yüreği parça parça olmak
pek çok acımak.
yüreği parçalanmak
çok acımak: ‘Bir dilenci çocuğuna dayak attığını görmüş, yüreği parçalanmıştı.’ –R. N. Güntekin.
yüreği parlamak
coşmak, heyecanlanmak: ‘Bir sözden, bir asker geçişinden, bir düşünceden yüreği parlar, gönlü ateş alır adam olmalı.’ –M. Ş. Esendal.
yüreği rahatlamak
üzüntü ve kaygısı azalmak, kalmamak: ‘Lüzumsuz bir şey satın aldığı zaman garip bir üzüntü duyar, karısı -ziyanı yok, üzülme, ne yapalım, olmuş bir şey -diye teselli etmedikçe bir türlü yüreği rahatlamazdı.’ –R. N. Güntekin.
yüreği serinlemek
üzüntüsü bir dereceye kadar azalmak.
yüreği şişmek
can sıkıcı şeyler dinlemekten bunalmak.
yüreği sıkılmak
içi sıkılmak.
yüreği sıkışmak (tıkanmak)
1) kalp atışları düzensiz olmak, sıkıntı duymak; 2) mec. bir meseleden dolayı aşırı üzülmek.
yüreği sızlamak
çok acımak, çok üzülmek: ‘O, inledikçe benim de yüreğim sızlıyor, sıkıntıdan damarlarımı saran yağ eriyor.’ –E. İ. Benice.
yüreği soğumak
düşmanın bir felakete uğramasına sevinmek.
yüreği titremek
duygulanmak, endişe, korku duymak: ‘İçinden yüreği titreyerek tepeden indi, ağır adımlarla saraya girdi.’ –Y. Kemal.
yüreği tükenmek
bir şeyi anlatmak için çok yorulmak.
yüreği ürpermek
çok korkmak.
yüreği yağ bağlamak
istenilen bir şeyin olmasından ferahlık duymak: ‘Oh … oh yüreğim bir karış yağ bağladı.’ –H. R. Gürpınar.
yüreği yanmak
1) çok acımak: ‘Nahit onu yorgun, kederli ve umutsuz, sitem yüklü görmüştü. Yüreği yanmıştı.’ –T. Buğra. 2) felakete uğramak.
yüreği yarılmak
çok korkmak.
yüreği yerinden oynamak
birdenbire heyecanlanmak veya korkmak: ‘Odanın içinde birdenbire kızılca kıyamet kopmasın mı zavallı halamın yüreği yerinden oynamış.’ –A. Ş. Hisar.
yüreğinden geçmek
düşünmek.
yüreğinden gelmek
bir şeyi isteyerek, severek yapmak: ‘Piyanistin takdiri yüreğinden geliyordu.’ –H. E. Adıvar.
yüreğine (bir şey) çökmek
derinden ızdırap duymak: ‘Ankara ufuklarına bakarken eskisi gibi insanın yüreğine gariplik çökmüyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreğine dert olmak
başkasının herhangi bir davranışı, sonradan kendisi için sürekli bir üzüntü kaynağı olmak: ‘Zavallı adam, son nefesinde bir ekmek kadayıfı istediydi; alıp yediremedim. O, yüreğime dert oluyor.’ –R. N. Güntekin.
yüreğine dokunmak
üzülmek: ‘Hem öyle manzaralar benim yüreğime dokunuyor.’ –R. N. Güntekin.
yüreğine inmek
kötü bir olay dolayısıyla fazlaca etkilenmek: ‘Eğer bizden gizli Paris’e kaçsaydın babamın yüreğine inerdi.’ –P. Safa.
yüreğine kar yağmak
kıskançlık duyarak üzülmek.
yüreğine kurt düşmek
şüphelenmek, içine kurt düşmek: ‘Reyhan’ın yüreğine küçük bir kurt düşmüştü.’ –M. Yesari.
yüreğine od (ateş) düşmek
felakete uğramak, çok üzülmek: ‘Adam odur ki komşusunun ineği dişi doğurdu der, yüreğine od düşer.’ –M. Ş. Esendal.
yüreğine saplanmak
aşırı derecede acı duymak, içine oturmak.
yüreğine sinmek
içine sinmek.
yüreğine su serpmek
bir kimseyi kaygı sebebinin ortadan kalkmasıyla veya yeniden umut verecek bir haberle ferahlatmak: ‘Bizim nesil sözü, Selma Hanım’ın yüreğine biraz su serpti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreğini açmak
kalbini açmak, derdini dökmek, içini dökmek, senli benli konuşmak ve davranmak: ‘Sanki bana herkese yaptığından fazla yüreğini açardı.’ –R. H. Karay.
yüreğini ateş almak
aşırı üzülmek, fazla üzüntüden içi yanmak: ‘Gülbahar’ın yüreğini ateş almış yanıyordu.’ –Y. Kemal.
yüreğini boşaltmak (dökmek)
derdini, üzüntüsünü anlatarak hafiflemek.
yüreğini dağlamak
acıyla ve özlemle içi yanmak, acıyla kıvranmak.
yüreğini eritmek (sızlatmak)
çok üzmek.
yüreğini hoplatmak (oynatmak veya kaldırmak)
heyecanlandırmak.
yüreğini kaplamak
endişe ve üzüntü duymak: ‘Onu tanıyamamak sinsi bir korku gibi yüreğini kapladı.’ –O. Aysu.
yüreğini kemirmek
içini kemirmek, tedirgin olmak: ‘Güzelliğine pek güvenen Zişan’ın yanında bu kadar zavallı kalışı yüreğini kemirip duruyor.’ –H. R. Gürpınar.
yüreğini pek tutmak
kendini korkuya kaptırmamak.
yüreğini serinletmek
üzüntüsünü azaltmak.
yüreğini tüketmek
bir şey anlatmaya çalışarak yorulmak: ‘Aman, dedi. Yüreğimi tüketeceğime her işi kendim yaparım, daha iyi…’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüreğinin başı sızlamak
yüreği sızlamak.
yüreğinin yağı (yağları) erimek
1) çok üzülmek; 2) çok korkmak.
yürek burkmak
insanın içini acıyla doldurmak, insana çok üzüntü vermek: ‘Yörede, şimdi yürek burkan bir suskunluk vardı.’ –T. Buğra.
yürek paralamak
çok üzmek: ‘Son yürek paralayıcı yalvarmama aldırış etmedi.’ –H. R. Gürpınar.
yürek soğutmak
sevmediği birinin bir felakete uğramasına sevinmek: ‘Seyrimize çıktınız değil mi? Yürek soğutuyorsunuz değil mi? Allah sizi bizden besbeter etsin inşallah!’ –O. Kemal.
yürek tüketmek
yüreği tükenmek.
yürek vermek
yüreklendirmek, cesaretlendirmek.
yüreklilik göstermek
korkmamak, cesur davranmak.
yüreksizlik göstermek
korkmak, ürküp kaçmak: ‘Tek üzüldüğüm, gecenin büyüsünü yitirmemek için masadan erken kalkmak yüreksizliğini göstermem.’ –T. Uyar.
yürekten çağırmak
aşırı derecede arzu etmek, istemek: ‘Bu kadar yürekten çağırma beni / Bir gece ansızın gelebilirim’ –Şarkı.
yurt edinmek (tutmak)
bir yeri kendisine, ailesine yurt olarak kabul etmek, vatan tutmak.
yürü ense tıraşını göreyim (görelim)
alay görüştüğü kimseye gitmesini söylemek veya görüşmeyi kısa kesmek için kullanılan bir söz.
yürürlüğe girmek
bir kanun, bir karar, bir iş uygulanır, yapılır duruma gelmek.
yürürlüğe konmak
bir kanun veya bir karar uygulama alanına konulmak: ‘Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen … antlaşmalar … yayımlanma ile yürürlüğe konabilir.’ –Anayasa.
yürürlükte bulunmak
bir kanun veya bir karar uygulama alanında olmak: ‘Kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz…’ –Anayasa.
yürürlükte kalmak
bir kanun veya karar geçerli olmaya devam etmek.
yürürlükten kaldırmak
uygulanmaz duruma getirmek: ‘Öte yandan, dünyadaki sorunların çokluğu da uykuyu yürürlükten kaldırmaya yetmez.’ –S. Birsel.
yürüyüş düzenlemek
bir olayı protesto etmek veya bir konuya dikkat çekmek amacıyla toplu yürüyüş tertip etmek: ‘Toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleme hakkını kullanmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanununda gösterilir.’ –Anayasa.
yürüyüş yapmak
1) spor amacıyla yürümek: ‘Bir gün Küplüce arkalarında uzun bir yürüyüş yapmış.’ –H. Taner. 2) bir olayı protesto etmek veya bir konuya dikkati çekmek amacıyla topluca yürümek.
yürüyüşe çıkmak
dolaşmaya, gezintiye çıkmak.
yürüyüşe geçmek
1) bir yerden başka bir yere gitmek için yürümeye başlamak: Askerler yürüyüşe geçti. 2) bir yeri almak için o yöne doğru ilerlemek.
yuva kurmak
evlenmek: ‘Âşıksak, âşık olduğumuz gençle, yalnız onunla bir yuva kurmak istiyorsak, o kapı da her şeye karşın hâlâ ve hep açıktı.’ –A. Ağaoğlu.
yuva yapmak
1) yuva hazırlamak, yuva oluşturmak; 2) evlenmek: ‘Hâlbuki genç bir kızla yuva yapmak, ölünceye kadar bahtiyar yaşamak için…’ –Ö. Seyfettin.
yuvarlak konuşmak
bir şeyin ayrıntılarını gereği gibi belirtmeden genel konuşmak: ‘Yuvarlak konuşmayı bırak da söyleyeceğini açıkça söyle diye hatibe müdahale etti.’ –H. Taner.
yuvarlanıp gitmek
1) eldeki imkânlarla geçinmek: ‘Biz işte aile gibi bir şeyiz burada, büyük hanımı da kendimize uydurduk, yuvarlanıp gidiyoruz.’ –R. N. Güntekin. 2) birdenbire ölmek.
yuvasını bozmak
aile düzenini dağıtmak.
yuvasını dağıtmak
kurulu ev düzenini bozmak.
yuvasını yıkmak
1) birinin eşinden boşanmasına sebep olmak; 2) biri eşinden ayrılarak kendi aile düzenini yok etmek.
yuvayı yürütmek
evlilik birliğini sürdürmek: ‘Yuva kurma, yuvayı yürütme sorumluluğu yine benim üstümdeydi.’ –C. Uçuk.
yüz aklığı göstermek
bir işte başarıya ulaşmak: ‘Arkadaşları arasında sivrilmiş, birçok savaşlarda yüz aklığı göstermiş cesur bir kaptandı.’ –F. F. Tülbentçi.
yüz bulmak
ilgi ve yakınlık görmek: ‘Akça pakça bir hanım gördü mü biraz da yüz buldu mu hemen bohçacı madamlardan birini evine gönderir, pırlanta gerdanlık vadedermiş.’ –S. M. Alus.
yüz bulunca astar istemek
yüz verince astar istemek.
yüz çevirmek
gösterdiği ilgiyi kesmek: ‘… vergi kâtibinden yüz çevirmişler, kendisine hasım olmuşlardı.’ –E. E. Talu.
yüz etmek
hlk. ısmarlamak, havale etmek.
yüz geri etmek
geri döndürmek.
yüz göstermek
ortaya çıkmak.
yüz göz olmak
biriyle gereksiz yere, aşırı derecede senli benli olmak.
yüz karası olmak
utanılacak bir durum ortaya çıkmak.
yüz kızartmak
1) sıkılarak yalvarmak; 2) utandırmak: ‘Meşhur bir edibimizin cinsî hayatına dair yüz kızartıcı sözler söylenirdi.’ –Y. Z. Ortaç.
yüz kızdırmak
utanmayı göze almak.
yüz surat davul derisi (mahkeme duvarı)
tkz. utanması olmayanlar için söylenen bir söz.
yüz sürmek
aşırı sevgi göstermek için yere eğilmek.
yüz takınmak
yüze verilen biçimle bir duyguyu belirtmek: ‘Osman Nuri Bey umutsuzluğa düşerek sessiz sessiz ağlamaya başlayınca Seniye Hanım onu teselli için hemen güler bir yüz takınmış, aman ne yapıyorsunuz bey, demişti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüz verince astar istemek
kendisine gösterilen küçük bir ilgiden şımararak geniş yetki elde etmeye, daha çok yarar sağlamaya çalışmak.
yüz vermemek
1) ilgi, yakınlık göstermemek: ‘Sonra geniş bir odada orta yaşlı bankacı kendisine yüz vermeyen yargıcın kızına saldırdı.’ –Y. Atılgan. 2) önemsememek: ‘Bursa, yeşiline en uygun maviyi kondururken yüksek mimarlarımız renge hiç yüz vermiyorlar.’ –B. R. Eyuboğlu.
yüz yapmak
makyaj yapmak.
yüz yazmak
1) makyaj yapmak; 2) hlk. köy seyirlik oyunlarında taklit edilen kişinin özelliklerini belirtecek biçimde yüz boyamak, maske yapmak.
yüz yüze bakmak
arada hatır gönül meselesi olduğu için karşılıklı ilişkiyi korumak zorunda bulunmak.
yüz yüze gelmek
1) birden karşılaşmak: ‘Tırmanıp gedikten girer girmez toprak dolu çuvallarla burayı tıkamaya çalışan insanlarla yüz yüze geldi.’ –İ. O. Anar. 2) bir araya gelmek: ‘Bir daha yüz yüze gelmemek için ayrılmışlardı.’ –Ö. Seyfettin.
yüz yüze getirmek
karşı karşıya getirmek: ‘Her fırsatta yavrucakları ölümle yüz yüze getiriyor.’ –R. N. Güntekin.
yüz yüze kalmak
aynı ortam içerisinde bulunmak.
yüz yüze yaşamak
sürekli olarak bir arada olmak zorunda bulunmak: ‘Ölümle aylarca yüz yüze yaşamış, hayatımla oyuncak gibi oynamıştım.’ –R. N. Güntekin.
yüze çıkmak
1) bir sıvının üst bölümüne çıkmak; 2) belli olmak, açığa çıkmak, belirmek: ‘Evimizde artık pek de gizli tutulamayarak yüze çıkmaya başlayan bu rezalet yani gelin ve damat arasındaki bu sevda alışverişi böyle devam edip duracak mı?’ –M. Ş. Esendal. 3) yüzsüz olmak, şımarmak.
yüze duramamak
birinin hatırından çıkamamak, birinin hatırını kıramamak: ‘Belki ihtiyaçları olur isterler, yüze duramam.’ –R. N. Güntekin.
yüze gelmek
çekinmemek: ‘Ne ben yüze gelip sorabiliyordum ne de o cesaret edip anlatabiliyordu.’ –A. Ümit.
yüze gülmek
1) yalandan dost görünmek; 2) sevimli, alımlı görünmek.
yüze vurmak
yüzüne vurmak: ‘Fakat politikada kabahatleri yüze vurmak yoktu.’ –N. Cumalı.
yüzsuyu dökmek
onurunu sarsacak kadar çok yalvarmak: ‘Hâlbuki Emin Efendi, feleğin çemberlerinden geçerek, kâh kuvvetlerin önünde diz çöküp yüzsuyu dökerek, kâh zayıflara çelme vurup tuzak kurarak bu mertebeye ulaşmış.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
yüzü ak olsun
‘sağ olsun’ anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.
yüzü asılmak
somurtmak.
