Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

yüzü düşmek

somurtmak.

yüzü gözü açılmak

1) sıkılmaz, utanmaz bir duruma gelmek; 2) toplumsal ilişkiler kurmaya, çevresini, dünyayı tanımaya başlamak.

yüzü gülmek

1) sevinci yüzünden belli olmak: ‘Otele gidip lavabolu odayı görünce yüzüm güldü.’ –F. Otyam. 2) feraha kavuşmak: Şehirlilerle köylüler arasındaki alışveriş şartları düzenlendikten sonra hepsinin yüzü gülmeye başladı. 3) temiz, tertipli duruma gelmek.

yüzü kalmamak

bir kimseden daha önce birçok ricada bulunduğu için yeni bir şey istemeye sıkılmak.

yüzü karışmak (allak bullak olmak veya alabora olmak)

can sıkıcı bir durum, yüzünden belli olmak: ‘Beraberce binmiş olduğumuz bir takside birdenbire yüzü karıştı, şoföre yüksek bir sesle…’ –A. Ş. Hisar.

yüzü kasap süngeriyle silinmiş

‘utanmayan, utanması sıkılması olmayan’ anlamında kullanılan bir söz.

yüzü kireç gibi olmak (ağarmak)

yüzünde renk kalmamak, rengi solmak: ‘Genç kadının yüzü kireç gibi ağarmıştı.’ –R. N. Güntekin.

yüzü kireç kesilmek

yüzünde renk kalmamak: ‘Bizim bacınınsa yüzü kireç kesildi.’ –Halikarnas Balıkçısı.

yüzü kızarmak

utanmak: ‘Boynundan bir kese çıkardı fakat içine bakmadan ani bir fikirle yüzü kızardı.’ –H. E. Adıvar.

yüzü sararmak

korku, üzüntü, coşku vb. sebeplerle yüzün rengi solmak: ‘Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı.’ –N. Hikmet.

yüzü seçilmemek

açıkça tanınmamak, belli belirsiz görünmek: ‘Işık arkadan geldiği için yüzü seçilmiyor.’ –R. N. Güntekin.

yüzü sıcak olmak

çok sevilmek, hoşlanılmak: Paranın yüzü sıcaktır.

yüzü soğuk olmak

ürkütücü olmak: Ölümün yüzü soğuktur.

yüzü yazılı kalmak

kullanılmak, yenilmek için hazırlanmışken herhangi bir sebeple olduğu gibi dokunulmadan kalmak.

yüzü yere gelmek (geçmek)

çok utanmak.

yüzüğü geriye çevirmek

evlenme sözünü geri almak, nişanı bozmak.

yüzük takmak

nişanlanmak.

yüzünden akmak

herhangi bir durum yüzünden çok belli olmak.

yüzünden düşen bin parça olmak

öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak: ‘Ama iktisadi bunalım ayyuka çıktı maşallah, yurttaşın yüzünden düşen bin parça olacak.’ –H. Taner.

yüzünden kan damlamak

çok sağlıklı olmak, sağlığı yüzünün renginden belli olmak.

yüzünden okumak

1) ezbere değil, yazılmış kâğıttan okumak; 2) herhangi bir durumu yüzünden anlamak.

yüzüne bakamaz olmak

utanç, yüreksizlik vb. sebeplerle bir kimsenin karşısına çıkamamak.

yüzüne bakılacak gibi olmak

çok çirkin olmamak.

yüzüne bakılır olmak

çirkin sayılmamak: ‘Hem bakalım, yirmi yaşında da olsa yüzüne bakılır cinsten midir?’ –R. H. Karay.

yüzüne bakılmaz olmak

çok çirkin olmak.

yüzüne bakmamak

1) önem vermemek, ilgilenmemek; 2) darılmak, gücenmek.

yüzüne bakmaya kıyamamak

biri çok güzel olmak.

yüzüne bir daha bakmamak

darılıp konuşmamak.

yüzüne duramamak

dayanamamak, bir isteğe hayır diyememek, kıramamak: ‘Aman sayın bayan beni çağırmayınız. Güzel yüzüne duramam, içeri girerim. Girince de…’ –M. Ş. Esendal.

yüzüne gözüne bulaştırmak

bir işi becerememek, bozmak: ‘Onun bu işi nasıl olup da yüzüne gözüne bulaştırdığını bir türlü anlayamadım.’ –E. E. Talu.

yüzüne gülmek

1) dostmuş gibi görünmek: ‘Köylünün yüzüne gülüp arkadan jurnalliyormuş.’ –E. Işınsu. 2) dostluk göstermek, ilgi göstermek, alakalanmak: ‘Köyde, ondan başka yüzümüze gülen, bize yol gösteren olmadı.’ –Ö. Seyfettin. 3) temizliği, yeniliği dolayısıyla ferahlık vermek: ‘Banyo, tuvalet, vesair kısımlar, o ne temizlik, o ne genişlik, insanın yüzüne gülen o ne ferahlıktı.’ –H. R. Gürpınar.

yüzüne kan gelmek

sağlığı yerine gelmek, benzinin solgunluğu geçmek.

yüzüne tükürseler yağmur yağıyor sanır

çok arsız ve onursuz kimseler için kullanılan bir söz.

yüzüne vurmak (çarpmak)

ayıplayarak kusurunu yüzüne söylemek: ‘Bir büyük kabahatim varmış da yüzüme vuracaklarmış gibi açıp okumaktan çekiniyorum.’ –A. Gündüz.

yüzüne yazmak

hlk. gelinin yüzünü süslemek.

yüzünü buruşturmak (ekşitmek)

yüzüne öfke ve hoşnutsuzluk gösteren bir biçim vermek: ‘Yüzünü buruşturuyor Fuat, ukalalığından sıyrılıyor, üzüldüğü belli.’ –A. Ümit. ‘Ağır işler görüp de güler yüzünü ekşitmemeyi ve kimseyi incitmeden yaşamayı analar bu adamlara öğretmeli idiler.’ –M. Ş. Esendal.

yüzünü duvara yapıştırmak

ilgiyi kesmek: ‘Artık anlaşabileceğimizi sanmıyorum, diyerek herifin yüzünü duvara yapıştırıyor Mustafa.’ –A. Ümit.

yüzünü gören cennetlik

uzun süre görünmeyen kimseler için söylenen bir söz.

yüzünü görmemek

1) uzun süre görmemek: ‘Yüzünü de gördüğüm yoktu. Kırkyıl da görmesem göreceğim gelmezdi.’ –M. Ş. Esendal. 2) gereksinim duyulan bir şeyi özlemek, ona hasret kalmak: Harp içinde kahvenin yüzünü görmedik.

yüzünü kara çıkarmak

birini utandırmak.

yüzünü karartmak

birine sinirlenerek somurtmak.

yüzünü kızartmak (kızdırmak)

onuruna, gururuna önem vermeden bir şey istemek, utançla, utanarak istemek: ‘Fakat ben boş ümitle insan avutmanın faydasından ziyade zararına inandığım için çok kere yüzümü kızdırır, açıkça mümkün değil derim.’ –R. N. Güntekin.

yüzünü şeytan görsün

sevilmeyen bir kimseye karşı duyulan nefreti belirtmek için kullanılan bir söz.

yüzünü yere getirmek (geçirmek)

utandırmak, mahcup duruma düşürmek: ‘Baban da, olur, demiş, ak sakallı adamın yüzünü yere mi geçireceksin?’ –E. Işınsu.

yüzünün derisi kalın

utanması, arlanması olmayan.

yüzünün derisi yere geçmek

yüzü yere gelmek.

yüzünüze güller

hlk. iğrenç bir şey anlatılırken söylenen bir söz: ‘Yüzünüze güller, büyüklerin pisliğini temizlemek bile bizde forsla, pistonla oluyor.’ –H. Taner.

yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmek

uzun sürmüş bir işi bitirmek üzere olmak.

yüzüstü bırakmak

1) birini yapayalnız, kimsesiz, kötü bir durumda bırakmak: ‘Adam yüzüstü bırakıp gidince böyle bir numara çevirip başına kalmayı deniyor anlaşılan.’ –E. Bener. 2) bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak, olduğu gibi bırakmak, ihmal etmek: ‘Evdeki işimi gücümü yüzüstü bıraktım.’ –H. R. Gürpınar.

yüzüstü kalmak

1) bir iş, zamanında yapılmayıp olduğu gibi bırakılmak: ‘Altı hücreyle cümle kapısının taş kemeri, kalın meşe tahtasından kapı kanatları yüzüstü kaldılar.’ –K. Tahir. 2) bir iş bitirilmeden bırakılmak.

zaaf göstermek

zayıflığı, yeteneksizliği ortaya çıkmak.

zaafa düşmek

zaafa kapılmak: ‘Korktuğumuzu, zaafa düştüğümüzü hissederlerse, büsbütün üstümüze gelirler.’ –A. Kulin.

zaafa kapılmak

direnme gücü gösterememek: ‘Genç adamı her gördüğünde, zaafa kapılarak bütün hakaretlerini bağışlar olmuştu.’ –A. Kulin.

zaafa uğramak

eksikliği, yetersizliği belli olmak: ‘Hayatımı karartan bir adamı bile teşhiste zaafa uğradım.’ –O. Aysu.

zabıt tutmak

tutanak düzenlemek: ‘Şimdi bir zabıt daha tutsam görev başında memura hakaretten, sülaleni yakarım senin.’ –Ç. Altan.

zafiyet geçirmek

zayıflayıp iyice kuvvetten düşmek: ‘Hastalığı için, ciğerleri zayıf düşmüş, zafiyet geçiriyor, demişlerdi doktorlar.’ –A. Kulin.

zahmet çekmek

güçlükle karşılaşmak, sıkıntıya katlanmak: ‘Yolda çok zahmet çekmiş, bereket versin Paris sefareti erkânından biri kendisine refakat etmiş.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

zahmet olmazsa

‘rica ederim’ yerine kullanılan bir nezaket sözü.

zahmete girmek (katlanmak)

zahmet etmek: ‘Bu kadarcık zahmete de katlanacaksınız artık.’ –A. Ümit. ‘Bunun için büyük zahmetlere girmeye gerek yoktur.’ –S. Birsel.

zahmete sokmak

birine yorgunluk vermek veya masraf ettirmek: ‘Onu kâh susadım, kâh acıktım diye türlü türlü zahmetlere sokmuştum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

zahmetine değmek

verilen emeği karşılamak.

zam gelmek

fiyatı artmak.

zam görmek

1) fiyatı artmak: Ekmek iki ayda üç defa zam gördü. 2) ücreti artmak.

zam yapmak

söz konusu fiyatı artırmak.

zaman almak

sürmek, devam edip zamanı geçirmek.

zaman bırakmak

bir iş için süre ayırmak.

zaman ile yarışmak

hızlı hareket etmek.

zaman kazanmak

vakit kazanmak.

zaman kollamak

1) bir işin sırasını beklemek; 2) uygun bir fırsat beklemek.

zaman öldürmek

boş şeylerle vakit geçirmek.

zaman tanımak

1) bir iş için yeterli zaman vermek; 2) bitmeyen bir iş için süreyi uzatmak.

zaman vermek

bir iş için belli bir süre ayırmak.

zamana uymak

davranışlarını içinde bulunulan günün şartlarına uydurmak.

zamanı avlamak

uygun zamanı bulmak: ‘Nihayet yalnız kaldığım bir zamanı avlayarak yanıma yaklaşıyor.’ –R. N. Güntekin.

zamanı dolmak

bir iş için ayrılan süre sona ermek.

zamanı geçirmek

oyalanmak: ‘Kaybolmuş şeyleri bulurum ama sen zamanı geçirmişsin, saatini bulamadım.’ –A. Ş. Hisar.

zambırından geçilmemek

çok çalım yapmak: ‘Oğlum subay oldu diye zambırından geçilmiyordu.’ –O. Kemal.

zan altında bulunmak

bir şeyle suçlanmak, sanık durumunda olmak.

zangır zangır titremek

aşırı bir biçimde titremek.

zannına düşmek

sanmak: ‘Âdeta elimi uzatsam dokunabilirim zannına düşmüştüm.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

zapt etmek

1) zorla almak: ‘Bizans’ta Sırp memleketlerini zapt ettilerse de bir müddet sonra bazı kısımlara geniş otonomiler verdiler.’ –F. R. Atay. 2) tutmak: ‘Neveser bir sevinç çığlığını zor zapt etmişti.’ –A. İlhan. 3) bir şeyi güç kullanarak önlemek: ‘El ele vermiş polisler kaldırımlardan taşan halk kitlesini zor zapt ediyorlardı.’ –H. Taner. 4) yazıya geçirmek: İfadesini zapt edenlere sessizce baktı. 5) hatırında tutmak: Söylediklerinizin birçoğunu zapt ettim. 6) anlamak, kavramak, bütünüyle öğrenmek: ‘Bütün ayrıntılarıyla bu âlemi zapt etmiş belleği başlıca dayanağı idi.’ –H. Taner.

zapt olunmak

kavranmak, bütünüyle öğrenilmek: ‘Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça o millete hâkim olmanın imkânı yoktur.’ –Atatürk.

zapturapt altına almak

düzeni ve disiplini sağlamak.

zar almak

oyunu kazanmak.

zar atmak

1) zarı hızla yuvarlamak; 2) mec. kader ile oynamak, geleceği için plan uygulamak.

zar gelmek

şansı iyi olmak.

zar gibi

çok ince, saydam.

zar kesmek

zarını bozmak.

zar tutmak

istediği sayıyı getirmek için zarı, atmadan önce parmaklar arasında düzene sokmak.

zarar çekmek

zarara uğramak.

zarar gelmek

kötülük gelmek: ‘Bizden hiç kimseye zarar gelmez.’ –Ö. Seyfettin.

zarar görmek

kötü sonuca uğramak: ‘Usulleri, kaideleri bozanların zarar görecekleri muhakkaktı.’ –Ö. Seyfettin.

zarar vermek

1) kötülük etmek: ‘Bu davaya zarar verecek ihtiyarları ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.’ –F. R. Atay. 2) birinin parasal kayba uğramasına sebep olmak.

zarara sokmak

zarar vermek.

zarara uğramak

1) kötü bir durumla karşılaşmak; 2) parasal kayba uğramak.

zararda olmak

1) alışverişte kâr elde edememek; 2) kötü duruma düşmek.

zararı dokunmak

kötülüğe uğratmak.

zararı olmamak

kötülüğe yol açmamak.

zararı yok

özür dileyenlere karşılık olarak bağışlandığını, olayın pek önemli olmadığını bildirmek için söylenen bir söz: ‘Dürbünleri mi kırdınız, zararı yok, hiç zararı yok.’ –A. Dino.

zararlı çıkmak

1) bir işin sonunda değerli sanılan bazı şeyleri yitirmek; 2) zarar etmek: ‘Bu kitap, kendi ağırlığında altınla dahi satılsa satan yine zararlı çıkar.’ –A. Kabaklı.

Sayfa 111 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü