tahkire uğramak
hakaret görmek.
tahlilden geçirmek
gözden geçirmek: ‘Kalabalığı kısa ve kuş bakışı bir tahlilden geçirelim.’ –F. R. Atay.
tahsil görmek
eğitim almak: ‘İyi tahsil görmüş gençlerden bir grup meydana getiririz.’ –R. N. Güntekin.
tahta çıkmak
hükümdar olmak: ‘Sultan Süleyman tahta çıkar çıkmaz, babası namına inşa ettirdiği cami 1522’de bitmiş ve halka açılmıştır.’ –Y. K. Beyatlı.
tahtalıköyü boylamak
ölmek.
tahtaya kaldırmak
öğrenciyi sözlü sınav için sınıftaki tahtanın önüne çağırmak.
tahtaya kalkmak
öğrenci sınıfta kara tahta önüne çıkmak.
tahttan indirmek
hükümdarlığına son vermek.
takas tukas etmek
değiştirmek.
takat getirmek
dayanmak, katlanmak.
takati kalmamak (kesilmek)
gücü azalmak, bitmek: ‘Sonra, artık takati kesilmiş gibi kendini bıraktı.’ –R. N. Güntekin.
takati yetmemek
gücü yeterli olmamak: ‘Günahlarımızın icmaline gelince ben tutamam, takatim yetmez.’ –A. İlhan.
takatsizlik duymak
güçsüz ve kuvvetsiz kaldığını anlamak: ‘Yere uzanmak isteyecek kadar vücudunda takatsizlik duyuyordu.’ –P. Safa.
takibe vermek
banka, alacağını hukuki yoldan tahsil edilebilmek için işi avukata havale etmek.
takılı kalmak
bir iş bitmemek: ‘Bütün dava şimdi Trakya’daki bu sınırlama keyfiyetine takılı kalmıştı.’ –A. N. Karacan.
takılıp kalmak
herhangi bir noktadan ayrılamamak: ‘Duygularının bilmecesini filan çözmüş değildir. O duyguların abecesinde takılıp kalmıştır.’ –S. İleri.
takım tutmak
spor takımlarından birini desteklemek.
takıp takıştırmak
özenerek süslenmek: ‘Kız, kalk giyin, tak takıştır, diyor.’ –H. E. Adıvar.
takla atmak
1) takla hareketini yapmak: ‘Adam o kadar kederli, o kadar meyustu ki takla atıp ney çalan kambur cüceler bile onu güldürmeyi başaramamıştı.’ –İ. O. Anar. 2) mec. çok sevinmek: ‘Biz senin yaşındayken iki altına takla atardık.’ –F. R. Atay. 3) mec. bir kimseye yaranmak için onun hoşuna giden davranışlarda bulunmak, dalkavukluk etmek.
takla attırmak
1) bir şeyi dilediği gibi beceriyle kullanabilmek: ‘Sizin için Türkçenin cambazıdır, kafiyelere taklalar attırır, dedi.’ –Y. Z. Ortaç. 2) birine istediği her şeyi yaptırmak.
taklidini yapmak
1) bir şeyin veya kimsenin konuşmasını, davranışını komik bir biçimde tekrarlamak: ‘Annesinin, babasının taklitlerini yapıyordu.’ –Ç. Altan. 2) öykünmek.
takoz koymak
1) aracın hareketini önlemek için tekerleklerden birinin önüne veya arkasına takoz yerleştirmek, takoz atmak; 2) argo olacak işi engellemek.
takrir etmek
ders anlatmak.
takrir vermek
1) satışlarda sattığını söylemek: ‘Tapu memuruna takrir vermek için o gün bize nöbet gelmedi.’ –N. Hikmet. 2) önerge vermek.
taksi çevirmek
hareket hâlindeki taksiyi bir yere gitmek için durdurmak: ‘İbrahim caddeye çıkar çıkmaz bir taksi çevirdi.’ –A. İlhan.
taksite bağlamak
bir şeyi belli aralıklarla, belli miktarlarda ödeme şartları ile almak veya satmak: ‘Yoksa musahhih maaşımdan haftada üç papel taksite bağlayıp seni bir şamaroğlanı gibi kullanırım.’ –N. Hikmet.
taktik vermek
çeşitli sorunlarda sonuca ulaşmak için yol ve yöntem göstermek: ‘Artık yapacak işleri kalmamış da afyon kaçakçılarına, karaborsa gangsterlerine taktik vermeye kalkmışlar.’ –H. E. Adıvar.
talandan geçmek
yağmalanmak: ‘Her uğradığı yerde çarşılar talandan geçer.’ –F. R. Atay.
talibi çıkmak
talip çıkmak.
talihi yaver gitmek
talihi iyi olmak, işi yolunda gitmek: ‘Her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi.’ –S. F. Abasıyanık.
talihin kucağına atılmak
kendi kaderine boyun eğmek: ‘Bir gelinden ziyade, zalim bir nezri yerine getirmek için talihin kucağına atılmış bir kurbana benziyordu.’ –A. H. Tanpınar.
talihine küsmek
kötü bir durum veya olayla karşılaşıldığında yalnızca talihi suçlamak: ‘Talihimize küseriz ama millî menfaat prensiplerinin bizim yüzümüzden kötülenmesini istemeyiz.’ –F. R. Atay.
talimat vermek
üst düzeyde bulunan biri, yaptıracağı işle ilgili olarak görüşünü belirtmek, yol göstermek.
talip çıkmak
1) kız evlenme teklifi almak: ‘Keşke bilmeksizin, tesadüfen, İsmail’in almak istediği bu kıza talip çıkmış bir adam vaziyetinde kalsaydım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir şeye istekliler bulunmak.
talkın vermek
ölü gömüldükten sonra mezar başında imam dinî sözler söylemek.
tam adamına çatmak
olumsuz bir davranış ve tutum içinde bulunan kimseyle karşı karşıya gelmek.
tam adamını bulmak (adamına düşmek)
1) en uygun kişiyi seçmek; 2) alay en uygunsuz kişiyi seçmek.
tam gelmek (olmak)
uygun gelmek, uymak: Elbise tam geldi. Ayakkabı ayağına tam oldu.
tam maaşla tekaüt (emekli)
şaka işi az, ödeneği çok olan bir işe yerleşenler için söylenen bir söz.
tam üstüne basmak
1) kesin olarak belirlemek: ‘Tam üstüne bastın canım, ben sıradan değil sıra dışı biriyim.’ –A. Kulin. 2) doğru olanı, benzerini, istenileni bulmak.
tamam bulmak
esk. bitmek, sona ermek.
tamam gelmek
bir şeye uygun düşmek.
tamir görmek
onarılmak, düzeltilmek, yenilenmek: ‘Köşk tamir görmekte olduğundan Gazi, bu küçük dairede oturuyordu.’ –R. E. Ünaydın.
tamire vermek
onarılmak için bir şeyi onaracak kimse veya yere vermek.
tamtakır kuru (kırmızı) bakır
boş, bomboş: ‘Sütnine yukarı çıktığı zaman ne görsün? Sandık tamtakır kuru bakır.’ –R. N. Güntekin.
tan ağarmak (atmak, sökmek)
gün doğmaya başlamak, şafak sökmek: ‘Artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar.’ –S. Birsel.
tan tuna gitmek
öldürülmek veya başı belaya uğramak.
tan yeri ağarmak
sabah olmaya başlamak, ufku belli belirsiz bir aydınlık kaplamak: ‘Tan yeri ağarmış, gündüz olmaya başlamıştı.’ –A. H. Müftüoğlu.
tandem oynamak
sp. kalecinin önünde savunmak amacıyla duran iki oyuncu paslaşarak oynamak.
tane bağlamak
meyve veya herhangi bir bitkinin tohumları tane durumuna gelmek.
tane tane söylemek (konuşmak)
acele etmeden, seslerin hakkını vererek herkesin anlayabileceği gibi konuşmak: ‘Genç kadın ağır adımlarla eski yerine oturdu, tane tane söylemeye başladı.’ –A. Gündüz.
tanıdık çıkmak
1) önceden birbirlerini tanımış olmak, tanış olmak; 2) bir şeyi daha önceden öğrenmiş, duymuş olmak: ‘Sırrı Bey, bu iki ada hemen tanıdık çıktı ve artık oturduğu koltukta büsbütün uzanarak, bekliyoruz paşam, dedi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
tanımazlıktan gelmek
bir kimseyi tanıdığı hâlde tanımıyormuş gibi davranmak.
tanış çıkmak
daha önceden tanışmış olmak.
Tanrı yarattı dememek
Allah yarattı dememek.
Tanrı’nın günü
Allah’ın günü: ‘Tanrı’nın günü bu pasaj sabahın yedisinden, gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar taşardı.’ –H. Taner.
tansiyonu çıkmak (fırlamak, yükselmek)
kan basıncı aniden yükselmek: ‘Kocasının hiddetten tansiyonu yükseldi.’ –H. Taner.
tansiyonu düşürmek
gerilimi azaltmak: ‘Hiç değilse önde gelen fırkacıların tansiyonunu düşürmeyi de ümit etmişti.’ –T. Buğra.
tansiyonu yükseltmek
gerilimi arttırmak.
tantana yapmak (etmek)
1) kuru gürültü çıkarmak; 2) gereksiz yere, boşu boşuna konuşmak.
tapan çekmek
tapanlamak.
tapi kalmak
kumar oyunlarında fişsiz ve parasız kalmak.
taraf (tarafını) tutmak
birinden yana olmak, birinin görüş ve düşüncesini desteklemek: ‘Benim, daha çok erkeklerin tarafını tutar gibi görünen akıl öğretmelerime hanımlar kızabilir.’ –Ş. Rado.
taraf çıkmak (olmak)
taraf tutmak.
taraf gözetmek
birinden yana olmak: ‘Meseleyi taraf gözetmeden aksettirmek için o yazıdan da bir parça almak isterdik.’ –O. V. Kanık.
tarak vurmak
taramak.
tarife gelmemek
açıklanması güç olmak: ‘Oysa gece boyunca daracık bir döşekte gözünü kırpmadan uzanmak tarife gelmeyecek kadar sıkıcıydı.’ –İ. O. Anar.
tarih atmak (koymak)
bir şeyin üzerine tarih yazmak.
tarih düşürmek
önemli sayılan bir olayın, çoğunlukla nazım biçiminde söylenen sözlerle, ebcet hesabına göre tarihini belirtmek.
tarihe geçmek
önemi bakımından unutulmayacak bir durum kazanmak: ‘Bütün ömründe tek bir kitap yazmış ve sadece bu kitabıyla tarihe geçmiştir.’ –A. Boysan.
tarihe karışmak
unutulmak, yalnız adı kalmak: ‘Bir yaş gelir ki ondan sonra ehemmiyet verdiğiniz şeyler tarihe karışmış yani hayattan çıkmıştır.’ –A. Ş. Hisar.
tarizde bulunmak
sözle sataşmak, taşlamak.
tarla açmak
çalıları, ağaçları, taşları kaldırarak veya ormanlık bölgede ağaç keserek, yakarak bir yeri sürülüp ekilir duruma getirmek.
tartak martak etmek
kazıp dağıtmak, darmadağın etmek.
tartışma götürmek
bir konu tartışmaya açık olmak: ‘İki yandan gelen arabaların orada yolu tıkadığı tartışma götürmez.’ –S. Birsel.
tartışmaya girmek
münakaşa etmeye başlamak: ‘Mustafa’nın yanında bir tartışmaya girmek de istemiyorum.’ –A. Ümit.
tartma tartmak
baş örtüsü takmak: ‘Bayanlar sırtlarına toza, yağa dayanır birer takım giydiler, başlarına da birer tartma tarttılar, … fabrikaya gittiler.’ –M. Ş. Esendal.
taş atıp kolu yorulmamak
bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak: ‘Taş atıp kolunuz yorulmadan üstüne konduğunuz paranın nasıl kazanıldığını bir yazarsak görürsünüz.’ –H. E. Adıvar.
taş atmak
birine dolaylı olarak iğneleyici, dokunacak bir söz söylemek: ‘İkide birde bana bunun için taş atıyordu.’ –R. N. Güntekin.
taş attın da kolun mu yoruldu?
bir kazancın hiç yorulmadan sağlandığını anlatan bir söz.
taş bebek gibi
çok güzel fakat genellikle soğuk ve donuk (kadın).
taş çatlasa
1) bütün olanakların kullanılmış olmasına karşın: ‘Bunlardan en iyisini taş çatlasa konakta iki aydan fazla tutamazdı.’ –R. N. Güntekin. 2) ne olursa olsun; 3) en fazla: ‘Taş çatlasa otuz yaşlarında görünen genç kadın yanındaki boş yere oturmuştu.’ –O. Aysu.
taş düşürmek
böbrekte oluşan kum ve taşları vücuttan atmak.
tas gibi
1) saçsız, dazlak; 2) çok düz, açık.
taş gibi
1) çok sert, çok katı; 2) çok sağlam; 3) hareketsiz: ‘Bütün galeyanı, bu taş gibi karşısında oturan, her an fırlayacak adam önünde tavsadı.’ –N. Hikmet. 4) vücudu diri, taze (kadın).
taş kesilmek
1) çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememek: ‘Salonun içinde kimse kımıldayamadı. Hepsi olduğu yerde dondu. Taş kesildi.’ –Ö. Seyfettin. 2) sesini çıkaramaz olmak: ‘Hayvan sanki taş kesilmiş ve kulaklarını dimdik dikmişti.’ –O. C. Kaygılı.
taş kırdırmak
böbrek taşlarını çeşitli yollarla parçalara ayırarak vücuttan atmak.
taş koymak
engelleyecek biçimde davranmak: ‘Damadım hakkında kötü şeyler düşünmeni, bu işe taş koymanı istemiyorum.’ –O. Kemal.
taş sürmek
satranç, dama, domino vb. oyunlarda taşlardan birini oynatmak.
taş taş üstünde bırakmamak
baştan başa yıkıp yerle bir etmek: ‘Kaçsan da kaç para eder? Sana, köyde taş taş üstünde bırakmayacak diyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
taş yağar kıyamet koparken
telaşlı ve tehlikeli zamanları anlatan bir söz.
tasa çekmek
kaygılanmak, üzüntü içinde olmak, üzülmek: ‘Toprağı yeşertmeye lazımsa benim kanım / Hiç tasa çekme, çoktan ben yurduma kurbanım’ –F. N. Çamlıbel.
taşa çekmek
bileği taşında kılağılamak.
taşa tutmak
1) üst üste taş atmak, aralıksız taşlamak: ‘Sokaktan her geçişinde çocuklar taşa tutarlardı onu, canını yakmanın bir yolunu bulurlardı.’ –T. Uyar. 2) tek. zımparalamak amacıyla çok hızla dönen bileği taşına hafifçe dokundurmak, pürüzlerini almak, düzgünleştirmek.
tasası sana mı düştü?
‘sen karışma, seni ilgilendirmez’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Sonra, dedim, bunun tasası sana mı düştü?’ –M. Ş. Esendal.
tasasına düşmek
derdine düşmek.
taşı gediğine koymak
gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak: ‘Fırsat çıkmışken kim bilir hangi uzak meseleden tutturup taşı gediğine koymak ve tenkit etmiş olmak için kaplarına sığamıyordu.’ –M. Ş. Esendal.
taşı ölçeyim
hlk. kırık, ezik, yara vb. durumlar anlatılırken bir kimsenin vücudu üzerinde yer gösterildiğinde ‘benden uzak olsun’ anlamında söylenen bir söz.
taşı sıksa suyunu çıkarır
birinin vücutça çok güçlü olduğunu belirtmek üzere söylenen söz: ‘Aslan gibidir maşallah, taşı sıksa suyunu çıkarır, diyor.’ –A. İlhan.
tası tarağı toplamak
her türlü ilişkiyi kesmek üzere hazırlanmak: ‘Tası tarağı toplayıp ortalıktan usul usul tüyüyorsunuz.’ –T. Uyar.
