yola gitmek
yolculuğa çıkmak.
yola revan olmak
esk. yola çıkmak.
yola vurmak
hlk. 1) yolcu etmek, uğurlamak; 2) yola koyulmak.
yola yatmak
yola gelmek: ‘Birden kabarırsın, sonra yola yatarsın.’ –H. R. Gürpınar.
yolcu etmek
yola çıkanı uğurlamak: ‘Saat dörtte Vedat’ı yolcu etmiştik.’ –A. Erhat.
yolda kalmak
kaza, doğal afet vb. sebeplerden olayı yolda ilerleyememek, gideceği yere varamamak.
yoldan (yolundan) kalmak
gidilmek istenen yere gidememek.
yoldan çevirmek
gideni durdurmak, gitmesine engel olmak.
yoldan çıkmak
1) belli bir yol izleyen taşıtlar herhangi bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak; 2) mec. doğru yoldan ayrılmak.
yollara dökülmek
kalabalık hâlde yolda olmak: ‘İhtiyar annemle büyük dayım, uslanmak bilmeyen okul kaçağını aramak için yollara dökülmüşlerdi.’ –R. N. Güntekin.
yolları ayrılmak
iki kişi veya topluluk arasında görüş, düşünce ayrılığı ortaya çıkmak, ayrı görüş ve düşünceleri benimsemek: ‘Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir’ –C. S. Tarancı.
yolları tutmak
geçecek kimselere engel olmak, bırakmamak.
yolsuz kalmak
parasız kalmak.
yolu (yolunu) şaşırmak
yanlış yola sapmak: ‘Yollar ıssızdı, el ayak çekilmişti, sokaklarda yolu şaşırdım.’ –Halikarnas Balıkçısı.
yolu açık olmak
bir iş, önünde engel olmamak.
yolu açmak
yolda geçişi önleyen engelleri kaldırmak.
yolu almak
yolun sonuna varmak.
yolun açık olsun
yolculara söylenen bir iyi dilek sözü.
yoluna baş koymak
bir amaca, bir gayeye yönelmek, bütün varlığıyla kendini vermek.
yoluna can (canını) vermek
birinin uğruna ölmek.
yoluna çıkmak
1) karşılamaya gitmek; 2) yolda karşısına çıkmak.
yoluna girmek
istenilen, gerekli olan biçimde gelişmeye başlamak: ‘Göreceksin, bu konaktan çıkar çıkmaz her şey öyle bir yoluna girecek ki! Bütün uğursuzluklar bu evden geliyor.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yoluna koymak
istenilen biçime getirmek, düzene koymak: ‘Arkadaşının mektebe alınması işini o hafta içinde yoluna koymuş.’ –A. Ş. Hisar.
yoluna sapmak
başvurmak: Hile yoluna saptı.
yolunda gitmek (yürümek)
olumlu gelişme göstermek: ‘Ticareti yolunda gidiyordu.’ –Ö. Seyfettin. ‘Dikkat ve dirayetiyle her işin yolunda yürümesini temin etmişti.’ –O. Aysu.
yolunu beklemek (gözlemek)
gelmesini beklemek: ‘Ben merak ederdim, gece yarılarına kadar yolunu beklerdim.’ –M. Ş. Esendal.
yolunu bilmek
yöntemini biliyor olmak.
yolunu bulmak
1) gereken çareyi bulmak: ‘Bir yolunu bulduğu hâlde onları mektepten atmaya çoktan karar vermişti.’ –R. N. Güntekin. 2) argo yasal olmayan yollardan kazanç sağlamak.
yolunu değiştirmek
gittiği yoldan ayrılarak başka yola geçmek: ‘Aradan uzun seneler geçer, o kadını sokakta gördüler mi yollarını değiştirirler.’ –Ö. Seyfettin.
yolunu kesmek
engel olmak, engellemek: ‘Yani şüphelendiği müşterilerin yolunu kesmiyor, uzaktan uzağa onları takip etmekle nefsini köreltiyordu.’ –N. Hikmet.
yolunu sapıtmak
doğru yoldan ayrılmak, kötü yola sapmak: ‘Feride, senin kaşların lakırtılarına benziyor, güzel güzel, ince ince başlıyor fakat sonra yolunu sapıtıyor.’ –R. N. Güntekin.
yolunu tutmak
bir yere doğru gitmeye başlamak: ‘Bir süre sonra, kara kış gelince bakmış ki olacak gibi değil, güneyin yolunu tutmuş.’ –T. Halman.
yom tutmak
uğurlu saymak.
yön vermek
yeni bir biçim, yeni bir düzen vermek: ‘Ama unutmayalım ki tecessüslerimize yön veren ihtiyaçlarımızdır.’ –C. Meriç.
yorgan döşek yatmak
ağır hasta olmak: ‘Aksi gibi çamaşırcının ihtiyar kocası o akşam birdenbire hastalanmış, kim bilir kaç derece ile yorgan döşek yatmıştı.’ –R. N. Güntekin.
yorgun düşmek
çok yorulmak, bitkin duruma gelmek: ‘Ben de uykusuzluktan yorgun düşmek üzereyim, yatacağım.’ –R. H. Karay.
yorgunluğunu almak
1) dinlenmesine sebep olmak; 2) birini dinlendirmek.
yorgunluk (yorgunluğunu) atmak (çıkarmak)
1) dinlenmek: ‘Mesela şimdi yorgunluk çıkarmak için yıkanmak istersiniz.’ –R. H. Karay. ‘Hele trenin yorgunluğunu at bir üzerinden.’ –T. Dursun K. 2) yaptığı işten, yorgunluğu unutturan, sevindirici bir sonuç almak.
yorgunu yokuşa sürmek
yapılması güç bir işin, büsbütün güç şartlarda gerçekleştirilmesini istemek.
yörüngesine oturmak
1) yapma uydu uzayda istenilen yörüngede hareket etmek; 2) mec. bir iş yoluna girmek.
yosun bağlamak (tutmak)
üzerini yosun kaplamak.
yufka açmak
hamuru yufka durumuna getirmek.
yuh çekmek
beğenilmeyen, tasvip edilmeyen birine veya bir duruma karşı haykırmak: ‘Bu yeni kişilik artık Beşiktaş tribününden hakeme yuh çekemez.’ –H. Taner.
yuha çekmek
yuh çekmek.
yuhaya tutmak
yuh çekmek.
yük altına girmek
ağır bir görevi üzerine almak.
yük vurmak
hayvana yük yüklemek.
yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal
aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık.
yukarıdan almak
yumuşaklık göstermemek, ağır önerilerde bulunmak, sert davranmak.
yüksek oynamak
kumar ve şans oyunlarına çok para ile katılmak.
yüksek perdeden konuşmak
1) yüksek sesle konuşmak; 2) meydan okurcasına sert konuşmak; 3) yapılması güç şeyleri gerçekleştirebilecekmiş gibi abartmalı konuşmak: ‘Güya bütün memleket arkamızda imiş gibi yüksek perdeden konuşmaya başlamıştık.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yükseklerde dolaşmak
elde edilmesi güç şeyler istemek.
yüksekten almak
olduğundan fazla böbürlenmek, abartılı davranmak: ‘Karşımdakilerin içtimai mevkileri ne kadar yüksek olursa ben o kadar yüksekten alırım.’ –R. N. Güntekin.
yüksekten atmak
yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söylemek.
yüksekten konuşmak
kendini çevresindekilere kabul ettirebilmek için övünerek konuşmak: ‘Bekçi, onlardan cesaret almış gibi şimdi daha yüksekten konuşuyordu.’ –H. Taner.
yüksekten uçmak
1) yükseklerde dolaşmak; 2) argo palavra atmak, çok abartmak.
yüksük kadar
çok az, az miktarda.
yükte hafif pahada ağır
taşınması kolay olan değerli (eşya): ‘… işgal altındaki memleketlere o günlerde sık sık ve kolaylıkla seyahat etmiş, yükte hafif pahada ağır eşya sokup çıkarmışlardır.’ –H. E. Adıvar.
yükünü almak
1) taşıyabileceği en ağır yükü yüklenmiş olmak; 2) yeterli sayıda bulundurmak, dolmak: ‘Lokanta da her akşamki yükünü almaya başlamıştı.’ –T. Buğra. 3) yükünü tutmak.
yükünü çekmek
bütün ağırlığını taşımak, her türlü eziyete katlanmak: ‘Şikâyet etmeden yükünü çektiği yitik bir yaşamı olmalıydı.’ –Ç. Altan.
yükünü tutmak
çok zengin olmak, zenginleşmek: ‘Zira bazı insanlar da vardır ki yüklerini tuttuktan ve biraz da yaşlandıktan sonra kendilerini bir nevi santimantal veya dinî mistisizme verirler.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yuları birinin elinde olmak
bir kimsenin davranışları birinin denetiminde, yönetiminde olmak.
yuları ele vermek (kaptırmak)
birinin sözünden çıkmayacak duruma gelmek, kendi iradesiyle davranmamak.
yuları takmak
birini sözünden çıkamayacak duruma getirmek, egemenliği altına almak: ‘O da sana er geç yuları takar, benden beter olursun.’ –R. N. Güntekin.
yuları teslim etmek
yuları ele vermek.
yumruğuna güvenmek
isteklerini yaptırmak için yalnızca bedensel gücüne güvenmek.
yumruk atmak (indirmek)
yumrukla vurmak.
yumruk gibi
yumruk büyüklüğünde.
yumruk göstermek
korkutmak, gözdağı vermek.
yumruk kadar
1) çok iri, büyük: ‘Yemek yemek için kıyı kumsalına çıkmış, orada ona yumruk kadar bir örümcek musallat olmuştu.’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) küçücük: ‘Yumruk kadar çocukcağızı tek başına trene oturtamaz ya…’ –R. H. Karay.
yumruk yumruğa gelmek
yumruklaşmak.
yumurta kapıya dayanmak (gelmek)
yapılacak iş için zaman çok daralmak.
yumurtadan daha dün çıkmış
‘bilgiçlik taslayan toy kimse’ anlamında kullanılan bir söz.
yumurtaya kulp takmak
bahane bulmakta usta olmak.
yumurtayı çalkamak
hayvan, üstüne oturduğu yumurtayı çevirmek.
yunmuş arınmış (yıkanmış)
1) yıkanıp temizlenmiş; 2) mec. suçu olmayan.
yüreğe işlemek
çok derin acı uyandırmak: ‘Fakat sesi kulaklara değil, doğru yüreğe çarpar, yüreğe işlerdi.’ –R. H. Karay.
yüreği ağzına gelmek
birdenbire çok korkmak, aşırı korku veya sevinçten fazlasıyla heyecanlanmak, endişelenmek: ‘Çıngırağın her çekilişinde ikisinin de heyecandan yürekleri ağızlarına geliyor.’ –M. Yesari.
yüreği bayılmak
karnı çok acıkmak.
yüreği boğazına tıkanmak
sıkılmak, üzülmek, dertlenmek: ‘Yüreğim boğazıma tıkanmış bir hâlde, bu basit, bu aşağılık konuşmaları dinliyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreği bozulmak
bunalmak, sıkılmak: ‘Yüreği bozulanların gözleri karanlık koridorlara, kapılara, pencerelere kaydı.’ –L. Tekin.
yüreği burkulmak
çok üzülmek, çok acı duymak: ‘Babamın küçük yalısını eşyasıyla satın alan … bir Meşrutiyet devri mebusunu ziyaret ettiğim zaman … yüreğim burkulmuştu.’ –R. H. Karay.
yüreği çarpmak
1) kalbi çarpmak veya çalışmak; 2) coşku sebebiyle kalp hızlı hızlı çarpmak veya çalışmak; 3) merak, kaygı, korku, heyecan vb. duygularla tedirgin olmak, huzursuz olmak: ‘Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhunda kopan bir hamleyle örsünün üzerinde milyarlarca kıvılcım tutuştururdu.’ –Ö. Seyfettin.
yüreği cız etmek (cızlamak)
çok acımak, içi sızlamak: ‘Aklımıza eski günler gelince / Yüreğimiz cız eder’ –B. Necatigil.
yüreği daralmak
sıkılmak, bunalmak, içi daralmak: ‘Yusuf bütün olayları korkuyla, yüreği daralarak izliyordu.’ –Y. Kemal.
yüreği dayanmamak
acısına katlanamamak, çok acı duymak.
yüreği ezilmek
1) üzülmek, acı duymak: ‘Yüreğim merhametten eziliyor, dizlerim vücudumun yükü altında çökecek gibi oluyordu.’ –R. N. Güntekin. 2) açlık duymak.
yüreği ferahlamak (hafiflemek)
kaygıdan kurtulmak.
yüreği götürmemek
dayanmamak, katlanamamak.
yüreği göz göz olmak
dert, acı ve sıkıntıdan içi kabarmak, aşırı dertlenmek: ‘Göz göz oldu yüreğim, gözlerinin derdinden’ –Halk türküsü.
yüreği hop etmek (hoplamak veya oynamak)
birdenbire korkup heyecanlanmak: ‘Ansızın geldin, dedi, yüreğim oynadı.’ –M. Ş. Esendal.
yüreği kabarmak
1) içi sıkıntı ile dolup derin soluk alma gereğini duymak; 2) midesi bulanmak: ‘Ne dersiniz kız bayağı hasta oldu, deniz tutmuş gibi yüreği kabarmaya başladı.’ –R. N. Güntekin.
yüreği kaldırmamak
dayanamamak, katlanamamak.
yüreği kalkmak
heyecanlanmak: ‘Kapıda her araba durdukça yüreğim kalkıyordu.’ –R. H. Karay.
yüreği kan ağlamak
derinden acı duymak, çok üzülmek: ‘Yüreği kan ağlıyordu, onların şu perişan, sürüm sürüm hâllerini gördükçe…’ –Y. Kemal.
yüreği kanamak
aşırı üzüntüden sarsılmak: ‘Zaten kostüm meselesinden dolayı üzülen ve hırçınlaşan yüreği sanki bir diken yığınına sürtünür gibi kanıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreği kararmak
içine karamsarlık ve sıkıntı çökmek.
yüreği katılmak
ağlamaktan veya soğuktan nefesi tutulmak.
yüreği kaynamak
içinde şüphe ve endişe uyanmak: ‘Namazı nasıl kıldığını bilmedi, yüreğinde bir şeyler kaynıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreği oynamak
ansızın heyecanlanmak veya korkmak.
