Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

tahkire uğramak

hakaret görmek.

tahlilden geçirmek

gözden geçirmek: ‘Kalabalığı kısa ve kuş bakışı bir tahlilden geçirelim.’ –F. R. Atay.

tahsil görmek

eğitim almak: ‘İyi tahsil görmüş gençlerden bir grup meydana getiririz.’ –R. N. Güntekin.

tahta çıkmak

hükümdar olmak: ‘Sultan Süleyman tahta çıkar çıkmaz, babası namına inşa ettirdiği cami 1522’de bitmiş ve halka açılmıştır.’ –Y. K. Beyatlı.

tahtalıköyü boylamak

ölmek.

tahtaya kaldırmak

öğrenciyi sözlü sınav için sınıftaki tahtanın önüne çağırmak.

tahtaya kalkmak

öğrenci sınıfta kara tahta önüne çıkmak.

tahttan indirmek

hükümdarlığına son vermek.

takas tukas etmek

değiştirmek.

takat getirmek

dayanmak, katlanmak.

takati kalmamak (kesilmek)

gücü azalmak, bitmek: ‘Sonra, artık takati kesilmiş gibi kendini bıraktı.’ –R. N. Güntekin.

takati yetmemek

gücü yeterli olmamak: ‘Günahlarımızın icmaline gelince ben tutamam, takatim yetmez.’ –A. İlhan.

takatsizlik duymak

güçsüz ve kuvvetsiz kaldığını anlamak: ‘Yere uzanmak isteyecek kadar vücudunda takatsizlik duyuyordu.’ –P. Safa.

takibe vermek

banka, alacağını hukuki yoldan tahsil edilebilmek için işi avukata havale etmek.

takılı kalmak

bir iş bitmemek: ‘Bütün dava şimdi Trakya’daki bu sınırlama keyfiyetine takılı kalmıştı.’ –A. N. Karacan.

takılıp kalmak

herhangi bir noktadan ayrılamamak: ‘Duygularının bilmecesini filan çözmüş değildir. O duyguların abecesinde takılıp kalmıştır.’ –S. İleri.

takım tutmak

spor takımlarından birini desteklemek.

takıp takıştırmak

özenerek süslenmek: ‘Kız, kalk giyin, tak takıştır, diyor.’ –H. E. Adıvar.

takla atmak

1) takla hareketini yapmak: ‘Adam o kadar kederli, o kadar meyustu ki takla atıp ney çalan kambur cüceler bile onu güldürmeyi başaramamıştı.’ –İ. O. Anar. 2) mec. çok sevinmek: ‘Biz senin yaşındayken iki altına takla atardık.’ –F. R. Atay. 3) mec. bir kimseye yaranmak için onun hoşuna giden davranışlarda bulunmak, dalkavukluk etmek.

takla attırmak

1) bir şeyi dilediği gibi beceriyle kullanabilmek: ‘Sizin için Türkçenin cambazıdır, kafiyelere taklalar attırır, dedi.’ –Y. Z. Ortaç. 2) birine istediği her şeyi yaptırmak.

taklidini yapmak

1) bir şeyin veya kimsenin konuşmasını, davranışını komik bir biçimde tekrarlamak: ‘Annesinin, babasının taklitlerini yapıyordu.’ –Ç. Altan. 2) öykünmek.

takoz koymak

1) aracın hareketini önlemek için tekerleklerden birinin önüne veya arkasına takoz yerleştirmek, takoz atmak; 2) argo olacak işi engellemek.

takrir etmek

ders anlatmak.

takrir vermek

1) satışlarda sattığını söylemek: ‘Tapu memuruna takrir vermek için o gün bize nöbet gelmedi.’ –N. Hikmet. 2) önerge vermek.

taksi çevirmek

hareket hâlindeki taksiyi bir yere gitmek için durdurmak: ‘İbrahim caddeye çıkar çıkmaz bir taksi çevirdi.’ –A. İlhan.

taksite bağlamak

bir şeyi belli aralıklarla, belli miktarlarda ödeme şartları ile almak veya satmak: ‘Yoksa musahhih maaşımdan haftada üç papel taksite bağlayıp seni bir şamaroğlanı gibi kullanırım.’ –N. Hikmet.

taktik vermek

çeşitli sorunlarda sonuca ulaşmak için yol ve yöntem göstermek: ‘Artık yapacak işleri kalmamış da afyon kaçakçılarına, karaborsa gangsterlerine taktik vermeye kalkmışlar.’ –H. E. Adıvar.

talandan geçmek

yağmalanmak: ‘Her uğradığı yerde çarşılar talandan geçer.’ –F. R. Atay.

talibi çıkmak

talip çıkmak.

talihi yaver gitmek

talihi iyi olmak, işi yolunda gitmek: ‘Her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi.’ –S. F. Abasıyanık.

talihin kucağına atılmak

kendi kaderine boyun eğmek: ‘Bir gelinden ziyade, zalim bir nezri yerine getirmek için talihin kucağına atılmış bir kurbana benziyordu.’ –A. H. Tanpınar.

talihine küsmek

kötü bir durum veya olayla karşılaşıldığında yalnızca talihi suçlamak: ‘Talihimize küseriz ama millî menfaat prensiplerinin bizim yüzümüzden kötülenmesini istemeyiz.’ –F. R. Atay.

talimat vermek

üst düzeyde bulunan biri, yaptıracağı işle ilgili olarak görüşünü belirtmek, yol göstermek.

talip çıkmak

1) kız evlenme teklifi almak: ‘Keşke bilmeksizin, tesadüfen, İsmail’in almak istediği bu kıza talip çıkmış bir adam vaziyetinde kalsaydım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir şeye istekliler bulunmak.

talkın vermek

ölü gömüldükten sonra mezar başında imam dinî sözler söylemek.

tam adamına çatmak

olumsuz bir davranış ve tutum içinde bulunan kimseyle karşı karşıya gelmek.

tam adamını bulmak (adamına düşmek)

1) en uygun kişiyi seçmek; 2) alay en uygunsuz kişiyi seçmek.

tam gelmek (olmak)

uygun gelmek, uymak: Elbise tam geldi. Ayakkabı ayağına tam oldu.

tam maaşla tekaüt (emekli)

şaka işi az, ödeneği çok olan bir işe yerleşenler için söylenen bir söz.

tam üstüne basmak

1) kesin olarak belirlemek: ‘Tam üstüne bastın canım, ben sıradan değil sıra dışı biriyim.’ –A. Kulin. 2) doğru olanı, benzerini, istenileni bulmak.

tamam bulmak

esk. bitmek, sona ermek.

tamam gelmek

bir şeye uygun düşmek.

tamir görmek

onarılmak, düzeltilmek, yenilenmek: ‘Köşk tamir görmekte olduğundan Gazi, bu küçük dairede oturuyordu.’ –R. E. Ünaydın.

tamire vermek

onarılmak için bir şeyi onaracak kimse veya yere vermek.

tamtakır kuru (kırmızı) bakır

boş, bomboş: ‘Sütnine yukarı çıktığı zaman ne görsün? Sandık tamtakır kuru bakır.’ –R. N. Güntekin.

tan ağarmak (atmak, sökmek)

gün doğmaya başlamak, şafak sökmek: ‘Artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar.’ –S. Birsel.

tan tuna gitmek

öldürülmek veya başı belaya uğramak.

tan yeri ağarmak

sabah olmaya başlamak, ufku belli belirsiz bir aydınlık kaplamak: ‘Tan yeri ağarmış, gündüz olmaya başlamıştı.’ –A. H. Müftüoğlu.

tandem oynamak

sp. kalecinin önünde savunmak amacıyla duran iki oyuncu paslaşarak oynamak.

tane bağlamak

meyve veya herhangi bir bitkinin tohumları tane durumuna gelmek.

tane tane söylemek (konuşmak)

acele etmeden, seslerin hakkını vererek herkesin anlayabileceği gibi konuşmak: ‘Genç kadın ağır adımlarla eski yerine oturdu, tane tane söylemeye başladı.’ –A. Gündüz.

tanıdık çıkmak

1) önceden birbirlerini tanımış olmak, tanış olmak; 2) bir şeyi daha önceden öğrenmiş, duymuş olmak: ‘Sırrı Bey, bu iki ada hemen tanıdık çıktı ve artık oturduğu koltukta büsbütün uzanarak, bekliyoruz paşam, dedi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

tanımazlıktan gelmek

bir kimseyi tanıdığı hâlde tanımıyormuş gibi davranmak.

tanış çıkmak

daha önceden tanışmış olmak.

Tanrı yarattı dememek

Allah yarattı dememek.

Tanrı’nın günü

Allah’ın günü: ‘Tanrı’nın günü bu pasaj sabahın yedisinden, gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı.’ –H. Taner.

tansiyonu çıkmak (fırlamak, yükselmek)

kan basıncı aniden yükselmek: ‘Kocasının hiddetten tansiyonu yükseldi.’ –H. Taner.

tansiyonu düşürmek

gerilimi azaltmak: ‘Hiç değilse önde gelen fırkacıların tansiyonunu düşürmeyi de ümit etmişti.’ –T. Buğra.

tansiyonu yükseltmek

gerilimi arttırmak.

tantana yapmak (etmek)

1) kuru gürültü çıkarmak; 2) gereksiz yere, boşu boşuna konuşmak.

tapan çekmek

tapanlamak.

tapi kalmak

kumar oyunlarında fişsiz ve parasız kalmak.

taraf (tarafını) tutmak

birinden yana olmak, birinin görüş ve düşüncesini desteklemek: ‘Benim, daha çok erkeklerin tarafını tutar gibi görünen akıl öğretmelerime hanımlar kızabilir.’ –Ş. Rado.

taraf çıkmak (olmak)

taraf tutmak.

taraf gözetmek

birinden yana olmak: ‘Meseleyi taraf gözetmeden aksettirmek için o yazıdan da bir parça almak isterdik.’ –O. V. Kanık.

tarak vurmak

taramak.

tarife gelmemek

açıklanması güç olmak: ‘Oysa gece boyunca daracık bir döşekte gözünü kırpmadan uzanmak tarife gelmeyecek kadar sıkıcıydı.’ –İ. O. Anar.

tarih atmak (koymak)

bir şeyin üzerine tarih yazmak.

tarih düşürmek

önemli sayılan bir olayın, çoğunlukla nazım biçiminde söylenen sözlerle, ebcet hesabına göre tarihini belirtmek.

tarihe geçmek

önemi bakımından unutulmayacak bir durum kazanmak: ‘Bütün ömründe tek bir kitap yazmış ve sadece bu kitabıyla tarihe geçmiştir.’ –A. Boysan.

tarihe karışmak

unutulmak, yalnız adı kalmak: ‘Bir yaş gelir ki ondan sonra ehemmiyet verdiğiniz şeyler tarihe karışmış yani hayattan çıkmıştır.’ –A. Ş. Hisar.

tarizde bulunmak

sözle sataşmak, taşlamak.

tarla açmak

çalıları, ağaçları, taşları kaldırarak veya ormanlık bölgede ağaç keserek, yakarak bir yeri sürülüp ekilir duruma getirmek.

tartak martak etmek

kazıp dağıtmak, darmadağın etmek.

tartışma götürmek

bir konu tartışmaya açık olmak: ‘İki yandan gelen arabaların orada yolu tıkadığı tartışma götürmez.’ –S. Birsel.

tartışmaya girmek

münakaşa etmeye başlamak: ‘Mustafa’nın yanında bir tartışmaya girmek de istemiyorum.’ –A. Ümit.

tartma tartmak

baş örtüsü takmak: ‘Bayanlar sırtlarına toza, yağa dayanır birer takım giydiler, başlarına da birer tartma tarttılar, … fabrikaya gittiler.’ –M. Ş. Esendal.

taş atıp kolu yorulmamak

bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak: ‘Taş atıp kolunuz yorulmadan üstüne konduğunuz paranın nasıl kazanıldığını bir yazarsak görürsünüz.’ –H. E. Adıvar.

taş atmak

birine dolaylı olarak iğneleyici, dokunacak bir söz söylemek: ‘İkide birde bana bunun için taş atıyordu.’ –R. N. Güntekin.

taş attın da kolun mu yoruldu?

bir kazancın hiç yorulmadan sağlandığını anlatan bir söz.

taş bebek gibi

çok güzel fakat genellikle soğuk ve donuk (kadın).

taş çatlasa

1) bütün olanakların kullanılmış olmasına karşın: ‘Bunlardan en iyisini taş çatlasa konakta iki aydan fazla tutamazdı.’ –R. N. Güntekin. 2) ne olursa olsun; 3) en fazla: ‘Taş çatlasa otuz yaşlarında görünen genç kadın yanındaki boş yere oturmuştu.’ –O. Aysu.

taş düşürmek

böbrekte oluşan kum ve taşları vücuttan atmak.

tas gibi

1) saçsız, dazlak; 2) çok düz, açık.

taş gibi

1) çok sert, çok katı; 2) çok sağlam; 3) hareketsiz: ‘Bütün galeyanı, bu taş gibi karşısında oturan, her an fırlayacak adam önünde tavsadı.’ –N. Hikmet. 4) vücudu diri, taze (kadın).

taş kesilmek

1) çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememek: ‘Salonun içinde kimse kımıldayamadı. Hepsi olduğu yerde dondu. Taş kesildi.’ –Ö. Seyfettin. 2) sesini çıkaramaz olmak: ‘Hayvan sanki taş kesilmiş ve kulaklarını dimdik dikmişti.’ –O. C. Kaygılı.

taş kırdırmak

böbrek taşlarını çeşitli yollarla parçalara ayırarak vücuttan atmak.

taş koymak

engelleyecek biçimde davranmak: ‘Damadım hakkında kötü şeyler düşünmeni, bu işe taş koymanı istemiyorum.’ –O. Kemal.

taş sürmek

satranç, dama, domino vb. oyunlarda taşlardan birini oynatmak.

taş taş üstünde bırakmamak

baştan başa yıkıp yerle bir etmek: ‘Kaçsan da kaç para eder? Sana, köyde taş taş üstünde bırakmayacak diyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

taş yağar kıyamet koparken

telaşlı ve tehlikeli zamanları anlatan bir söz.

tasa çekmek

kaygılanmak, üzüntü içinde olmak, üzülmek: ‘Toprağı yeşertmeye lazımsa benim kanım / Hiç tasa çekme, çoktan ben yurduma kurbanım’ –F. N. Çamlıbel.

taşa çekmek

bileği taşında kılağılamak.

taşa tutmak

1) üst üste taş atmak, aralıksız taşlamak: ‘Sokaktan her geçişinde çocuklar taşa tutarlardı onu, canını yakmanın bir yolunu bulurlardı.’ –T. Uyar. 2) tek. zımparalamak amacıyla çok hızla dönen bileği taşına hafifçe dokundurmak, pürüzlerini almak, düzgünleştirmek.

tasası sana mı düştü?

‘sen karışma, seni ilgilendirmez’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Sonra, dedim, bunun tasası sana mı düştü?’ –M. Ş. Esendal.

tasasına düşmek

derdine düşmek.

taşı gediğine koymak

gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak: ‘Fırsat çıkmışken kim bilir hangi uzak meseleden tutturup taşı gediğine koymak ve tenkit etmiş olmak için kaplarına sığamıyordu.’ –M. Ş. Esendal.

taşı ölçeyim

hlk. kırık, ezik, yara vb. durumlar anlatılırken bir kimsenin vücudu üzerinde yer gösterildiğinde ‘benden uzak olsun’ anlamında söylenen bir söz.

taşı sıksa suyunu çıkarır

birinin vücutça çok güçlü olduğunu belirtmek üzere söylenen söz: ‘Aslan gibidir maşallah, taşı sıksa suyunu çıkarır, diyor.’ –A. İlhan.

tası tarağı toplamak

her türlü ilişkiyi kesmek üzere hazırlanmak: ‘Tası tarağı toplayıp ortalıktan usul usul tüyüyorsunuz.’ –T. Uyar.

Sayfa 97 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü