Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

sürgüne göndermek

ceza olarak bir yere sürmek.

sürme çekmek

gözleri sürme ile boyamak: ‘Kirpiğine sürme çek, kına yak parmağına.’ –R. C. Emek.

sürmeyi gözden çekmek

gözden sürmeyi çekmek.

sürpriz yapmak

birini, beklenmedik, şaşırtan, sevindiren veya üzen bir olayla karşılaştırmak.

sürtünüp durmak

çıkarı, kazancı için yaltaklanıp durmak.

sürtüp durmak

tkz. yersiz, sebepsiz olarak durmadan dolaşmak: ‘Galiba bu tarihî günün yüzü suyu hürmetine, Beyoğlu’nda sürtüp durdukları yanlarına kâr kaldı idi.’ –H. Taner.

sürüden ayrılmak

herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol tutturmak, herkesin yaptığını yapmamak.

sürüm sürüm sürünmek

yoksul ve perişan bir biçimde yaşamak.

sürüp gelmek

eskiden beri devam etmek: ‘Muhtarla hiç aram yoktu, babamın sağlığından beri sürüp gelen bir inatlaşma vardı.’ –M. Kutlu.

sürüp gitmek

eskiden olduğu gibi, eskiden nasılsa gene öyle olmak, öyle devam etmek: ‘Laf atmalar, ıslık çalmalar, kavgaya tutuşmalar gün boyu sürüp gitti.’ –L. Tekin.

sürüsüne bereket!

pek çok, pek bol: Onda hısım akraba sürüsüne bereket!

süs için

‘yararlı olmak amacıyla değil, gerektiği için değil’ anlamında kullanılan bir söz.

süsleyip püslemek

özenle, özen göstererek süslemek, göze çarpacak kadar süslemek, telleyip pullamak.

suspus etmek

susturmak: ‘Kamburunu gittikçe daha çıkararak tartışmacıları suspus eder.’ –S. Birsel.

suspus olmak

susmak, sinmek, sesini hiç çıkarmamak: ‘Bir an üçü de suspus oldular, hiç kimse konuşmadı.’ –T. Dursun K.

susta durdurmak

1) köpeği arka ayakları üzerinde durdurmak; 2) mec. bir kimseyi veya birilerini yıldırmak: ‘Sade kazada değil, vilayette bile en belli başlı memurları ve eşrafı susta durdurur.’ –R. N. Güntekin.

susta durmak

1) köpek arka ayakları üzerinde durmak; 2) mec. hazır durumda beklemek: ‘Benim susta durmam, ellerimi kaldırıvermem daha kolay.’ –N. Hikmet. 3) mec. korktuğu bir kimsenin karşısında saygılı ve çekingen davranmak.

sustaya kalkmak

köpek susta durmak.

şusu busu

belirsiz mal varlığı: ‘Adamın bizim adada yalıları, şatosu, köşkü, şusu busu vardır.’ –S. F. Abasıyanık.

şut atmak (çekmek)

topu sert ve hızlı bir biçimde kaleye atmak.

süt çekmek

bir özelliği akrabalarına benzemek.

süt dökmüş kedi gibi

suçunu bilerek bundan utanarak: ‘Hele süt dökmüş kedi gibi susmaktan ne çıkar?’ –N. Uygur.

süt dökmüş kediye dönmek

suçunu bilerek bundan utanmak: ‘İş söze döküldü mü nedense tutuklaşıyor, süt dökmüş kediye dönüyordu.’ –A. İlhan.

süt gibi

çok beyaz, çok temiz: ‘Hacı yenge süt gibi saçları, buruşuk yüzüyle asıl şimdi eli öpülecek bir hacı yenge olmuştu.’ –R. N. Güntekin.

süt ineği gibi sağmak

birinden kendi çıkarı için daima aşırı ölçülerde yarar sağlamak için uğraşmak.

süt vermek

emzirmek.

sütçü beygiri gibi

çok tembel ve miskin.

sütçü beygiri gibi ayakta uyumak

çok tembel ve miskin olmak.

sütten ağzı yanmak

bir olaydan gerekli dersi alarak uyanık davranmak.

sütten çıkmış ak kaşık gibi olmak

temiz, saf olmak.

sütten kesilmek

tıp hastalık, üzüntü veya bebeğin emmesi nedeniyle anneye süt gelmemek.

sütten kesmek

emzirmeye son vermek: ‘Fadime’yi aldım götürdüm, kaynanamın odasına bıraktım, sütten kesmiştim.’ –H. E. Adıvar.

sütun gibi

düzgün biçimli (bacak).

sütüne kalmak

insanlığına, namusuna kalmak.

sütununu açmak

yer vermek, yayımlamak: ‘Sanat dergilerinden biri bir ara, genç şairlere sütunlarını açmıştı.’ –B. R. Eyuboğlu.

suya göstermek

hafifçe yıkamak.

suya götürüp susuz getirmek

herhangi bir işte akıl, zekâ, deneyim ve kurnazlıkla bir diğerini alt etmek.

suya sabuna dokunmamak

1) sakıncalı konularla ilgilenmemek: ‘İyisi mi bir yazar, hep suya sabuna dokunmayan yazılar yazmalı.’ –O. V. Kanık. 2) davranışlarını kimseyi incitmeyecek biçimde ayarlamak.

suya salmak

boşuna harcamak.

suyu baştan (başından) kesmek

işin aslı üzerinde kesin bir şey söyleyip ayrıntılarını konuşmaya gerek duymamak.

şüyu bulmak

herkes tarafından duyulmak, yayılmak.

suyu çıkmak

çok söz edildiği veya üzerinde yerli yersiz durulduğu için değerini yitirmek, önemsizleşmek.

suyu görmeden paçaları sıvamak

henüz hiçbir belirti yokken veya gereğinden çok önceden hazırlanmaya kalkışmak.

suyu ısınmak (kaynamak)

tkz. işbaşından uzaklaştırılması yaklaşmak veya gelmek.

suyu kesilmiş değirmene dönmek

işlemez, yararsız duruma gelmek.

suyu seli kalmamak

sulu yemek kaynaya kaynaya suyu azalmak.

suyun akıntısına gitmek

olayların veya durumun gelişmesine göre davranmak, uymak: ‘Bunlarda sezilen intibakçı hatta biraz suyun akıntısına giden ruh, Ayşe’nin mizacına pek uymuştu.’ –H. E. Adıvar.

suyun başı

1) suyun çıktığı yer, kaynak: ‘Suyun başına çöküp ellerini, yüzünü yıkamaya koyuldu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir işin asıl yetkililerinin bulunduğu yer; 3) mec. en çok yarar sağlanacak yer.

suyuna gitmek

suyunca gitmek.

suyuna tirit

baştan savma, değersiz, özensiz.

suyunca gitmek

bir kimseyi sinirlendirmeyecek biçimde davranmak.

suyunu almak

kaynatılan yiyeceğin suyunu ayırmak.

suyunu çekmek

1) yemek kaynayıp suyu kalmamak; 2) tkz. tükenmek: ‘Paralar suyunu çekti. Fabrika da olduğu gibi Nihat’a geçti.’ –N. F. Kısakürek.

suyunun suyu

tavşanın suyunun suyu.

süzgeçten geçirmek

ayrıntılı bir biçimde incelemek: ‘Genç şair ile hanım ilk anlarda birbirlerini tepeden ayağa süzgeçten geçirdiler.’ –N. F. Kısakürek.

süzüm süzüm süzülmek

kendini beğenmiş bir tavırla ağırbaşlı oturup çevreye bakmak: ‘Gelin tarafı da görümceler de yerlerinden kımıldamadılar, süzüm süzüm süzüldüler.’ –E. Bener.

ta kendisi

(ta kısa söylenir) o kimse, tastamam kendisi.

taam etmek

yemek yemek.

tabak gibi

dümdüz ve açık (yer).

tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun? (göytürüyorsun?)

‘işin bu denli acele ve önemli mi?’ anlamında kullanılan bir söz.

taban çıkmak (girmek, koymak)

futbolda topla oynayan oyuncunun hareketini engellemek için doğrudan doğruya tabanla müdahale etmek.

taban tabana zıt (olmak)

birbirine son derece aykırı: ‘Hiç değilse bir gazetemiz, bizim fikirlerimizle taban tabana zıt olacaktır.’ –N. F. Kısakürek.

taban tepmek (patlatmak)

uzun yol yürümek: ‘Her akşam gazete başına kırk para kazanmak için şehrin dört bir köşesinden buraya kadar taban tepmek…’ –R. N. Güntekin.

taban yapmak

ekon. fiyat, en aşağı duruma düşmek.

tabana kuvvet

bir yere yayan gitmekten başka çare olmadığını anlatan bir söz: Haydi bakalım, tabana kuvvet!

tabana kuvvet kaçmak

çok hızlı, koşarak kaçmak: ‘Sanki yerden taş aldığımı, hayır eğildiğimi görmüş gibi tabana kuvvet kaçıyor.’ –S. F. Abasıyanık.

tabancaya davranmak

ateş etmek için tabancayı bulunduğu yerden almaya kalkışmak: ‘Tabancasına davranmaya vakit kalmadan sıkışıverdi kalabalığın ortasına.’ –Ç. Altan.

tabanları kaldırmak

koşarak kaçmak: ‘Ziver sanki canı çok yanmışçasına -Vay anam- diye bir çığlık kopardı ve tabanları kaldırıp kaçıyor gibi yaptı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

tabanları patlamak

çok yürümekten, çok ayakta durmaktan aşırı yorulmak.

tabanları yağlamak

alay 1) uzak bir yere yayan gitmeye hazırlanmak; 2) hızlıca koşmak, kaçmak: ‘En iyisi, çantayı da tabancayı da atıp tabanları yağlamaktı.’ –T. Buğra.

tabi kılmak

egemenliği altına almak, boyun eğdirmek, kendine uydurmak.

tabi tutmak

tabi kılmak: ‘Köylü temsilleri muhtelif bakımlardan tasnife tabi tutulabilir.’ –A. K. Tecer.

tabiri (tabir) caizse

1) ‘sözün özünü söylemek gerekirse’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Tabiri caizse medyatik olanların adlarını duymuşlar elbette.’ –N. Meriç. 2) ‘diğer bir deyişle, şöyle söylemek uygunsa’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Tabir caizse, yalanın böylesi vicdani bir suç değildir.’ –N. Hikmet.

taburcu etmek

doktor hastayı yatarak tedavi gerekmediğinde hastaneden çıkarmak: ‘Kızımı bugün taburcu ettiler. Hamdolsun hiçbir şeyi kalmadı.’ –N. F. Kısakürek.

taç giymek

1) tahta çıkmak; 2) kral veya kraliçe seçilmek.

tacizlik etmek

hlk. tedirgin etmek, can sıkmak.

tacizlik getirmek

1) tedirgin olmak; 2) usanç getirmek.

tacizlik vermek

1) tedirgin etmek; 2) usandırmak.

tadada çıkmak

ask. yoklamaya katılmak üzere toplanmak.

tadı damağında kalmak

1) yenen bir şeyin tadını unutamamak; 2) hoşa giden, zevk alınan bir şeyi unutamamak: ‘Eski seyahat hürriyeti, yine tadı damağımızda kalan tatlı bir hatıra olmuş.’ –R. H. Karay.

tadı gelmek

tat kazanmak.

tadı kaçmak (gitmek)

1) tatsız bir duruma gelmek: ‘Ali giderse bizim evin tadı iyice kaçar.’ –O. Kemal. 2) mec. bir şey hoşa gidecek yönlerini yitirmek.

tadı tuzu kalmamak (bozulmak)

eski zevki kalmamak, yavanlaşmak: ‘Buradan itibaren anladım ki memleketin hiç tadı tuzu kalmamış.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

tadı tuzu yok

zevksiz, yavan.

tadına bakmak

ağzına alıp tadını denemek, test etmek: ‘Ana çorbaya tuz atıyor, baba mancanın tadına bakıyor.’ –O. C. Kaygılı.

tadına doyum olmamak

1) bir şeyin tadı çok beğenilmek; 2) mec. herhangi bir şey çok beğenilmek: ‘Bir orman, tadına doyum olmayan bükülüşlerle denize kadar iniyordu.’ –B. R. Eyuboğlu.

tadına varmak

bir şeydeki ince güzelliği kavramak: ‘Bir kere tadına varanlar, yine ondan ver diye başıma balta kesiliyorlar.’ –H. R. Gürpınar.

tadında bırakmak

aşırılığa kaçmamak: ‘Yeter artık! Her şeyi tadında bırakmalı.’ –A. İlhan.

tadından yenmemek

çok tatlı, çok hoşa gider olmak.

tadını almak

bir şeyin güzelliğini bilir olmak, zevkine varmak.

tadını bulmak

tadı yerine gelmek.

tadını çıkarmak

bir şeyin güzelliğinden veya sağladığı imkânlardan yeterince yararlanmak: ‘Kırlarda karısı ile birlikte çıkacakları uzun at gezintilerinin, ocak ateşlerinin tadını çıkarırdı.’ –N. Cumalı.

tadını kaçırmak

aşırılığa kaçmak, hoşa gitmeyen bir durum yaratmak: ‘Şaka ettiğini ama şakanın tadını kaçırdığını söylüyordu.’ –A. Kutlu.

tadını tuzunu bulmak

kıvamına gelmek, beklenen ölçülere ulaşmak.

tafra satmak

böbürlenmek, büyüklenmek, büyüklük taslamak.

tafsilat vermek

bir kimse, bir şey veya durumun özelliklerini, inceliklerini, ayrıntılarıyla anlatmak, uzun uzadıya anlatmak: ‘Size bugün uzun uzadıya tafsilatını verecek değilim.’ –R. H. Karay.

tafsilata girmek

ayrıntılar üzerinde durmak: ‘Daha fazla tafsilata girmeyi bugün zararlı gördüğüm için bu konuda susacağım.’ –B. Felek.

tahakkuk ettirmek

kurum, kuruluş veya kişilerin herhangi bir konuda ödemesi gereken miktarı belirlemek.

taharet almak

temizlenmek.

tahkime gitmek

herhangi bir anlaşmazlığı, çözülmesini sağlamak için tahkim kuruluna taşımak.

Sayfa 96 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü