Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

sözünü tutmak

verdiği sözü yerine getirmek: ‘Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin.’ –S. F. Abasıyanık.

sözünün eri

verdiği sözü ne olursa olsun yerine getiren kimse.

stop etmek

araba, durmak.

stres atmak

bir etkinlikte bulunarak gerginlikten, sıkıntıdan kurtulmak.

strese girmek

gerilmek, sıkıntıya girmek: ‘Evine görücü gelecek kız tarafı strese girerdi.’ –Ü. Dökmen.

strese sokmak

gerilime, sıkıntıya sokmak.

su almak

1) suyu içine çekmek: Ayakkabılarım su alıyor. 2) den. su yapmak; 3) den. gemiye içme suyu doldurmak; 4) tıp herhangi bir organdan tedavi maksadıyla su boşaltmak; 5) mec. bozukluk, yozlaşma başlamak: ‘Bu güven bir yerinden su alıyorsa o gediği zamanında kapamak gerekir.’ –H. Taner.

su basmak

bir şey veya yer sular altında kalmak, her yanı suyla dolmak.

su çarpmak

yüzünü su ile yıkamak.

su çekmek

1) içine su almak; 2) alçak bir yerden tulumba vb. ile su çıkarmak.

şu denli

çok, fazla.

su dökmek

hlk. küçük abdest bozmak.

su dökünmek

yıkanmak: ‘Biraz su dökünüp hafiflik hissettikten sonra kalktılar.’ –N. F. Kısakürek.

su etmek

den. bir geminin içine herhangi bir yerinden su girmek veya su sızmak.

su gelmek

tıp doğumdan önce amniyon sıvısı döl yolundan akmak.

su gibi

çok ıslak: ‘Ben bir yere gidemem, arkamda gömlek su gibi.’ –M. Ş. Esendal.

su gibi akmak

1) zaman hızla geçmek; 2) para, yiyecek vb. bol bol gelmek: ‘Şoförlükten bir senede artırdığım para ile bu bağı almıştım. O vakit su gibi para akıyordu.’ –R. N. Güntekin.

su gibi aziz ol!

su getirenlere iyi dilek olarak söylenen bir söz.

su gibi bilmek (okumak)

yanlışsız bilmek veya okumak.

su gibi ezberlemek

yanlışsız okuyabilecek kadar ezberlemek.

su gibi olmak

çok ıslanmak.

su gibi terlemek

çok terlemek.

su görmemiş

çok kirli (yüz, el).

su götürür yeri olmamak

başka türlü yorumlanacak bir yönü bulunmamak: Yapılanların su götürür yeri kalmadı.

şu günlerde (sırada)

1) çok uzak olmayan bir zamanda; 2) içinde yaşadığımız günlerde: ‘Şu sırada bütün belalar neredeysem gelip beni buluyor.’ –A. İlhan.

su içinde

en kötü şartlarda bile: Bu masa su içinde on bin lira eder.

su içinde kalmak

çok terlemek, su gibi ıslanmak.

su iktiza etmek

gusül gerekmek.

su kaçırmak

1) su sızdırmak; 2) argo baş ağrıtmak, can sıkmak.

şu kadar

çok fazla.

şu kadar ki

ancak, bununla birlikte, ne var ki.

su kapmak

yaralar azmak.

su katılmamış

kendine özgü olan durumu koruyan, başka bir etkiyle değişmemiş, bozulmamış olan: ‘O bizim su katılmamış biricik münekkidimizdir.’ –B. R. Eyuboğlu.

su kesmek

sulanmak: Bu yoğurt su kesmiş. Bu karpuz dura dura su kesmiş.

su koyuvermek

1) sebze ve et pişerken suyunu salıvermek; 2) argo sözünde durmamak, cıvıtmak: ‘Melahat büsbütün su koyuvermiş, yerlere yatarak gülüyor.’ –H. Taner. 3) vazgeçmek; 4) beklenen görevi yapmamak.

su vermek

1) bitkileri sulamak; 2) hayvanlara su içirmek; 3) insanlara içmek için su getirmek.

su yapmak

den. gemi veya sandalın içine dibinden su girmek: ‘Bir adam için alın damarı çatlamış, dediler mi su yapan tekneden beterdir.’ –B. Felek.

su yürümek

ilkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak.

su yüzü görmemiş

su görmemiş.

su yüzüne (üstüne) çıkmak

görünür olmak: ‘Bilinçaltı bir baskı belki de ilk kez su üstüne çıkıyordu.’ –Ç. Altan.

su yüzüne çıkmak

bir süre örtülü kalmış bir iş veya sorun aydınlanmak, belli olmak: ‘Tiyatroda sorunlar su yüzüne çıkmış, bunların neler olduğu anlaşılmıştır.’ –M. And.

sual açmak

üst bir mevki, sorumlu sayılan birine soru sormak.

sübut bulmak

tanıtlanmak, ispat edilmek: Suç sübut buldu.

sucuğunu çıkarmak

1) yormak; 2) çok dövmek.

sucuk gibi olmak (ıslanmak)

baştan aşağı ıslanmak.

sudan çıkmış balığa dönmek

herhangi bir sebeple ne yapacağını bilememek, çok şaşırmak: ‘Yaşama adım attılar mı sudan çıkmış balığa dönerler. Ya yetenekleri değerlendirilmezse bu yeni çevrede? Ya saygı görmezlerse?’ –T. Uyar.

sudan geçirmek

1) herhangi bir şeyi üstünkörü yıkamak; 2) sabunlu çamaşırı durulamak.

sufle etmek

1) tiy. oyunculara, izleyicilere duyurmadan söyleyecekleri sözü veya cümleyi fısıldamak; 2) birine unuttuğu bir sözü veya cümleyi kimseye duyurmadan hatırlatmak.

suikastta parmağı olmak

düzenlenen suikast olayında rol oynamak.

sükse yapmak

1) başarı kazanmak: ‘Paris sosyetesinde büyük sükse yapmıştı.’ –A. Gündüz. 2) ilgi çekecek bir durum yaratmak.

sükûnet bulmak

sakinleşmek, rahatlamak: ‘Azıcık sükûnet bulduktan sonra odayı terk etmediğime sevindim.’ –R. H. Karay.

sükûtla geçiştirmek

sözü edilmesi gereken bir noktayı söylemeden atlamak, bile bile bir konuya değinmemek.

sular kararmak

akşam olmaya başlamak: ‘Son vapur iskeleye sular kararırken yanaşırdı.’ –A. Ş. Hisar.

sular seller gibi

bir metni yanlışsız söyleyecek kadar.

süluk etmek

1) bir işe girmek; 2) bir tarikata girmek.

sülük gibi

çok sırnaşık, yapışkan (kimse).

sülük vurmak

tedavi amacıyla sülük yapıştırmak.

sülün gibi

boylu boslu ve yürüyüşü güzel (kız veya kadın).

sümen altı etmek

1) bir evrakın işleme konulmasını engellemek; 2) bir işin yapılmasını geciktirmek.

şuna bak

hafifsemek veya kınamak için söylenen bir söz.

şuna buna

başkalarına.

suna gibi

suna boylu.

şunda bunda

herkeste.

şundan bundan

belirsiz şeylerden.

şundan bundan konuşmak

havadan sudan konuşmak.

sünger gibi

çok yumuşak.

sünnet etmek

erkek çocukta erkeklik organının ucundaki deriyi çepeçevre kesmek.

sünnet olmak

sünnet edilmek.

şunu bunu

çeşitli nesneleri: ‘Hacı’dan gereken şunu bunu alarak toprağın şu parçasını, o parçasını rehin verdik.’ –Halikarnas Balıkçısı.

şunu bunu bilmemek

itiraz dinlememek, mazeret kabul etmemek.

şunun bunun

1) herkesin, el âlemin: ‘Başlarını dinlerler, kumru gibi yuvalarında oturur, şunun bunun aleyhinde konuşmazlar.’ –B. Felek. 2) kimliği belli olmayanın, adı sanı bilinmeyenin: ‘Çiftliği her zamanki gibi şunun bunun elinde unutulmuş buldu.’ –N. Cumalı.

şunun şurası

küçümseme, azımsama anlatan bir söz: ‘Bir incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle şunun şurasında ne var ki ağzımızın tadını kaçırıyorsunuz.’ –O. C. Kaygılı.

şüphe bırakmamak

kuşkuya sebep olan bütün ihtimalleri ortadan kaldırmak.

şüphe etmek

kuşkulanmak: ‘Bu sözünde samimi olduğuna hiç şüphe etmem.’ –F. R. Atay.

şüphe uyanmak

kuşku uyanmak.

şüphe yok

kuşku yok: ‘Evinde yalnız olduğu ve hiç şüphe yok, birçok işi olduğu hâlde saatlerce benim için o pencerenin önünde duruyor.’ –M. Ş. Esendal.

şüpheye düşmek

kuşkulanmak: ‘Yaşayışı şüpheye düşürmüştü beni.’ –Y. Z. Ortaç.

şüpheye kapılmak

şüphe duymak: ‘Eski bir bakan Ankara’nın bir köşesinde bir apartman mı yaptırmış, İsmet Paşa derhâl bir haksız iktisap şüphesine kapılıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

şurada burada

birçok yerde, rastgele yerde.

şuradan buradan

1) birçok yerden, rastgele yerden; 2) her konudan.

surat (suratı) bir karış

öfkeli, kızgın ve somurtkan.

surat asmak

kaşlarını çatıp yüzüne küskün veya dargın bir anlam vermek, somurtmak: ‘Babam biraz surat astı ama anam katıldı gülmekten.’ –F. R. Atay.

surat etmek

birine karşı küskün durmak, asık yüzlü olmak: ‘Şimdi ters yüzü eve dönsek çocuklar ağlar, bayan surat eder.’ –R. N. Güntekin.

surat kalmamak

utanmaz duruma gelmek: ‘İkimizde de birbirimize bakacak surat kalmamıştı.’ –M. Ş. Esendal.

surat mahkeme duvarı

1) asık suratlı, kimseye gülmeyen, suskun duran; 2) utanmaz, sıkılmaz: ‘Onda surat mahkeme duvarı, tükürsem yağmur yağıyor sanacak.’ –R. N. Güntekin.

surata bak süngüye davran

çok asık suratlı kimseler için kullanılan bir söz.

suratı bir karış asılmak

öfkelenmek, kızmak ve somurtmak: ‘Hemen suratları bir karış asılır, ona bir sövüp saymadıkları kalır.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

suratı değişmek

bir kimseye karşı davranışı değişmek, daha sert bir durum almak.

suratı kasap süngeriyle silinmiş

‘utanması, sıkılması kalmamış’ anlamında kullanılan bir söz.

suratı sirke satmak

öfkeli, kızgın olduğu anlaşılmak.

suratına indirmek

tokat atmak.

suratından düşen bin parça olmak

öfke veya küskünlükten ileri gelen can sıkıntısıyla suratı asık olmak.

suratını dağıtmak

yüzüne zarar verecek biçimde dövmek.

suratını ekşitmek (buruşturmak)

yüzüne memnun olmadığını belirten bir anlam vermek: ‘İşte ilmin, âlimin kıymeti bilinmeye başladı diye suratımı ekşittim.’ –Ö. Seyfettin. ‘Ben suratımı buruşturdukça, bir yaz öğlesinde yarı açık kalmış bir musluktan akarak ak mermer bir yalakta şarkı söyleyen serin bir su gibi gülsün o!’ –N. Hikmet.

suret almak (çıkarmak)

bir belgenin kopyasını çıkarmak.

sureti haktan görünmek

1) kendisini iyi niyetli imiş gibi göstermek: ‘İstanbul’a sureti haktan görünen öyle belediye başkanları geldi ki Anadolu’dan gelen hemşehrilerinin gecekondularına göz yumdu.’ –A. Boysan. 2) birinin iyiliği için çalışıyor görünmek.

suretine girmek

bir şeyin görünüşüne, biçimine benzemek.

sürgit yapmak

iş için uzatmak, sürdürüp durmak.

sürgün gitmek (olmak)

1) sürgüne gönderilmek, sürgün cezasına uğramak; 2) olağandan daha çok, daha sık ve sulu dışkı çıkarmak, ishal olmak.

sürgün vermek

filizlenmek.

Sayfa 95 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü