zarf atmak
1) dolandırıcı zarf vb. kullanarak bir tür para sızdırmak veya çarpmak; 2) karşısındakinin gerçek duygu ve düşüncelerini öğrenmek için kasıtlı olarak uygun sözler söylemek veya bazı davranışlarda bulunmak.
zarını bozmak
1) tavla oyununda oyuncu, yenilmesini yanına oturan kimseden bilmek; 2) atılan zarı karşıdaki oyuncu, eliyle karıştırmak.
zart zurt etmek
yüksekten atıp tutarak çıkışmak, kaba kuvvet gösterisinde bulunmak.
zartayı çekmek
argo ölmek.
zayiat vermek
kayba uğramak, zarar ziyan görmek.
zayıf düşmek
1) zayıflamak: ‘Ne yiyip içiyorsun? Zayıf düşmekten korkmuyor musun?’ –N. F. Kısakürek. 2) mec. güçsüzleşmek: ‘Fakat aldıkları yerlerin ahalisini Türkleştiremediklerinden bu büyüklük onların zayıf düşmelerine sebep olmuş.’ –Ö. Seyfettin.
zayıf yerinden yakalamak
güçsüz, eksik ve yanlış bir tutum ve davranışı yüzünden zor durumda bırakmak: ‘Kendisini en zayıf yerinden yakalamak istediğinden şüphelenir gibi.’ –R. N. Güntekin.
zebun kalmak
güçsüz, zavallı durumda bulunmak: ‘Bir zaman gelir ki sırf kendi icadımız olan bir his elinde zebun kalırız.’ –H. C. Yalçın.
zehaba (zehabına) kapılmak
kuruntuya düşmek, vesveselenmek: ‘Bu makalemin, adını koyduğum kitap için, ona ayrıca ehemmiyet verdiğim zehabına kapılmamalarını okuyucularımdan rica ederim.’ –A. H. Çelebi.
zehapta bulunmak
vesveseye kapılmak, kuruntu içinde olmak: ‘Kim bilir ne taraflara yorar, ne zehaplarda bulunur?’ –S. M. Alus.
zehir gibi
1) çok acı; 2) çok soğuk (hava); 3) çok becerikli, usta: Zehir gibi şoför. 4) çok üstün: Zehir gibi bir zekâ. 5) çok iyi: ‘Oğlan süngerlerin çeşidini zehir gibi tanıyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
zehir kesilmek
1) çok acı ve yakıcı olmak; 2) mec. ortalık ümit, sıkıntılı bir durum olmak: ‘İçimde elim bir boşluk, aşk ve hayat ortasında derin bir yalnızlık hissiyle bütün uykum acı ve zehir kesildi.’ –H. C. Yalçın.
zehir saçmak
çevreye kötü propaganda yapmak veya insanları olumsuz davranışlara yönlendirmek, tahrik etmek, ortalığı karıştırmak: ‘Bunlar, etraflarına mütemadiyen zehir saçmakta ve kendi kuruntularını ancak birtakım garip snopluklarla avutmaya çalışmaktadırlar.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
zekât vermek
Müslümanlıkta, sahip olunan mal ve paranın kırkta birlik payını sadaka olarak dağıtmak.
zembereği boşalmak (boşanmak)
1) zembereği kurulmaz duruma gelmek; 2) mec. kendini tutamayarak uzun uzun ve sesli gülmek.
zemberek gibi
birdenbire, aniden: ‘Halim zemberek gibi boşanıyor, sağa bir omuz, sola bir omuz, kalabalığı yarıp Korkut’un karşısına dikiliyor.’ –A. İlhan.
zemberek kurulmak
durum kızışmak: ‘Gayri zemberek kuruldu. Söz kâr etmez bunlara…’ –H. Taner.
zemin hazırlamak
uygun ortam yaratmak.
zemin ve zamana uygun
konuya, içinde bulunulan şartlara uygun.
zemzem kuyusuna işemek
ünlü olsun, adı anılsın diye herkesi iğrendirip kızdıran kötü bir iş yapmak.
zemzem suyu ile yıkanmak
hiçbir suçu veya günahı olmamak: ‘Konferansı düzenleyenlerin hepsi, zemzem suyuyla mı yıkanmışlar sanki?’ –T. Halman.
zenneye çıkmak
tiy. orta oyununda erkek oyuncu, kadın rolüne çıkmak.
zerre kadar
1) bir parça, çok az: ‘Tuhaf! Çocukların yüzünde zerre kadar utanma belirtisi yok.’ –A. Ümit. 2) hiç: ‘Bu iki hikâyecik üzerinde zerre kadar edebî münakaşalara girişmemişlerdi.’ –O. C. Kaygılı.
zerresi (zerre kadar eseri) kalmamak (olmamak veya yok)
hiç bulunmamak, tükenmek, yok olmak: ‘Bazen o muammalı hâl tamamen üstünden kalkıyor, zerre kadar eseri kalmıyor.’ –S. M. Alus.
zevahiri kurtarmak
görünüşü kurtarmak: ‘Öyle yapmakla beraber zevahiri kurtarıyor, konuşuyor, gülüşüyordum.’ –R. H. Karay.
zeval bulmak
bozulup yok olmak, çökmek.
zeval vermemek
yok etmemek, sona erdirmemek.
zevale ermek
zeval bulmak.
zevale yüz tutmak
bozulmaya, alçalmaya, yok olmaya başlamak.
zevk etmek
eğlenmek.
zevk için
1) yalnız eğlenmek için; 2) alay etmek için.
zevki çıkmak
hoşa gitmek.
zevkinde olmak
zevkine bakmak.
zevkine bakmak
yalnız kendi eğlencesini düşünmek: ‘Terfi ümidinde olmadıklarından resmî işlere ehemmiyet vermezler, zevklerine bakarlardı.’ –R. H. Karay.
zevkine ermek (varmak)
zevkini çıkarmak: ‘Hem kitap okumak hem de ağabeyimle birlikte bulmaca çözmek zevkine erdim.’ –A. Erhat.
zevkine gitmek
hlk. hoşuna gitmek.
zevkli geçmek
eğlenceli bir biçimde sürmek: ‘Orta yolu bulunca oyunlar çok zevkli geçerdi.’ –A. Kutlu.
zevkli gelmek
eğlenceli olduğunu düşünmek: ‘Askerlik bana idman ve gezinti gibi kolay ve zevkli geldi.’ –F. R. Atay.
zevkten dörtköşe olmak
çok sevinip keyiflenmek, aşırı zevk duymak.
zeytin dalı uzatmak
barış için ilk adımı atmak.
zeytinyağı gibi üste çıkmak
bir sorunda haksız olduğunu kabul etmemek, ustalıkla kendini haklı çıkarmaya çalışmak: ‘Sizler hep böylesiniz. Zeytinyağı gibi üste çıkmaya alışmışsınız.’ –A. Kulin.
zifafa girmek
gerdeğe girmek: ‘Zifafa girdiği gece kaynatası ölüverdi.’ –Ö. Seyfettin.
zift gibi
1) çok acı; 2) simsiyah.
zift yesin
‘ne yerse yesin’ anlamında öfke bildiren bir söz.
ziftin pekini yesin
zift yesin.
zihin açmak
zihni daha iyi çalışır duruma getirmek.
zihin yormak
bir konuda çok düşünmek, kafa yormak.
zihinde (zihninde) yer etmek
çıkmamak üzere belleğe yerleşmek: ‘Bir hadise insanın zihninde yer etti mi orada kerpiçleşip kalıyor.’ –E. İ. Benice.
zihni açılmak
kavrayışı, anlayışı çoğalmak.
zihni boşalmak
kafası rahat ve dingin olmak: ‘Zihnim boşaldıkça daha doğrusu rahat zamanlarımda Türkçenin güzelliklerini, orijinal cilvelerini düşünürüm.’ –B. Felek.
zihni bulanmak (karışmak)
1) düşünürken olaylar arasındaki bağlantıyı yitirmek; 2) ne yapacağını şaşırmak: ‘Duvar saatine bakmayı akıl ettiğinde ise zihni adamakıllı bulandı.’ –İ. O. Anar.
zihnini altüst etmek
düşüncelerini karmakarışık duruma getirmek: ‘Günlerden beri bu düşünce, Anadolu’ya geçmek zihnini altüst ediyordu.’ –S. Kocagöz.
zihnini dağıtmak
gerektiği gibi düşünmemek.
zihnini oynatmak
çıldırmak, delirmek.
zihnini toplamak
kendine gelmek, sağlıklı düşünmeye başlamak: ‘Vehibe benden önce zihnini toplayarak cevap verdi.’ –H. R. Gürpınar.
zikri geçmek
anılmak, adı geçmek: Dün sizin zikriniz geçti.
zikzak yapmak
1) sık sık sağa sola yön değiştirmek; 2) mec. sık sık düşünce değiştirmek.
zil kalmak
parasız kalmak: ‘Zaten müdür aç herifin biri, zil kalmış da gelmiş buralara.’ –K. Korcan.
zil takıp oynamak
çok sevindiğini belli etmek: ‘Birini buldu, ne güzel oldu diye zil takıp oynayacak mıydım?’ –A. Ümit.
zillete düşmek
hor görülmek, aşağılanmak: ‘Zillete düşmemek için tehlikeyi kabul etmek daha iyi olmaz mı?’ –E. İ. Benice.
zilsiz oynamak
çok sevindiğini belli etmek.
zimmet çıkarmak
eksik veya yanlış yapılan bir işlemden dolayı kişiye fazladan ödenen miktarı belirlemek ve ödemesini sağlamak için bildirimde bulunmak.
zincir gibi
art arda sıralanmış şey.
zindan gibi
karanlık veya iç sıkıcı (yer).
zinde tutmak
genç ve diri kalmasını sağlamak: ‘İçim ürperiyor, ürpertinin beni zinde tutacağına inanıyorum.’ –A. Ümit.
zirveye çıkmak
en üst düzeyde ilgi çekmek, herkes tarafından konuşulur olmak.
zirzopluk etmek
uygunsuz, yakışıksız davranışlarda bulunmak.
ziyade olsun!
yemekte bulunanlara veya yemeğe buyurun diyenlere ‘artsın, çoğalsın’ anlamında söylenen bir nezaket sözü.
ziyafet çekmek (vermek)
konukları yemekli ağırlamak: ‘O gece telgrafçı, gümrükçü, liman çavuşu, müdür beye bir ziyafet vermek istemişlerdi.’ –M. Ş. Esendal.
ziyan etmek
1) yersiz, boş yere harcamak: ‘Ah budala kız, gençliğinin kıymetini bilmiyorsun, güzelliğini ziyan ediyorsun.’ –S. M. Alus. 2) zarara uğratmak.
ziyan olmak
boşuna harcanmak, zarar görmek: ‘Bu fennî ihmal yüzünden Hacer’in çocuğu ziyan oldu.’ –N. Hikmet.
ziyan zebil olmak
hlk. boşuna, boş yere harcanmak.
ziyanı yok!
özür dileyenlere karşılık olarak bağışlandığını, olayın pek önemli olmadığını bildirmek için söylenen bir söz: ‘Biraz çabuk işe girişmiş olacağız ama ziyanı yok diye düşündü.’ –S. Kocagöz.
ziyaret etmek
1) birini görmeye gitmek: ‘Sporcular da birbirlerini sık sık ziyaret etsinler.’ –N. Hikmet. 2) bir yeri görmeye gitmek.
zıddına basmak (gitmek)
sinirlendirmek, sinirini bozmak: ‘Niçin babanın zıddına basıyorsun evladım, seni hiç incitmemiş bir baba, bir gün bir fiske vurmadı, bir dediğin iki olmuyor.’ –H. E. Adıvar. ‘Yalnız akrep kuyruğu gibi bükülmüş pomatlı ibrişim bıyıklar zıddıma gidiyor.’ –R. N. Güntekin.
zıkkımın kökünü (pekini, dibini) ye!
sunulan yiyeceği beğenmeyenlere söylenen bir söz.
zılgıt vermek
korkutmak, çıkışmak, azarlamak, gözdağı vermek: ‘Şehrin büyükleri otelciye adamakıllı bir zılgıt vermişler.’ –R. N. Güntekin.
zılgıt yemek
azar işitmek: ‘Dün akşam benden yediği zılgıttan adamakıllı afallamış görünüyordu.’ –R. N. Güntekin.
zınk diye durmak
birdenbire durmak: ‘Askerî bir cip, Camekân Sokağı’nı sarsıla sarsıla geçti, apartmanın kapısı önünde zınk diye durdu.’ –A. İlhan.
zıp diye çıkmak
beklenmeyen bir zamanda ortaya çıkmak.
zıp zıp zıplamak
çok sevinmek.
zırıltı çıkarmak
anlaşmazlık sebebiyle kavga etmek: ‘Durup dururken zırıltı mı çıkarmalı?’ –M. Ş. Esendal.
zırnık (bile) koklatmamak
en ufak bir şey vermekten kaçınmak: ‘Karın, kaynanan, çocukların hepsini yiyip sana zırnık koklatmazlar.’ –H. R. Gürpınar.
zırnık (bile) vermemek
en ufak bir şey vermemek.
zıvanadan çıkmak
1) çok sinirlenmek, öfkelenmek: ‘Dürdane Hanım’ın aşkı seni zıvanadan büsbütün çıkarmış.’ –H. R. Gürpınar. 2) aklını yitirmek, çılgın gibi davranmak: ‘Kaç zamandır zaten bir acayipleşen oğlanın artık adamakıllı zıvanadan çıktığına hükmediyorlardı.’ –H. Taner. 3) denetlenemez duruma gelmek: Bu iş zıvanadan çıktı.
zokayı yutmak
argo aldatılıp zarara sokulmak.
zom olmak
çok sarhoş olmak.
zor alıma çarpmak
kişi mallarına devlet adına yasal olarak el koymak, müsadere etmek.
zor gelmek
bir işin yapılması birine güç gelmek: ‘Ama, sevdiğimiz insanın acı çekmesini seyretmek, ölüm acısından çok daha zor gelmiştir bana.’ –K. Tahir.
zor kullanmak
bir işin yapılması için her türlü baskıya başvurmak.
zora binmek
1) iş ancak zor kullanılmakla sonuçlanacak bir hâl almak; 2) zorlaşmak.
zora gelememek
baskıya, sıkıntıya veya sıkı bir çalışmaya dayanamamak, katlanamamak.
zora koşmak
güçlük çıkarmak.
zoru olmak
kendisini zorlayan bir durumu, bir sıkıntısı olmak, sorunu bulunmak, güçlüğü olmak: ‘Bizim anlayacağımız, bu memleketin iki tek zoru var. Biri okul, öteki de yol.’ –B. R. Eyuboğlu.
zorun ne?
1) ‘amacın ne, ne istiyorsun?’ anlamında kullanılan bir söz; 2) ‘neden kendini bu kadar zorluyorsun’ anlamında kullanılan bir söz.
zorunda bırakmak
yapmaya mecbur etmek: ‘Onları susmak zorunda bırakmanın sıkıntısını duyuyorum.’ –N. Cumalı.
zorunda kalmak (olmak)
kesinlikle yapması gerekmek, yapmaya mecbur olmak: ‘Kitabını basacak yayınevi bulamamış, onu kendi parasıyla bastırmak zorunda kalmıştır.’ –S. Birsel.
zorunlu kılmak
mecbur etmek.
zül saymak (addetmek)
bir olay veya sözü küçültücü, alçaltıcı, aşağılayıcı olarak değerlendirmek.
zula etmek
1) çalmak, aşırmak; 2) gizlemek, saklamak.
