Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

yola gitmek

yolculuğa çıkmak.

yola revan olmak

esk. yola çıkmak.

yola vurmak

hlk. 1) yolcu etmek, uğurlamak; 2) yola koyulmak.

yola yatmak

yola gelmek: ‘Birden kabarırsın, sonra yola yatarsın.’ –H. R. Gürpınar.

yolcu etmek

yola çıkanı uğurlamak: ‘Saat dörtte Vedat’ı yolcu etmiştik.’ –A. Erhat.

yolda kalmak

kaza, doğal afet vb. sebeplerden olayı yolda ilerleyememek, gideceği yere varamamak.

yoldan (yolundan) kalmak

gidilmek istenen yere gidememek.

yoldan çevirmek

gideni durdurmak, gitmesine engel olmak.

yoldan çıkmak

1) belli bir yol izleyen taşıtlar herhangi bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak; 2) mec. doğru yoldan ayrılmak.

yollara dökülmek

kalabalık hâlde yolda olmak: ‘İhtiyar annemle büyük dayım, uslanmak bilmeyen okul kaçağını aramak için yollara dökülmüşlerdi.’ –R. N. Güntekin.

yolları ayrılmak

iki kişi veya topluluk arasında görüş, düşünce ayrılığı ortaya çıkmak, ayrı görüş ve düşünceleri benimsemek: ‘Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir’ –C. S. Tarancı.

yolları tutmak

geçecek kimselere engel olmak, bırakmamak.

yolsuz kalmak

parasız kalmak.

yolu (yolunu) şaşırmak

yanlış yola sapmak: ‘Yollar ıssızdı, el ayak çekilmişti, sokaklarda yolu şaşırdım.’ –Halikarnas Balıkçısı.

yolu açık olmak

bir iş, önünde engel olmamak.

yolu açmak

yolda geçişi önleyen engelleri kaldırmak.

yolu almak

yolun sonuna varmak.

yolun açık olsun

yolculara söylenen bir iyi dilek sözü.

yoluna baş koymak

bir amaca, bir gayeye yönelmek, bütün varlığıyla kendini vermek.

yoluna can (canını) vermek

birinin uğruna ölmek.

yoluna çıkmak

1) karşılamaya gitmek; 2) yolda karşısına çıkmak.

yoluna girmek

istenilen, gerekli olan biçimde gelişmeye başlamak: ‘Göreceksin, bu konaktan çıkar çıkmaz her şey öyle bir yoluna girecek ki! Bütün uğursuzluklar bu evden geliyor.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yoluna koymak

istenilen biçime getirmek, düzene koymak: ‘Arkadaşının mektebe alınması işini o hafta içinde yoluna koymuş.’ –A. Ş. Hisar.

yoluna sapmak

başvurmak: Hile yoluna saptı.

yolunda gitmek (yürümek)

olumlu gelişme göstermek: ‘Ticareti yolunda gidiyordu.’ –Ö. Seyfettin. ‘Dikkat ve dirayetiyle her işin yolunda yürümesini temin etmişti.’ –O. Aysu.

yolunu beklemek (gözlemek)

gelmesini beklemek: ‘Ben merak ederdim, gece yarılarına kadar yolunu beklerdim.’ –M. Ş. Esendal.

yolunu bilmek

yöntemini biliyor olmak.

yolunu bulmak

1) gereken çareyi bulmak: ‘Bir yolunu bulduğu hâlde onları mektepten atmaya çoktan karar vermişti.’ –R. N. Güntekin. 2) argo yasal olmayan yollardan kazanç sağlamak.

yolunu değiştirmek

gittiği yoldan ayrılarak başka yola geçmek: ‘Aradan uzun seneler geçer, o kadını sokakta gördüler mi yollarını değiştirirler.’ –Ö. Seyfettin.

yolunu kesmek

engel olmak, engellemek: ‘Yani şüphelendiği müşterilerin yolunu kesmiyor, uzaktan uzağa onları takip etmekle nefsini köreltiyordu.’ –N. Hikmet.

yolunu sapıtmak

doğru yoldan ayrılmak, kötü yola sapmak: ‘Feride, senin kaşların lakırtılarına benziyor, güzel güzel, ince ince başlıyor fakat sonra yolunu sapıtıyor.’ –R. N. Güntekin.

yolunu tutmak

bir yere doğru gitmeye başlamak: ‘Bir süre sonra, kara kış gelince bakmış ki olacak gibi değil, güneyin yolunu tutmuş.’ –T. Halman.

yom tutmak

uğurlu saymak.

yön vermek

yeni bir biçim, yeni bir düzen vermek: ‘Ama unutmayalım ki tecessüslerimize yön veren ihtiyaçlarımızdır.’ –C. Meriç.

yorgan döşek yatmak

ağır hasta olmak: ‘Aksi gibi çamaşırcının ihtiyar kocası o akşam birdenbire hastalanmış, kim bilir kaç derece ile yorgan döşek yatmıştı.’ –R. N. Güntekin.

yorgun düşmek

çok yorulmak, bitkin duruma gelmek: ‘Ben de uykusuzluktan yorgun düşmek üzereyim, yatacağım.’ –R. H. Karay.

yorgunluğunu almak

1) dinlenmesine sebep olmak; 2) birini dinlendirmek.

yorgunluk (yorgunluğunu) atmak (çıkarmak)

1) dinlenmek: ‘Mesela şimdi yorgunluk çıkarmak için yıkanmak istersiniz.’ –R. H. Karay. ‘Hele trenin yorgunluğunu at bir üzerinden.’ –T. Dursun K. 2) yaptığı işten, yorgunluğu unutturan, sevindirici bir sonuç almak.

yorgunu yokuşa sürmek

yapılması güç bir işin, büsbütün güç şartlarda gerçekleştirilmesini istemek.

yörüngesine oturmak

1) yapma uydu uzayda istenilen yörüngede hareket etmek; 2) mec. bir iş yoluna girmek.

yosun bağlamak (tutmak)

üzerini yosun kaplamak.

yufka açmak

hamuru yufka durumuna getirmek.

yuh çekmek

beğenilmeyen, tasvip edilmeyen birine veya bir duruma karşı haykırmak: ‘Bu yeni kişilik artık Beşiktaş tribününden hakeme yuh çekemez.’ –H. Taner.

yuha çekmek

yuh çekmek.

yuhaya tutmak

yuh çekmek.

yük altına girmek

ağır bir görevi üzerine almak.

yük vurmak

hayvana yük yüklemek.

yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal

aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık.

yukarıdan almak

yumuşaklık göstermemek, ağır önerilerde bulunmak, sert davranmak.

yüksek oynamak

kumar ve şans oyunlarına çok para ile katılmak.

yüksek perdeden konuşmak

1) yüksek sesle konuşmak; 2) meydan okurcasına sert konuşmak; 3) yapılması güç şeyleri gerçekleştirebilecekmiş gibi abartmalı konuşmak: ‘Güya bütün memleket arkamızda imiş gibi yüksek perdeden konuşmaya başlamıştık.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yükseklerde dolaşmak

elde edilmesi güç şeyler istemek.

yüksekten almak

olduğundan fazla böbürlenmek, abartılı davranmak: ‘Karşımdakilerin içtimai mevkileri ne kadar yüksek olursa ben o kadar yüksekten alırım.’ –R. N. Güntekin.

yüksekten atmak

yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söylemek.

yüksekten konuşmak

kendini çevresindekilere kabul ettirebilmek için övünerek konuşmak: ‘Bekçi, onlardan cesaret almış gibi şimdi daha yüksekten konuşuyordu.’ –H. Taner.

yüksekten uçmak

1) yükseklerde dolaşmak; 2) argo palavra atmak, çok abartmak.

yüksük kadar

çok az, az miktarda.

yükte hafif pahada ağır

taşınması kolay olan değerli (eşya): ‘… işgal altındaki memleketlere o günlerde sık sık ve kolaylıkla seyahat etmiş, yükte hafif pahada ağır eşya sokup çıkarmışlardır.’ –H. E. Adıvar.

yükünü almak

1) taşıyabileceği en ağır yükü yüklenmiş olmak; 2) yeterli sayıda bulundurmak, dolmak: ‘Lokanta da her akşamki yükünü almaya başlamıştı.’ –T. Buğra. 3) yükünü tutmak.

yükünü çekmek

bütün ağırlığını taşımak, her türlü eziyete katlanmak: ‘Şikâyet etmeden yükünü çektiği yitik bir yaşamı olmalıydı.’ –Ç. Altan.

yükünü tutmak

çok zengin olmak, zenginleşmek: ‘Zira bazı insanlar da vardır ki yüklerini tuttuktan ve biraz da yaşlandıktan sonra kendilerini bir nevi santimantal veya dinî mistisizme verirler.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yuları birinin elinde olmak

bir kimsenin davranışları birinin denetiminde, yönetiminde olmak.

yuları ele vermek (kaptırmak)

birinin sözünden çıkmayacak duruma gelmek, kendi iradesiyle davranmamak.

yuları takmak

birini sözünden çıkamayacak duruma getirmek, egemenliği altına almak: ‘O da sana er geç yuları takar, benden beter olursun.’ –R. N. Güntekin.

yuları teslim etmek

yuları ele vermek.

yumruğuna güvenmek

isteklerini yaptırmak için yalnızca bedensel gücüne güvenmek.

yumruk atmak (indirmek)

yumrukla vurmak.

yumruk gibi

yumruk büyüklüğünde.

yumruk göstermek

korkutmak, gözdağı vermek.

yumruk kadar

1) çok iri, büyük: ‘Yemek yemek için kıyı kumsalına çıkmış, orada ona yumruk kadar bir örümcek musallat olmuştu.’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) küçücük: ‘Yumruk kadar çocukcağızı tek başına trene oturtamaz ya…’ –R. H. Karay.

yumruk yumruğa gelmek

yumruklaşmak.

yumurta kapıya dayanmak (gelmek)

yapılacak iş için zaman çok daralmak.

yumurtadan daha dün çıkmış

‘bilgiçlik taslayan toy kimse’ anlamında kullanılan bir söz.

yumurtaya kulp takmak

bahane bulmakta usta olmak.

yumurtayı çalkamak

hayvan, üstüne oturduğu yumurtayı çevirmek.

yunmuş arınmış (yıkanmış)

1) yıkanıp temizlenmiş; 2) mec. suçu olmayan.

yüreğe işlemek

çok derin acı uyandırmak: ‘Fakat sesi kulaklara değil, doğru yüreğe çarpar, yüreğe işlerdi.’ –R. H. Karay.

yüreği ağzına gelmek

birdenbire çok korkmak, aşırı korku veya sevinçten fazlasıyla heyecanlanmak, endişelenmek: ‘Çıngırağın her çekilişinde ikisinin de heyecandan yürekleri ağızlarına geliyor.’ –M. Yesari.

yüreği bayılmak

karnı çok acıkmak.

yüreği boğazına tıkanmak

sıkılmak, üzülmek, dertlenmek: ‘Yüreğim boğazıma tıkanmış bir hâlde, bu basit, bu aşağılık konuşmaları dinliyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yüreği bozulmak

bunalmak, sıkılmak: ‘Yüreği bozulanların gözleri karanlık koridorlara, kapılara, pencerelere kaydı.’ –L. Tekin.

yüreği burkulmak

çok üzülmek, çok acı duymak: ‘Babamın küçük yalısını eşyasıyla satın alan … bir Meşrutiyet devri mebusunu ziyaret ettiğim zaman … yüreğim burkulmuştu.’ –R. H. Karay.

yüreği çarpmak

1) kalbi çarpmak veya çalışmak; 2) coşku sebebiyle kalp hızlı hızlı çarpmak veya çalışmak; 3) merak, kaygı, korku, heyecan vb. duygularla tedirgin olmak, huzursuz olmak: ‘Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhunda kopan bir hamleyle örsünün üzerinde milyarlarca kıvılcım tutuştururdu.’ –Ö. Seyfettin.

yüreği cız etmek (cızlamak)

çok acımak, içi sızlamak: ‘Aklımıza eski günler gelince / Yüreğimiz cız eder’ –B. Necatigil.

yüreği daralmak

sıkılmak, bunalmak, içi daralmak: ‘Yusuf bütün olayları korkuyla, yüreği daralarak izliyordu.’ –Y. Kemal.

yüreği dayanmamak

acısına katlanamamak, çok acı duymak.

yüreği ezilmek

1) üzülmek, acı duymak: ‘Yüreğim merhametten eziliyor, dizlerim vücudumun yükü altında çökecek gibi oluyordu.’ –R. N. Güntekin. 2) açlık duymak.

yüreği ferahlamak (hafiflemek)

kaygıdan kurtulmak.

yüreği götürmemek

dayanmamak, katlanamamak.

yüreği göz göz olmak

dert, acı ve sıkıntıdan içi kabarmak, aşırı dertlenmek: ‘Göz göz oldu yüreğim, gözlerinin derdinden’ –Halk türküsü.

yüreği hop etmek (hoplamak veya oynamak)

birdenbire korkup heyecanlanmak: ‘Ansızın geldin, dedi, yüreğim oynadı.’ –M. Ş. Esendal.

yüreği kabarmak

1) içi sıkıntı ile dolup derin soluk alma gereğini duymak; 2) midesi bulanmak: ‘Ne dersiniz kız bayağı hasta oldu, deniz tutmuş gibi yüreği kabarmaya başladı.’ –R. N. Güntekin.

yüreği kaldırmamak

dayanamamak, katlanamamak.

yüreği kalkmak

heyecanlanmak: ‘Kapıda her araba durdukça yüreğim kalkıyordu.’ –R. H. Karay.

yüreği kan ağlamak

derinden acı duymak, çok üzülmek: ‘Yüreği kan ağlıyordu, onların şu perişan, sürüm sürüm hâllerini gördükçe…’ –Y. Kemal.

yüreği kanamak

aşırı üzüntüden sarsılmak: ‘Zaten kostüm meselesinden dolayı üzülen ve hırçınlaşan yüreği sanki bir diken yığınına sürtünür gibi kanıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yüreği kararmak

içine karamsarlık ve sıkıntı çökmek.

yüreği katılmak

ağlamaktan veya soğuktan nefesi tutulmak.

yüreği kaynamak

içinde şüphe ve endişe uyanmak: ‘Namazı nasıl kıldığını bilmedi, yüreğinde bir şeyler kaynıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

yüreği oynamak

ansızın heyecanlanmak veya korkmak.

Sayfa 109 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü