karay. 2) bütün varlığını yitirip çok zor durumda olmak: ‘Vaktiyle bir mahalle halkını barındıran hanların, bir çarşı teşkil eden dükkânların sahibi şimdi yersiz, yurtsuz kalmıştır.’ –A. Ş. Hisar.
yeşil ışık yakmak
uygun olabileceğini, izin verilebileceğini belli etmek: ‘Bu anıt, onun kişiliğinin getirdiği bir dokunulmazlıkla daha sonra nice heykellere yeşil ışık yakıyordu.’ –H. Taner.
yeter de artar
‘fazlasıyla yeter’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Onun okudukları ona yeter de artar bile.’ –M. Ş. Esendal.
yeter ki
ancak, şu şartla: ‘Yeter ki biri ona iyice bakmış, oturup onunla konuşmuş olsun!’ –M. Ş. Esendal.
yeteri kadar
yetecek ölçüde.
yetkili kılmak
yetkisini kullanma imkânını vermek: ‘Fakat kendileri gelmeden önce, bir küçük pürüzü gidermek konusunda da yetkili kıldılar.’ –N. Hikmet.
yetmişine merdiven dayamak
ileri yaşlara ulaşmak.
yetti artık (gayrı)
bir olaydan veya sözden aşırı derecede sıkıntı duyulduğunu anlatan bir söz.
yiğitliğe leke (bok) sürmemek
mertliğe aykırı davranışta bulunmamak.
yiğitlik sende kalsın
özveri, hoşgörü ve ılımlılık öğütleyen söz.
yiğitlik taslamak
yiğitmiş gibi davranmak.
yitip gitmek
görünmez olmak, ortadan kalkmak.
yiyim yeri etmek (yapmak)
bir yeri kendi çıkarına kullanmak: ‘Şimdi de mahalle bakkallığını mı yiyim yeri yaptın?’ –Ö. Seyfettin. ‘Bir sürü halayık ve hizmetçiden başka takım takım fakir akrabalar, paşayı yiyim yeri etmiş.’ –R. N. Güntekin.
yiyip bitirmek
1) tüketmek; 2) onmaz duruma getirmek, yıkımına sebep olmak; 3) sürekli olarak tedirgin etmek, üzmek, hırpalamak.
yiyip içmek
karın doyurmak, beslenmek.
yığılıp kalmak
1) birikmek; 2) düşmek, yıkılmak.
yıkım olmak
büyük zarara yol açmak.
yıkkınlık göstermek
yıkılmaya yüz tutmak: ‘Şimdi büsbütün yanan Aksaray’ın daha benim küçüklüğümde yıkkınlık gösteren konaklarını bilmem hatırlayanlarınız var mıdır?’ –F. R. Atay.
yıl on iki ay
sürekli olarak, sürekli bir biçimde.
yılan gibi
1) hain, sevimsiz ve soğuk (kimse): ‘Yılan gibisin, insanları sokmaktan zevk alırsın.’ –N. Hikmet. 2) kıvrım kıvrım: ‘Geminin arkasına gittim, dümen suyunun bir yılan gibi uzayıp gittiğini gördüm.’ –Halikarnas Balıkçısı.
yılan gibi sokmak
bir kimseye sinsice kötülük etmek.
yılanın kuyruğuna basmak
kötü bir kimseye kötülük yapacak fırsat vermek.
yıldırım çarpmışa dönmek
apansız kötü bir durum karşısında kalıp ne yapacağını bilememek.
yıldırım gibi
büyük bir hızla: ‘Taarruz bir yıldırım gibi inecekti.’ –F. R. Atay.
yıldırımla vurulmuşa dönmek
yıldırım çarpmışa dönmek.
yıldırımları üstüne çekmek
bazı davranışlarıyla birçok kimseyi kızdırarak saldırılarına, eleştirilerine yol açmak.
yıldız akmak (kaymak, uçmak)
yıldız gökyüzünde hızla yer değiştirmek.
yıldızı (yıldızları) barışmamak
görüş, duygu ve düşünce bakımından uyuşmamak: ‘Adayı ve adalıları o kadar sevmeme rağmen bir türlü yıldızım barışmamıştır.’ –B. Felek.
yıldızı parlamak
başarı yönünden herkesin dikkatini çekecek bir duruma gelmek, ün kazanmak: ‘Yeni Dâhiliye Nazırı Zati Bey’in yıldızı parladıkça Zaptiye Nazırı Selim Paşa’nın ikbali sönmeye yüz tuttu.’ –H. E. Adıvar.
yıldızı sönmek
ününü yitirmek: ‘Bu gecelerin artık benzi soluyor, talihi kararıyor, yıldızı sönüyordu.’ –A. Ş. Hisar.
yıldızları saymak
geceleri uyku uyuyamamak: ‘Yıldızları sayarak bekliyordum sabahı.’ –Y. Z. Ortaç.
yısa beraber!
hep birlikte.
yoğurt çalmak
yoğurt yapmak için süte yoğurt mayası koymak: ‘Ana, inek sağar; yoğurt çalar, yayık vurur.’ –T. Buğra.
yoğurt gibi
koyu ve katılaşmış (nesne).
yok ananın örekesi
argo saçma bir söze karşı verilen karşılık: ‘Dünya yuvarlakmış… Yok ananın örekesi.’ –H. R. Gürpınar.
yok canım
1) ‘öyle şey olmaz, hayır, inanmayın’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Yok canım, ben belediye taraflısı değilim. Sizden yanayım.’ –M. Ş. Esendal. 2) ‘sahi mi, öyle mi?’ anlamında kullanılan bir söz.
yok devenin başı (pabucu veya nalı)
tkz. çok abartılı bir söz karşısında kullanılan bir söz: İki saatte ağaç yetiştireceklermiş. -Yok, devenin başı!
yok etmek
1) ortadan kaldırmak, ifna etmek, izale etmek; 2) mec. varlığına son vermek: ‘Kurtulmak için ya yok olmalı ya yok etmeli.’ –A. İlhan.
yok olmak
1) ortadan kalkmak, kaybolmak; 2) mec. varlığı sona ermek: ‘Bir umuttur yok olmaya karşı az çok hazırlıklı olmak.’ –B. Necatigil.
yok satmak
bir mal, çok satıldığı için çabucak tükenmek.
yok yok
1) ‘ne istersen var’ anlamında kullanılan bir söz: Bu mağazada yok yok. 2) ‘hayır hayır!’ anlamında kullanılan bir söz: Yok yok, gidelim!
yoksulluk çekmek
sürekli yoksulluk içinde bulunmak: ‘O hep faydasız üzüntüler duyar, sıradan arzularla, varlıklar içinde, yoksulluklar çekerdi.’ –A. Ş. Hisar.
yoksun bırakmak (etmek, kılmak)
yoksun duruma getirmek, bir şeyin yokluğunu çektirmek: ‘Sözlerimi dinlediler ve öyle cimrileştiler ki kendilerini bile bir lokma yemekten yoksun bıraktılar.’ –N. Hikmet.
yoksun kalmak
sahip olunan bir şeyi kaybetmek, kullanamamak: ‘Ben de kendimi, köklerinden yoksun kalmış herkesin düştüğü o sefahat âleminin gergin tekdüzeliğine bırakmıştım.’ –R. Mağden.
yoksun olmak
belli bir şeye, sahip olamamak: ‘Kadın konularında sağduyudan hayli yoksun oluşu kalıtımsaldı.’ –R. Erduran.
yoktan var etmek
yaratmak, ortaya çıkarmak: ‘Ama bu düşmanları kendisi âdeta çalışarak hazırlar, yoktan var ederdi.’ –Y. Z. Ortaç.
yol açmak
1) yol yapmak; 2) kapanmış olan yolu geçilir duruma getirmek; 3) kalabalık bir yerde genellikle saygıdeğer bir kişinin geçmesi için insanları kenara çekip yol vermek; 4) mec. bir olayın sebebi olmak: ‘Seniha’nın bu hareketi türlü türlü tefsirlere yol açtı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 5) mec. davranışlarıyla başkalarına örnek olmak: ‘Bize yol aç, erkân göster; yollar aç bize de, biz de adam sırasına girelim.’ –K. Korcan.
yol almak
yolda ilerlemek: ‘Hayatta epeyce yol almış, çoluk çocuğa karışmış bir münevver olarak sürüden ayrılmaya korkuyordu.’ –R. N. Güntekin.
yol aramak
çare bulmaya çalışmak.
yol ayrımına gelmek
1) yolların birbirinden ayrıldığı yerde bulunmak; 2) mec. farklı düşünce, görüş ve ülkü yüzünden birbirinden ayrılmak: ‘Seksen iki yılı birlikte yürümüş, yol ayrımına gelmişlerdi nihayet.’ –A. Kulin.
yol bulmak
çare bulmak.
yol çizmek
bir konuda plan yapmak: ‘Bütün günlerimiz için kendimize bir yol çizer, sonra her gün bunun aksine hareket ederiz.’ –A. Ş. Hisar.
yol gitmek
yolda ilerlemek.
yol görünmek
gitmek gerekmek.
yol göstermek
1) kılavuzluk etmek, yolu bilmeyene anlatmak, tarif etmek: ‘Elinde güçlü bir çıra vardı, onu yüksekte tutarak yolculara yol gösteriyordu.’ –N. Araz. 2) mec. ne yapılacağını, nasıl davranılacağını öğretmek: ‘Biz benzincinin istihkakını düşeriz, siz de benzini alırsınız diye yol gösterirler.’ –M. Ş. Esendal.
yol gözlemek
1) bir şeyin olmasını ummak; 2) bir kimsenin gelmesini beklemek.
yol iz bilmek
1) gideceği yolu ve yeri bilmek; 2) görgülü davranmak.
yol kesmek
1) geçmesine engel olmak, durdurmak: ‘Senin yolunu kesecek, engel olacak değilim.’ –M. Yesari. 2) ıssız yerlerde soygunculuk yapmak; 3) motor vb. hızını azaltmak, devrini düşürmek: ‘Motorun yanaşmasını bekliyorum, yol kestiği için şimdi hiç gürültü etmiyor.’ –Z. Selimoğlu.
yol şaşmak
esk. yol çatallaşıp karışmak.
yol tepmek
çok uzun bir süre yürümek: ‘Adam onca yolu tepip buraya dek gelmiş.’ –T. Oflazoğlu.
yol tutmak
bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak.
yol vermek
1) geçmesine izin vermek: ‘Hafif sağ yapıp askerî bir kamyona yol verdi.’ –A. İlhan. 2) hızını artırmak; 3) işten çıkarmak, işine son vermek: ‘Mademki bu işi yapamıyorsun, o hâlde başka işimiz yok derler, bana yol verirler.’ –O. Kemal.
yol vurmak
esk. yol kesmek.
yol yakınken
sezilen veya beliren kötü duruma düşmeden: ‘Bizimle birlikte gelmesinler. Yol yakınken başlarının çaresine baksınlar.’ –M. Ş. Esendal.
yol yapmak
1) yol oluşturmak: ‘Geçen köylünün, arabanın, sürünün izi buraları yol yapmıştır.’ –R. H. Karay. 2) kandırmaya çalışmak, avutmak.
yol yürümek
yolda gitmek.
yola (yollara) düşmek
yola çıkmak, yol almaya başlamak: ‘Yâre gidecek günümdür / Düşem yollara yollara’ –Erzurumlu Emrah.
yola (yoluna) koyulmak
yola düzülmek: ‘Rüzgâr, karanlığı karıştırır gibi garip bir ahenk içinde eserken biz de yolumuza koyulduk.’ –H. E. Adıvar.
yola çıkmak
1) araca binmek üzere yolüstünde durmak; 2) bir yere varmak için bulunduğu yerden ayrılarak yolculuğa başlamak, harekete geçmek: ‘Yola öğle yemeğinden sonra çıktık.’ –S. Kocagöz. 3) herhangi bir şeyi esas almak, oradan başlamak: ‘Bir roman konusundan yola çıkarak Salâh Birsel’in ‘Dört Köşeli Üçgen’iyle Orhan Kemal’in ‘Murtaza’sı arasında bir akrabalık kuruverdi.’ –S. İleri.
yola dizilmek
yol kenarında sıralanmak: ‘Başında bir tavus tuğ gibi çamlar / Yollara dizilmiş tığ gibi çamlar’ –Z. Ö. Defne.
yola düzülmek
gidilecek yere doğru yola çıkmak: ‘Güneş doğarken yola düzüldük.’ –R. Mağden.
yola gelmek
istenilen biçimde davranışı kabullenmek, düzelmek, uslanmak.
yola getirmek
birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek: ‘Her karşısına çıkışta ona nasihat eder, bazen sert söyler, bazen tatlı tatlı yola getirmeye çalışır.’ –H. Pulur.
