taşı toprağı altın olmak
1) arazisi çok değerli olmak; 2) her türlü zenginliğe, olanağa, fırsata sahip olmak.
taşın altına elini koymak
elini taşın altına koymak.
taşlar yerine oturmak
1) her şey yerli yerinde olmak; 2) her makama, işin veya görevin gereklerine uygun kişi yerleşmek.
taşralı kalmak
bir kimse taşrada edindiği görgü, örf ve âdetleri bırakmamak: ‘Şehirli görünmek gururu kasaba kızının İstanbul’dan aldığı ilk kötü huy oldu; birkaç hafta geçince babasıyla anasının yeni hayata kendisi gibi uyamayacaklarını, taşralı kalacaklarını anlayınca hırçınlaştı.’ –R. H. Karay.
tasvip görmek
birinin bir düşünce ve davranışı uygun, yerinde bulunmak.
tasvir gibi
çok güzel (kimse): ‘… beyim, dadılar, tayalarla şımartılmış, kuşsütüyle beslenmiş, beyaz, tüysüz, oğlandan çok kıza yakın, tasvir gibi bir civan.’ –H. Taner.
tat almak
bir şeyden hoşlanmak, zevk almak: ‘Kelimenin de tadını alır, kafiyenin de.’ –Y. Z. Ortaç.
tat kazanmak
belli bir tada kavuşmak, olgunlaşmak, tatlanmak.
tat vermek
1) acı, tatlı, ekşi vb. bir tat kazandırmak; 2) mec. hoşa giden bir duruma sebep olmak; 3) mec. bıktırmak.
tatil etmek
1) başka bir güne, zamana erteleyerek çalışmaya ara vermek; 2) okul, iş yeri vb.ni kapatmak, çalışmasına ara vermek: ‘O zamana kadar inşaatı tatil edeceksiniz, dediler.’ –H. Taner.
tatil olmak
kapanmak, ara verilmek.
tatil yapmak
1) tatile çıkmak; 2) işe ara verip dinlenmek.
tatile girmek
belirli bir süre için çalışmalara ara vermek: Üniversite haziranda tatile girecek.
tatlı canından etmek
öldürmek: ‘Canımı dişime takmayayım bir kere, adama hiç acımam tatlı canından ederim.’ –K. Korcan.
tatlı canından olmak
ölmek.
tatlı canını sıkmak
gereksiz şeylere üzülmek ve bunları dert edinmek.
tatlı yerinde bırakmak (kesmek)
bir işi can sıkıcı bir duruma sokmadan sona erdirmek.
tatmin etmek
1) karşısındakinin cinsel isteklerini gidermek; 2) karşısındakine güven vererek onu istenilen bir biçimde hoşnut etmek; 3) mec. doyurmak: ‘Mizaç ve karakterleri dışa dönük olanlar kendilerini tatmin eden çevrelere ihtiyaç duyarlar.’ –M. Kaplan.
tatmin olmak
1) istediği bir şeye ulaşarak hoşnut olmak, rahatlamak, doyurulmak; 2) cinsel isteklerini gidermek; 3) mec. doyurucu bulmak.
tatsızlık çıkarmak
hoşa gitmeyen, can sıkıcı, gergin bir duruma sebep olmak: ‘Çoktandır aramızda tatsızlık çıkardığım yoktu.’ –N. Cumalı.
tav olmak
1) kanmak: ‘Bazen kadınlara çabuk tav olduğunu düşünürüm de işe zarar verir, bilirsin aşırılık.’ –E. Işınsu. 2) tam olarak istediği olmasa da kabul etmek.
tav vermek
1) gereken ve uygun nemi sağlamak; 2) mec. en uygun duruma getirmek: ‘Biraz durdu. Sonra işe az daha tav vermiş olmak için…’ –M. Ş. Esendal.
tava gelmek
1) toprak sürülecek duruma gelmek; 2) mec. yumuşamak, kanmak, yola gelmek: ‘Oğul, anasının tava geldiğini sezmişti.’ –O. Kemal.
tava getirmek
1) gereği kadar ısıtmak; 2) mec. olayları istenilen duruma getirmek.
tavan başına çökmek (yıkılmak)
beklenmeyen bir durum karşısında şaşırıp kalmak: ‘Gelmeyecek mi? Neden gelmedi? diye sordukları vakit tavan başıma yıkılıyordu.’ –M. Ş. Esendal.
tavan yapmak
1) Menkul Kıymetler Borsasında işlem görmekte olan hisse senedinin değeri en üst düzeye ulaşmak; 2) sinir, heyecan vb. en üst düzeye çıkmak.
tavana vurmak
tavan yapmak.
taviz vermek
ödün vermek: ‘Galiplerin yenilen devletlere hiçbir taviz vermeyecekleri hissediliyordu.’ –R. N. Güntekin.
tavı kaçmak (geçmek)
uygun zamandan yararlanamamak.
tavını bulmak
iş vb. için en uygun şartları yakalamak.
tavır almak (takınmak)
belli bir durum veya davranış biçimini benimsemek, vaziyet almak: ‘Bilgin değilim. Onun için yazılarımda da bilgince tavır takınmaktan çekinirim.’ –O. V. Kanık. ‘Parçasını söylerken aldığı tavır, insanı gülmekten katıltacak kadar komik.’ –R. H. Karay.
tavla atmak
tavla oynamak: ‘Çoğu tedaviden sonra, bir parti de tavla atardı hastaları ile…’ –Y. Z. Ortaç.
tavşan boku gibi (ne kokar ne bulaşır)
kaba ne yararı ne de zararı olan (kimse).
tavşana kaç, tazıya tut demek
iki tarafı, karşıt olan davalarında kışkırtmak, ikili oynamak.
tavşanı araba ile avlamak
işini telaşsız ve soğukkanlılıkla görmek.
tavşanın suyunun suyu
iki şey arasındaki ilginin çok uzak olduğunu anlatan bir söz.
tavuk ayağı yemek
gevezelik etmek, dedikodu yapmak: ‘A, o nasıl lakırtı, dedi. Bunlar da tavuk ayağı yemişler, ağızlarında bakla ıslanmıyor.’ –M. Ş. Esendal.
tavuk gibi
erken yatıp uyuyan.
tay tay durmak
emekleme döneminde, henüz yürüyemeyen çocuk ayakları üzerinde durmak.
tayini çıkmak
atanmak.
tazarruda bulunmak
Tanrı’ya yakarmak.
taze ot görmüş eşek gibi
iştahlanmış bir biçimde: ‘Çamur, taze ot görmüş eşek gibi pis pis sırıtmış bunun üzerine.’ –H. Taner.
tazı gibi
1) çok zayıf ve ince kemikli (kimse); 2) çok hızlı (kimse).
tazyik etmek
1) zorlamak, baskı yapmak; 2) sıkıştırmak: ‘Adamın bileklerini iki avucunun arasına alarak tazyik ediyor.’ –E. M. Karakurt.
tebdil gezmek
1) tanınmamak için kılık değiştirerek gezmek; 2) mec. değişik görüntüde olmak: ‘Anlayana sivrisinek saz düşüncesine dayanan ve tebdil gezen bir şiir yaygınlaştı.’ –S. Hilav.
tebdilimekânda ferahlık vardır
sağlık veya görev değişikliği nedeniyle bir yerden başka bir yere giderek huzur sağlanacağını bildiren bir söz.
tebelleş etmek
birini veya bir şeyi birinin başına bela etmek: ‘… hanım evladını tepemize tebelleş eden kendisidir.’ –A. İlhan.
tebelleş olmak
onun başına dert olmak, musallat olmak: ‘Ha şunu bilmende yarar var, kadın çok tebelleş olursa, ona bir randevu verip kendisini dinleyebilirim.’ –E. Işınsu.
tebligatta bulunmak
bildirim yayımlamak, bildirimden haberdar etmek, bildirim göndermek: ‘7 Temmuz 1919 tarihinde, şu umumi tebligatta bulundum.’ –Atatürk.
tecahülüarifaneden gelmek
bilmez gibi davranmak.
tecrübe tahtasına çevirmek
üst üste başarısız denemelere konu etmek: ‘Hastaları tecrübe tahtasına çevirmiş nice vakaları rastgele bir kinin tedavisiyle tedavi ettiğimi bilirim.’ –R. N. Güntekin.
tecrübe tahtasına dönmek
üst üste başarısız denemelere konu olmak.
tedahülde kalmak
ödenmeden birikmek.
tedarikte bulunmak
hazırlık yapmak.
tedavi görmek (olmak)
iyileşmek amacıyla sağlık uygulamalarından geçmek: ‘Birkaç kez alkol tedavisi gördü ama yararı olmadı.’ –C. Külebi.
tedavülden kalkmak
para artık kullanılmamak.
tedavüle çıkarmak
parayı piyasaya çıkarmak.
tedbir almak
1) önlem almak: ‘Selefleri bu yolda bir sürü tedbir almışlar fakat tam muvaffak olamamışlardır.’ –N. F. Kısakürek. 2) hazırlanmak.
teessüf ederim!
yazıklar olsun!
teessüf etmek
1) acımak, üzülmek, yazıklanmak: ‘İdraksiz, şuursuz geçen günlerimiz için teessüfler edeceksiniz.’ –Ö. Seyfettin. 2) kınamak.
teessür göstermek
üzüntüsünü açığa vurmak: ‘Artık gözümün önünde ölse teessür göstermek istemiyordum.’ –R. N. Güntekin.
tef çalsan oynayacak
karmakarışık olan eşyalar için söylenen bir söz.
tefe koyup çalmak
tefe koymak.
tefekküre dalmak
derin düşünmek, düşünceye dalmak.
tefrika çıkarmak
birbirine kötülük etmeye kadar varan sürekli anlaşmazlık yaratmak.
teğet geçmek
1) yakınından geçmek; 2) mec. bir konuya üstünkörü dokunmak: ‘Birbirine teğet geçmiş iki acılı yaşamın öyküsü radyofonik seslere dönüşür.’ –S. İleri.
tehdit etmek
1) gözdağı vermek: ‘Şimdi yalnızca güvenliğini tehdit edebilecek tehlikeler üzerine düşünüyor.’ –N. Hikmet. 2) tehlikeli bir durum yaratmak: ‘Şimdi yalnızca güvenliğini tehdit edebilecek tehlikeler üzerine düşünüyor.’ –A. Ümit.
tehdit savurmak
korkutmak, gözdağı vermek: ‘Adam -bunu sizin yanınıza komam, ikinizi de temizleyeceğim- diye tehdit savuruyormuş.’ –H. Taner.
tehlike atlatmak
büyük zarar ve sıkıntılara yol açacak bir olayı savuşturmak.
tehlike çanları çalmak
kötü bir durumun ortaya çıkacağı belli olmaya başlamak: ‘Bedenimde tehlike çanları çalmaya başlamış, eklem romatizmasına yakalanmıştım.’ –A. Ümit.
tehlikeye atılmak
zarar ve sıkıntılara yol açacak bir davranışta bulunmak: ‘Şimdilik sizin tehlikeye atılmanıza hacet yoktur.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
tehlikeye düşürmek
sıkıntı, üzüntü veya zarar oluşturacak bir duruma sokmak.
tek dalmak
sp. güreşte karşı güreşçinin tek bacağını kapmak.
tek durmak
uslu durmak, yaramazlık etmemek, sessiz kalmak: ‘Keşke tek duraydın da bunlar başına gelmeseydi.’ –A. Kulin.
tek durmamak
1) bir taraf öbür tarafa karşı bazı hareket ve çalışmalar içinde bulunmak; 2) yaramazlık, çapkınlık vb. yapmak.
tek elden
bir yerin veya bir merkezin kumanda ve yönetimi altında olarak.
tek geçmek
sadece onunla ilgilenmek, sadece ona önem vermek.
tek kürekle mehtaba çıkmak
1) eksik hazırlıkla bir işe kalkışmak; 2) beceriksizce alay etmeye kalkışmak.
tek sıra olmak
sıraya girmek, sıralanmak: ‘Fabrikaların akşam vardiyaları dağıldıktan sonra işçiler fabrika kapılarında tek sıra oldular.’ –L. Tekin.
tek vücut olmak
birlikte hareket etmek: ‘Birbirimize sımsıkı sarılmış, tek vücut olmuş, sallanıp duruyoruz.’ –A. Kulin.
tekbir getirmek
Müslümanlıkta Tanrı’nın büyüklüğünü, yüceliğini anmak için söylenen ve ‘Allahuekber’ sözü ile başlayan duayı okumak: ‘Hemen şükran secdesine kapanarak tekbir getirir.’ –H. R. Gürpınar.
tekeden süt çıkarmak
hlk. olamayacak şeyleri olur duruma getirmek: ‘Sen meram ettikten kelli, tekeden süt çıkarırım, ağam! diyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
tekelinde olmak
herhangi bir şey tekeli altında bulunmak, elinde tutmak, inhisarında olmak.
tekeline (tekellerine) almak
1) bir şeye tek başına sahip olmak, inhisarına almak, patentini almak; 2) mec. fikir, sanat vb. alanda kendi görüşünü hâkim kılmak.
teker meker yuvarlanmak
1) döne döne yuvarlanmak; 2) iyi durumda olan bir kişi durumunu birdenbire yitirmek.
tekere çomak sokmak
birinin yolunda giden işini aksatan, engelleyen davranışta bulunmak: ‘Neden ikide bir tekere çomak sokarlar? Neden kalkınma hamlesine bir tuğla da onlar koymazlar?’ –H. Taner.
tekerine (tekerinin önüne) taş koymak
tekere çomak sokmak: ‘Kırıp geçirmeye niyet etmişti ama ah bu kadın, gene tekerine taş koymuştu.’ –O. Kemal. ‘Doğrudur dedik herife, tekerimizin önüne taş koyma dedik, anlatamadık.’ –K. Korcan.
tekme atmak (vurmak)
1) ayakla bir yere sertçe vurmak: ‘Kafama bir tekme vurdular, bir şeyler söylenerek bırakıp gittiler.’ –M. Ş. Esendal. 2) çifte atmak; 3) mec. ihanet etmek.
tekme tokat girişmek
dayak atmak.
tekme yemek
1) birinin ayağından darbe almak; 2) ihanete uğramak: ‘Bu sefer de heriften bir tekme yersen bir daha belini doğrultamazsın.’ –M. Ş. Esendal.
tekmil almak
ask. üst, birliğin o andaki durumunu bildiren sözlü bilgiyi asttan almak.
tekmil vermek
ask. 1) ast, bir iş ve durum hakkında üste bilgi vermek; 2) ast, üstüne künyesini söylemek.
tel çekmek
telle çevirmek, tel germek: Bahçeye tel çektik.
tel çekmek
telgraf çekmek.
tel takınmak
alay teller takmak.
tel tel dökülmek
1) dağılıp gitmek; 2) mec. çok başarısız olmak.
telakki olunmak
sayılmak, öyle kabul edilmek: ‘Pek taaccüp ettim, niye mücrim telakki olunacakmış?’ –A. İlhan.
telaş göstermek
telaşını belli etmek: ‘Polisle ben konuşurum, siz telaş göstermeyin.’ –H. E. Adıvar.
telaşa düşmek
telaşlanmak: ‘Vapur işlemeyecek zamanlarda bile bir gün işinden kalmadığını bilen Hayriye Hanım telaşa düştü.’ –R. N. Güntekin.
telaşa gelmek
bir iş telaş sırasında yapılmak.
