sürgüne göndermek
ceza olarak bir yere sürmek.
sürme çekmek
gözleri sürme ile boyamak: ‘Kirpiğine sürme çek, kına yak parmağına.’ –R. C. Emek.
sürmeyi gözden çekmek
gözden sürmeyi çekmek.
sürpriz yapmak
birini, beklenmedik, şaşırtan, sevindiren veya üzen bir olayla karşılaştırmak.
sürtünüp durmak
çıkarı, kazancı için yaltaklanıp durmak.
sürtüp durmak
tkz. yersiz, sebepsiz olarak durmadan dolaşmak: ‘Galiba bu tarihî günün yüzü suyu hürmetine, Beyoğlu’nda sürtüp durdukları yanlarına kâr kaldı idi.’ –H. Taner.
sürüden ayrılmak
herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol tutturmak, herkesin yaptığını yapmamak.
sürüm sürüm sürünmek
yoksul ve perişan bir biçimde yaşamak.
sürüp gelmek
eskiden beri devam etmek: ‘Muhtarla hiç aram yoktu, babamın sağlığından beri sürüp gelen bir inatlaşma vardı.’ –M. Kutlu.
sürüp gitmek
eskiden olduğu gibi, eskiden nasılsa gene öyle olmak, öyle devam etmek: ‘Laf atmalar, ıslık çalmalar, kavgaya tutuşmalar gün boyu sürüp gitti.’ –L. Tekin.
sürüsüne bereket!
pek çok, pek bol: Onda hısım akraba sürüsüne bereket!
süs için
‘yararlı olmak amacıyla değil, gerektiği için değil’ anlamında kullanılan bir söz.
süsleyip püslemek
özenle, özen göstererek süslemek, göze çarpacak kadar süslemek, telleyip pullamak.
suspus etmek
susturmak: ‘Kamburunu gittikçe daha çıkararak tartışmacıları suspus eder.’ –S. Birsel.
suspus olmak
susmak, sinmek, sesini hiç çıkarmamak: ‘Bir an üçü de suspus oldular, hiç kimse konuşmadı.’ –T. Dursun K.
susta durdurmak
1) köpeği arka ayakları üzerinde durdurmak; 2) mec. bir kimseyi veya birilerini yıldırmak: ‘Sade kazada değil, vilayette bile en belli başlı memurları ve eşrafı susta durdurur.’ –R. N. Güntekin.
susta durmak
1) köpek arka ayakları üzerinde durmak; 2) mec. hazır durumda beklemek: ‘Benim susta durmam, ellerimi kaldırıvermem daha kolay.’ –N. Hikmet. 3) mec. korktuğu bir kimsenin karşısında saygılı ve çekingen davranmak.
sustaya kalkmak
köpek susta durmak.
şusu busu
belirsiz mal varlığı: ‘Adamın bizim adada yalıları, şatosu, köşkü, şusu busu vardır.’ –S. F. Abasıyanık.
şut atmak (çekmek)
topu sert ve hızlı bir biçimde kaleye atmak.
süt çekmek
bir özelliği akrabalarına benzemek.
süt dökmüş kedi gibi
suçunu bilerek bundan utanarak: ‘Hele süt dökmüş kedi gibi susmaktan ne çıkar?’ –N. Uygur.
süt dökmüş kediye dönmek
suçunu bilerek bundan utanmak: ‘İş söze döküldü mü nedense tutuklaşıyor, süt dökmüş kediye dönüyordu.’ –A. İlhan.
süt gibi
çok beyaz, çok temiz: ‘Hacı yenge süt gibi saçları, buruşuk yüzüyle asıl şimdi eli öpülecek bir hacı yenge olmuştu.’ –R. N. Güntekin.
süt ineği gibi sağmak
birinden kendi çıkarı için daima aşırı ölçülerde yarar sağlamak için uğraşmak.
süt vermek
emzirmek.
sütçü beygiri gibi
çok tembel ve miskin.
sütçü beygiri gibi ayakta uyumak
çok tembel ve miskin olmak.
sütten ağzı yanmak
bir olaydan gerekli dersi alarak uyanık davranmak.
sütten çıkmış ak kaşık gibi olmak
temiz, saf olmak.
sütten kesilmek
tıp hastalık, üzüntü veya bebeğin emmesi nedeniyle anneye süt gelmemek.
sütten kesmek
emzirmeye son vermek: ‘Fadime’yi aldım götürdüm, kaynanamın odasına bıraktım, sütten kesmiştim.’ –H. E. Adıvar.
sütun gibi
düzgün biçimli (bacak).
sütüne kalmak
insanlığına, namusuna kalmak.
sütununu açmak
yer vermek, yayımlamak: ‘Sanat dergilerinden biri bir ara, genç şairlere sütunlarını açmıştı.’ –B. R. Eyuboğlu.
suya göstermek
hafifçe yıkamak.
suya götürüp susuz getirmek
herhangi bir işte akıl, zekâ, deneyim ve kurnazlıkla bir diğerini alt etmek.
suya sabuna dokunmamak
1) sakıncalı konularla ilgilenmemek: ‘İyisi mi bir yazar, hep suya sabuna dokunmayan yazılar yazmalı.’ –O. V. Kanık. 2) davranışlarını kimseyi incitmeyecek biçimde ayarlamak.
suya salmak
boşuna harcamak.
suyu baştan (başından) kesmek
işin aslı üzerinde kesin bir şey söyleyip ayrıntılarını konuşmaya gerek duymamak.
şüyu bulmak
herkes tarafından duyulmak, yayılmak.
suyu çıkmak
çok söz edildiği veya üzerinde yerli yersiz durulduğu için değerini yitirmek, önemsizleşmek.
suyu görmeden paçaları sıvamak
henüz hiçbir belirti yokken veya gereğinden çok önceden hazırlanmaya kalkışmak.
suyu ısınmak (kaynamak)
tkz. işbaşından uzaklaştırılması yaklaşmak veya gelmek.
suyu kesilmiş değirmene dönmek
işlemez, yararsız duruma gelmek.
suyu seli kalmamak
sulu yemek kaynaya kaynaya suyu azalmak.
suyun akıntısına gitmek
olayların veya durumun gelişmesine göre davranmak, uymak: ‘Bunlarda sezilen intibakçı hatta biraz suyun akıntısına giden ruh, Ayşe’nin mizacına pek uymuştu.’ –H. E. Adıvar.
suyun başı
1) suyun çıktığı yer, kaynak: ‘Suyun başına çöküp ellerini, yüzünü yıkamaya koyuldu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir işin asıl yetkililerinin bulunduğu yer; 3) mec. en çok yarar sağlanacak yer.
suyuna gitmek
suyunca gitmek.
suyuna tirit
baştan savma, değersiz, özensiz.
suyunca gitmek
bir kimseyi sinirlendirmeyecek biçimde davranmak.
suyunu almak
kaynatılan yiyeceğin suyunu ayırmak.
suyunu çekmek
1) yemek kaynayıp suyu kalmamak; 2) tkz. tükenmek: ‘Paralar suyunu çekti. Fabrika da olduğu gibi Nihat’a geçti.’ –N. F. Kısakürek.
suyunun suyu
tavşanın suyunun suyu.
süzgeçten geçirmek
ayrıntılı bir biçimde incelemek: ‘Genç şair ile hanım ilk anlarda birbirlerini tepeden ayağa süzgeçten geçirdiler.’ –N. F. Kısakürek.
süzüm süzüm süzülmek
kendini beğenmiş bir tavırla ağırbaşlı oturup çevreye bakmak: ‘Gelin tarafı da görümceler de yerlerinden kımıldamadılar, süzüm süzüm süzüldüler.’ –E. Bener.
ta kendisi
(ta kısa söylenir) o kimse, tastamam kendisi.
taam etmek
yemek yemek.
tabak gibi
dümdüz ve açık (yer).
tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun? (göytürüyorsun?)
‘işin bu denli acele ve önemli mi?’ anlamında kullanılan bir söz.
taban çıkmak (girmek, koymak)
futbolda topla oynayan oyuncunun hareketini engellemek için doğrudan doğruya tabanla müdahale etmek.
taban tabana zıt (olmak)
birbirine son derece aykırı: ‘Hiç değilse bir gazetemiz, bizim fikirlerimizle taban tabana zıt olacaktır.’ –N. F. Kısakürek.
taban tepmek (patlatmak)
uzun yol yürümek: ‘Her akşam gazete başına kırk para kazanmak için şehrin dört bir köşesinden buraya kadar taban tepmek…’ –R. N. Güntekin.
taban yapmak
ekon. fiyat, en aşağı duruma düşmek.
tabana kuvvet
bir yere yayan gitmekten başka çare olmadığını anlatan bir söz: Haydi bakalım, tabana kuvvet!
tabana kuvvet kaçmak
çok hızlı, koşarak kaçmak: ‘Sanki yerden taş aldığımı, hayır eğildiğimi görmüş gibi tabana kuvvet kaçıyor.’ –S. F. Abasıyanık.
tabancaya davranmak
ateş etmek için tabancayı bulunduğu yerden almaya kalkışmak: ‘Tabancasına davranmaya vakit kalmadan sıkışıverdi kalabalığın ortasına.’ –Ç. Altan.
tabanları kaldırmak
koşarak kaçmak: ‘Ziver sanki canı çok yanmışçasına -Vay anam- diye bir çığlık kopardı ve tabanları kaldırıp kaçıyor gibi yaptı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
tabanları patlamak
çok yürümekten, çok ayakta durmaktan aşırı yorulmak.
tabanları yağlamak
alay 1) uzak bir yere yayan gitmeye hazırlanmak; 2) hızlıca koşmak, kaçmak: ‘En iyisi, çantayı da tabancayı da atıp tabanları yağlamaktı.’ –T. Buğra.
tabi kılmak
egemenliği altına almak, boyun eğdirmek, kendine uydurmak.
tabi tutmak
tabi kılmak: ‘Köylü temsilleri muhtelif bakımlardan tasnife tabi tutulabilir.’ –A. K. Tecer.
tabiri (tabir) caizse
1) ‘sözün özünü söylemek gerekirse’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Tabiri caizse medyatik olanların adlarını duymuşlar elbette.’ –N. Meriç. 2) ‘diğer bir deyişle, şöyle söylemek uygunsa’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Tabir caizse, yalanın böylesi vicdani bir suç değildir.’ –N. Hikmet.
taburcu etmek
doktor hastayı yatarak tedavi gerekmediğinde hastaneden çıkarmak: ‘Kızımı bugün taburcu ettiler. Hamdolsun hiçbir şeyi kalmadı.’ –N. F. Kısakürek.
taç giymek
1) tahta çıkmak; 2) kral veya kraliçe seçilmek.
tacizlik etmek
hlk. tedirgin etmek, can sıkmak.
tacizlik getirmek
1) tedirgin olmak; 2) usanç getirmek.
tacizlik vermek
1) tedirgin etmek; 2) usandırmak.
tadada çıkmak
ask. yoklamaya katılmak üzere toplanmak.
tadı damağında kalmak
1) yenen bir şeyin tadını unutamamak; 2) hoşa giden, zevk alınan bir şeyi unutamamak: ‘Eski seyahat hürriyeti, yine tadı damağımızda kalan tatlı bir hatıra olmuş.’ –R. H. Karay.
tadı gelmek
tat kazanmak.
tadı kaçmak (gitmek)
1) tatsız bir duruma gelmek: ‘Ali giderse bizim evin tadı iyice kaçar.’ –O. Kemal. 2) mec. bir şey hoşa gidecek yönlerini yitirmek.
tadı tuzu kalmamak (bozulmak)
eski zevki kalmamak, yavanlaşmak: ‘Buradan itibaren anladım ki memleketin hiç tadı tuzu kalmamış.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
tadı tuzu yok
zevksiz, yavan.
tadına bakmak
ağzına alıp tadını denemek, test etmek: ‘Ana çorbaya tuz atıyor, baba mancanın tadına bakıyor.’ –O. C. Kaygılı.
tadına doyum olmamak
1) bir şeyin tadı çok beğenilmek; 2) mec. herhangi bir şey çok beğenilmek: ‘Bir orman, tadına doyum olmayan bükülüşlerle denize kadar iniyordu.’ –B. R. Eyuboğlu.
tadına varmak
bir şeydeki ince güzelliği kavramak: ‘Bir kere tadına varanlar, yine ondan ver diye başıma balta kesiliyorlar.’ –H. R. Gürpınar.
tadında bırakmak
aşırılığa kaçmamak: ‘Yeter artık! Her şeyi tadında bırakmalı.’ –A. İlhan.
tadından yenmemek
çok tatlı, çok hoşa gider olmak.
tadını almak
bir şeyin güzelliğini bilir olmak, zevkine varmak.
tadını bulmak
tadı yerine gelmek.
tadını çıkarmak
bir şeyin güzelliğinden veya sağladığı imkânlardan yeterince yararlanmak: ‘Kırlarda karısı ile birlikte çıkacakları uzun at gezintilerinin, ocak ateşlerinin tadını çıkarırdı.’ –N. Cumalı.
tadını kaçırmak
aşırılığa kaçmak, hoşa gitmeyen bir durum yaratmak: ‘Şaka ettiğini ama şakanın tadını kaçırdığını söylüyordu.’ –A. Kutlu.
tadını tuzunu bulmak
kıvamına gelmek, beklenen ölçülere ulaşmak.
tafra satmak
böbürlenmek, büyüklenmek, büyüklük taslamak.
tafsilat vermek
bir kimse, bir şey veya durumun özelliklerini, inceliklerini, ayrıntılarıyla anlatmak, uzun uzadıya anlatmak: ‘Size bugün uzun uzadıya tafsilatını verecek değilim.’ –R. H. Karay.
tafsilata girmek
ayrıntılar üzerinde durmak: ‘Daha fazla tafsilata girmeyi bugün zararlı gördüğüm için bu konuda susacağım.’ –B. Felek.
tahakkuk ettirmek
kurum, kuruluş veya kişilerin herhangi bir konuda ödemesi gereken miktarı belirlemek.
taharet almak
temizlenmek.
tahkime gitmek
herhangi bir anlaşmazlığı, çözülmesini sağlamak için tahkim kuruluna taşımak.
