sözünü tutmak
verdiği sözü yerine getirmek: ‘Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin.’ –S. F. Abasıyanık.
sözünün eri
verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren kimse.
stop etmek
araba, durmak.
stres atmak
bir etkinlikte bulunarak gerginlikten, sıkıntıdan kurtulmak.
strese girmek
gerilmek, sıkıntıya girmek: ‘Evine görücü gelecek kız tarafı strese girerdi.’ –Ü. Dökmen.
strese sokmak
gerilime, sıkıntıya sokmak.
su almak
1) suyu içine çekmek: Ayakkabılarım su alıyor. 2) den. su yapmak; 3) den. gemiye içme suyu doldurmak; 4) tıp herhangi bir organdan tedavi maksadıyla su boşaltmak; 5) mec. bozukluk, yozlaşma başlamak: ‘Bu güven bir yerinden su alıyorsa o gediği zamanında kapamak gerekir.’ –H. Taner.
su basmak
bir şey veya yer sular altında kalmak, her yanı suyla dolmak.
su çarpmak
yüzünü su ile yıkamak.
su çekmek
1) içine su almak; 2) alçak bir yerden tulumba vb. ile su çıkarmak.
şu denli
çok, fazla.
su dökmek
hlk. küçük abdest bozmak.
su dökünmek
yıkanmak: ‘Biraz su dökünüp hafiflik hissettikten sonra kalktılar.’ –N. F. Kısakürek.
su etmek
den. bir geminin içine herhangi bir yerinden su girmek veya su sızmak.
su gelmek
tıp doğumdan önce amniyon sıvısı döl yolundan akmak.
su gibi
çok ıslak: ‘Ben bir yere gidemem, arkamda gömlek su gibi.’ –M. Ş. Esendal.
su gibi akmak
1) zaman hızla geçmek; 2) para, yiyecek vb. bol bol gelmek: ‘Şoförlükten bir senede artırdığım para ile bu bağı almıştım. O vakit su gibi para akıyordu.’ –R. N. Güntekin.
su gibi aziz ol!
su getirenlere iyi dilek olarak söylenen bir söz.
su gibi bilmek (okumak)
yanlışsız bilmek veya okumak.
su gibi ezberlemek
yanlışsız okuyabilecek kadar ezberlemek.
su gibi olmak
çok ıslanmak.
su gibi terlemek
çok terlemek.
su görmemiş
çok kirli (yüz, el).
su götürür yeri olmamak
başka türlü yorumlanacak bir yönü bulunmamak: Yapılanların su götürür yeri kalmadı.
şu günlerde (sırada)
1) çok uzak olmayan bir zamanda; 2) içinde yaşadığımız günlerde: ‘Şu sırada bütün belalar neredeysem gelip beni buluyor.’ –A. İlhan.
su içinde
en kötü şartlarda bile: Bu masa su içinde on bin lira eder.
su içinde kalmak
çok terlemek, su gibi ıslanmak.
su iktiza etmek
gusül gerekmek.
su kaçırmak
1) su sızdırmak; 2) argo baş ağrıtmak, can sıkmak.
şu kadar
çok fazla.
şu kadar ki
ancak, bununla birlikte, ne var ki.
su kapmak
yaralar azmak.
su katılmamış
kendine özgü olan durumu koruyan, başka bir etkiyle değişmemiş, bozulmamış olan: ‘O bizim su katılmamış biricik münekkidimizdir.’ –B. R. Eyuboğlu.
su kesmek
sulanmak: Bu yoğurt su kesmiş. Bu karpuz dura dura su kesmiş.
su koyuvermek
1) sebze ve et pişerken suyunu salıvermek; 2) argo sözünde durmamak, cıvıtmak: ‘Melahat büsbütün su koyuvermiş, yerlere yatarak gülüyor.’ –H. Taner. 3) vazgeçmek; 4) beklenen görevi yapmamak.
su vermek
1) bitkileri sulamak; 2) hayvanlara su içirmek; 3) insanlara içmek için su getirmek.
su yapmak
den. gemi veya sandalın içine dibinden su girmek: ‘Bir adam için alın damarı çatlamış, dediler mi su yapan tekneden beterdir.’ –B. Felek.
su yürümek
ilkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak.
su yüzü görmemiş
su görmemiş.
su yüzüne (üstüne) çıkmak
görünür olmak: ‘Bilinçaltı bir baskı belki de ilk kez su üstüne çıkıyordu.’ –Ç. Altan.
su yüzüne çıkmak
bir süre örtülü kalmış bir iş veya sorun aydınlanmak, belli olmak: ‘Tiyatroda sorunlar su yüzüne çıkmış, bunların neler olduğu anlaşılmıştır.’ –M. And.
sual açmak
üst bir mevki, sorumlu sayılan birine soru sormak.
sübut bulmak
tanıtlanmak, ispat edilmek: Suç sübut buldu.
sucuğunu çıkarmak
1) yormak; 2) çok dövmek.
sucuk gibi olmak (ıslanmak)
baştan aşağı ıslanmak.
sudan çıkmış balığa dönmek
herhangi bir sebeple ne yapacağını bilememek, çok şaşırmak: ‘Yaşama adım attılar mı sudan çıkmış balığa dönerler. Ya yetenekleri değerlendirilmezse bu yeni çevrede? Ya saygı görmezlerse?’ –T. Uyar.
sudan geçirmek
1) herhangi bir şeyi üstünkörü yıkamak; 2) sabunlu çamaşırı durulamak.
sufle etmek
1) tiy. oyunculara, izleyicilere duyurmadan söyleyecekleri sözü veya cümleyi fısıldamak; 2) birine unuttuğu bir sözü veya cümleyi kimseye duyurmadan hatırlatmak.
suikastta parmağı olmak
düzenlenen suikast olayında rol oynamak.
sükse yapmak
1) başarı kazanmak: ‘Paris sosyetesinde büyük sükse yapmıştı.’ –A. Gündüz. 2) ilgi çekecek bir durum yaratmak.
sükûnet bulmak
sakinleşmek, rahatlamak: ‘Azıcık sükûnet bulduktan sonra odayı terk etmediğime sevindim.’ –R. H. Karay.
sükûtla geçiştirmek
sözü edilmesi gereken bir noktayı söylemeden atlamak, bile bile bir konuya değinmemek.
sular kararmak
akşam olmaya başlamak: ‘Son vapur iskeleye sular kararırken yanaşırdı.’ –A. Ş. Hisar.
sular seller gibi
bir metni yanlışsız söyleyecek kadar.
süluk etmek
1) bir işe girmek; 2) bir tarikata girmek.
sülük gibi
çok sırnaşık, yapışkan (kimse).
sülük vurmak
tedavi amacıyla sülük yapıştırmak.
sülün gibi
boylu boslu ve yürüyüşü güzel (kız veya kadın).
sümen altı etmek
1) bir evrakın işleme konulmasını engellemek; 2) bir işin yapılmasını geciktirmek.
şuna bak
hafifsemek veya kınamak için söylenen bir söz.
şuna buna
başkalarına.
suna gibi
suna boylu.
şunda bunda
herkeste.
şundan bundan
belirsiz şeylerden.
şundan bundan konuşmak
havadan sudan konuşmak.
sünger gibi
çok yumuşak.
sünnet etmek
erkek çocukta erkeklik organının ucundaki deriyi çepeçevre kesmek.
sünnet olmak
sünnet edilmek.
şunu bunu
çeşitli nesneleri: ‘Hacı’dan gereken şunu bunu alarak toprağın şu parçasını, o parçasını rehin verdik.’ –Halikarnas Balıkçısı.
şunu bunu bilmemek
itiraz dinlememek, mazeret kabul etmemek.
şunun bunun
1) herkesin, el âlemin: ‘Başlarını dinlerler, kumru gibi yuvalarında oturur, şunun bunun aleyhinde konuşmazlar.’ –B. Felek. 2) kimliği belli olmayanın, adı sanı bilinmeyenin: ‘Çiftliği her zamanki gibi şunun bunun elinde unutulmuş buldu.’ –N. Cumalı.
şunun şurası
küçümseme, azımsama anlatan bir söz: ‘Bir incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle şunun şurasında ne var ki ağzımızın tadını kaçırıyorsunuz.’ –O. C. Kaygılı.
şüphe bırakmamak
kuşkuya sebep olan bütün ihtimalleri ortadan kaldırmak.
şüphe etmek
kuşkulanmak: ‘Bu sözünde samimi olduğuna hiç şüphe etmem.’ –F. R. Atay.
şüphe uyanmak
kuşku uyanmak.
şüphe yok
kuşku yok: ‘Evinde yalnız olduğu ve hiç şüphe yok, birçok işi olduğu hâlde saatlerce benim için o pencerenin önünde duruyor.’ –M. Ş. Esendal.
şüpheye düşmek
kuşkulanmak: ‘Yaşayışı şüpheye düşürmüştü beni.’ –Y. Z. Ortaç.
şüpheye kapılmak
şüphe duymak: ‘Eski bir bakan Ankara’nın bir köşesinde bir apartman mı yaptırmış, İsmet Paşa derhâl bir haksız iktisap şüphesine kapılıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
şurada burada
birçok yerde, rastgele yerde.
şuradan buradan
1) birçok yerden, rastgele yerden; 2) her konudan.
surat (suratı) bir karış
öfkeli, kızgın ve somurtkan.
surat asmak
kaşlarını çatıp yüzüne küskün veya dargın bir anlam vermek, somurtmak: ‘Babam biraz surat astı ama anam katıldı gülmekten.’ –F. R. Atay.
surat etmek
birine karşı küskün durmak, asık yüzlü olmak: ‘Şimdi ters yüzü eve dönsek çocuklar ağlar, bayan surat eder.’ –R. N. Güntekin.
surat kalmamak
utanmaz duruma gelmek: ‘İkimizde de birbirimize bakacak surat kalmamıştı.’ –M. Ş. Esendal.
surat mahkeme duvarı
1) asık suratlı, kimseye gülmeyen, suskun duran; 2) utanmaz, sıkılmaz: ‘Onda surat mahkeme duvarı, tükürsem yağmur yağıyor sanacak.’ –R. N. Güntekin.
surata bak süngüye davran
çok asık suratlı kimseler için kullanılan bir söz.
suratı bir karış asılmak
öfkelenmek, kızmak ve somurtmak: ‘Hemen suratları bir karış asılır, ona bir sövüp saymadıkları kalır.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
suratı değişmek
bir kimseye karşı davranışı değişmek, daha sert bir durum almak.
suratı kasap süngeriyle silinmiş
‘utanması, sıkılması kalmamış’ anlamında kullanılan bir söz.
suratı sirke satmak
öfkeli, kızgın olduğu anlaşılmak.
suratına indirmek
tokat atmak.
suratından düşen bin parça olmak
öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak.
suratını dağıtmak
yüzüne zarar verecek biçimde dövmek.
suratını ekşitmek (buruşturmak)
yüzüne memnun olmadığını belirten bir anlam vermek: ‘İşte ilmin, âlimin kıymeti bilinmeye başladı diye suratımı ekşittim.’ –Ö. Seyfettin. ‘Ben suratımı buruşturdukça, bir yaz öğlesinde yarı açık kalmış bir musluktan akarak ak mermer bir yalakta şarkı söyleyen serin bir su gibi gülsün o!’ –N. Hikmet.
suret almak (çıkarmak)
bir belgenin kopyasını çıkarmak.
sureti haktan görünmek
1) kendisini iyi niyetli imiş gibi göstermek: ‘İstanbul’a sureti haktan görünen öyle belediye başkanları geldi ki Anadolu’dan gelen hemşehrilerinin gecekondularına göz yumdu.’ –A. Boysan. 2) birinin iyiliği için çalışıyor görünmek.
suretine girmek
bir şeyin görünüşüne, biçimine benzemek.
sürgit yapmak
iş için uzatmak, sürdürüp durmak.
sürgün gitmek (olmak)
1) sürgüne gönderilmek, sürgün cezasına uğramak; 2) olağandan daha çok, daha sık ve sulu dışkı çıkarmak, ishal olmak.
sürgün vermek
filizlenmek.
