Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

soluk almak

1) havayı ciğerlere çekmek, nefes almak: ‘Caddeye çıkınca derin soluk alıyorduk.’ –A. Kutlu. 2) dinlenmek: ‘Hem biraz soluk alırım hem de adamcağızın gönlünü almış olurum.’ –S. M. Alus.

soluk soluğa kalmak

nefes alamayacak duruma gelmek, çok yorulmak: ‘Çıkrıkçılar yokuşunu bir sincap çevikliğiyle tırmanır ve yokuşun üst başında soluk soluğa kalırdı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

son bulmak

bitmek, tükenmek: ‘Dallar uçlara doğru gittikçe inceliyor, gecenin karanlığına karışarak son buluyordu.’ –N. Cumalı.

son gelmemek

sınır tanımamak, haddi hesabı olmamak: ‘Salime kadının damadından bahsederken onu övmelerine son gelmezdi.’ –H. Z. Uşaklıgil.

son kozunu (kartını) oynamak

elinde bulunan son imkânı kullanmak: ‘İlk uzunçaların hazırlıkları başladığında, her ikisi de son kartlarını oynadıklarını biliyordu.’ –M. Mungan.

son nefesini vermek

ölmek: ‘Adam, iskelenin üstüne yığılmış, son nefesini verirken biçarenin şapkasını aşırmışlar.’ –B. R. Eyuboğlu.

son noktayı koymak

bir işte en son sözü söylemek.

son vermek

bitirmek, sona erdirmek: ‘Gevezeliklerine tam zamanında son vermişler.’ –N. Hikmet.

son yolculuğa çıkmak

ölmek.

son yolculuğa uğurlamak

birinin cenaze törenine katılmak.

sona ermek

son bulmak: ‘Dağın patlatılması sona erince dolgu başlayacaktı.’ –A. Kulin.

sondaj yapmak

1) sonda ile yoklamak, sondalamak; 2) mec. bir durum, bir düşünceyle ilgili olarak yoklama yapmak, araştırmak.

sonu gelmek

bitmek, tükenmek, yok olmak, ölmek.

sonuç almak

1) bir işi bitirmek, sonuçlandırmak; 2) istenilen sonuca ulaşmak, verim almak: Görüşmelerden sonuç alınamadı.

sonuç çıkarmak

1) mat. bir işlemi bitirip sonuca ulaşmak; 2) kesin bir karar veya görüşe varıp bunu bildirmek.

sonuç vermek

bir durumun sağlanmasına imkân sağlamak: Çalışmaları sonuç vermedi.

sonunu almak

1) bir işi bitirmek; 2) bir işin bittiğini görmek.

sonunu getirememek

iyi başladığı bir işi başarıyla bitirememek.

sopa atmak (çekmek)

dövmek: ‘Şu budalaya bir sopa çekin de bir daha para kazanmadan gurbette kalmayı öğrensin.’ –Ö. Seyfettin.

sopa yemek

dövülmek, dayak yemek.

sopanın altına yatırmak

dövmek: ‘Topal iyice küplere binse de avradını sopanın altına yatırsaydı.’ –O. Kemal.

sorgu suale çekmek

sorguya çekmek.

sorguya çekmek

bir suçla ilgili olarak soru sorup cevap istemek: ‘Hayalimde polislerin beni karakola sürüklediklerini ve sıkı bir sorguya çektiklerini görüyordum.’ –H. E. Adıvar.

sorma! (sormayın!, sorma gitsin!)

çokluk, aşırılık ve kötü bir durum anlatan bir söz: Öyle bir sıcak ki sorma gitsin! Sorma başımıza gelenleri! O işi sorma, sarpa sardı!

sormak ayıp olmasın

sorulması teklifsizlik sayılan bir şeyi sormadan önce özür dilemek için kullanılan bir söz.

sorması ayıp olmasın (sorması ayıp)

sormak ayıp olmasın.

sorti yapmak

1) uçak bir noktadan kalkıp başka bir noktaya inmek; 2) uçak bir noktaya çeşitli nedenlerle inişe geçip yeniden yükselmek.

sorumlu tutmak

sorumlu saymak, mesul olarak görmek: ‘Belki bu matbaanın işi ama dergiler elimize ulaşmazsa sizi sorumlu tutarız.’ –A. Ümit.

sorumluluk almak

sorumluluk yüklenmek.

sorumluluk düşmek

sorumlu sayılmak, sorumlu olarak görülmek.

sorun çıkarmak

üzüntü verecek veya içinden güç çıkılır bir durum yaratmak: ‘İskemlesinde sıkıntıyla kıpırdanarak iç geçirdiğini duydum, sorun çıkarmaya başladığımı düşünüyordu.’ –A. Ümit.

soruşturma açmak

soruşturma yapmak.

sövüp saymak

aralıksız küfürler sıralamak, uzun uzadıya söverek yermek: ‘Bir akşam ciğerci söve saya kondusundan çıktı. Başını alıp gitti.’ –A. Kulin.

soya çekmek

soyunun özelliklerini taşımak.

şöyle bir bakmak (göz atmak)

kısaca bakmak.

şöyle dursun

bir işin gerçekleşmekten çok uzak bulunduğunu, ona bağlı daha kolay, daha basit bir şeyin bile gerçekleşmediğini anlatan bir söz: Uyumak şöyle dursun, biraz dinlenmek bile mümkün olmadı.

şöyle ki

bir düşünceyi açıklamak için söylenecek sözlerin başına gelen bağlaç.

söylemediğini bırakmamak

bir kimse veya bir konu ile ilgili olarak söylenmemesi gereken şeyleri söylemek: ‘Bir vakitler aralarında su sızmayan hatun kişiler şimdi birbirlerini çekemiyorlar, birbirlerinin arkasından söylemediklerini bırakmıyorlardı.’ –H. Taner.

söylemesi ayıp

utanılacak bir durumun açıklanması sırasında kullanılan bir söz: ‘O zamana kadar hamallık, boyacılık, müvezzilik ve söylemesi ayıp hırsızlık yapmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.

soyunup dökünmek

sokak giysilerini çıkarıp ev içinde kullandığı rahat kılığını giymek.

soyup soğana çevirmek

1) hiçbir şey bırakmamacasına soymak: ‘Şimdi bu herifi soyduk soğana çevirdik, değil mi?’ –A. Midhat. 2) hırsız bir yeri veya bir kişiyi adamakıllı soymak.

söz açmak

bir konu üzerine konuşmaya başlamak, laf açmak: ‘Mademki göndermişler, onlardan kısaca da olsa söz açmak boynumuzun borcu oldu.’ –N. Hikmet.

söz almak

1) konuşmak için toplantı başkanından izin almak, konuşmaya başlamak: Toplantıda ilk olarak başkan söz aldı. 2) birinin bir işi yapacağını kesin olarak bildirmesini sağlamak: İşimin yapılacağı konusunda bakandan söz aldım. 3) erkek tarafı oğullarıyla evlendirmek üzere kızın ailesinden olumlu cevap almak.

söz altında kalmamak

1) bir kimsenin kendisine dokunan sözüne gereken cevabı vermek; 2) kendisini inciten, itham eden veya rahatsız bir duruma düşüren söze gereken karşılığı verip durumu düzeltmek: ‘Oğlunu savunmasını bilir, hiçbir sözün altında kalmazdı.’ –H. Topuz.

söz anlayan beri gelsin

‘hiçbiriniz laf anlamıyorsunuz’ anlamında kullanılan bir söz.

söz aramızda

laf aramızda.

söz atmak

1) birine dokunacak bir sözü ortalığa söylermiş gibi söylemek, sözle takılmak, laf atmak: ‘Numaralar okunuyor, görüşüyoruz, gruplardan gruplara sözler atıyoruz, şakalar ediyoruz, ne hoş eğleniyoruz.’ –R. H. Karay. 2) birine sözle sarkıntılık etmek: ‘Sarhoşlar söz atıyor.’ –H. E. Adıvar.

söz ayağa düşmek

bir sorun, karışmaları gerekmeyen veya yetkisiz ve sorumsuz kimselerin görüş bildirdikleri duruma gelmek.

söz bir, Allah bir

verilen sözden dönülmeyeceğini anlatan bir söz: ‘Söz bir, Allah bir, seni ele vermem.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

söz birliği etmek

ağız birliği etmek: ‘Çocuklar sanki söz birliği etmişçesine ortadan yok olmuşlar.’ –H. Taner.

söz çıkmak

ortalıkta bir söylenti dolaşmak.

söz dinlemek (tutmak)

söylenen bir sözü, verilen bir öğüdü benimsemek, davranışlarını bunlara uydurmak.

söz düşürmek

konuşmayı belli bir konuya getirmek.

söz götürmek

1) doğruluğu ve gerçekliği tartışılabilir olmak; 2) dedikodu yapmak; 3) tahammül etmek, katlanmak.

söz götürmez

doğruluğu ve gerçekliği tartışılamayacak kadar açık olan, tersi savunulamayan.

söz işitmek

laf işitmek.

söz kaldırmamak

onuruna dokunan söze dayanamayıp karşılık verir yaradılışta olmak.

söz kesmek

genellikle evlenmek için anlaşıp kesin karar vermek: ‘O evlenmek üzere söz kesmiş, işi pişirmiş.’ –H. R. Gürpınar.

söz konusu edilmek

sözü edilmek, konuşulmak.

söz konusu olmak

üzerinde konuşulmak, bahis konusu olmak, bahis mevzusu olmak.

söz olmak

dedikodu yapılmak veya bir iş hoş karşılanmamak.

söz sahibi olmak

bir konuda konuşma yetkisi olmak.

söz sözü açmak

bir konudan konuşurken hemen arkasından türlü konulara geçmek: ‘Söz sözü açarak bizim oraları konuşmaya başlıyor ve âdeta gurbette bulunduğumuzu unutuyoruz.’ –R. N. Güntekin.

söz tutmak

söz dinlemek.

söz vermek

bir işi yapacağını kesinlikle bildirmek: ‘Vaktim yok, bana para bul, şu borcu ödeyeyim, söz verdim.’ –P. Safa.

söz yetiştirmek

1) laf yetiştirmek: ‘Kadın, kocasına söz yetiştirmeyi bıraktı, konuk kadına baktı.’ –B. Günel. 2) birinin söylediğini başkasına götürmek.

söz yok!

hakkında hiçbir şey söylenilemez: ‘Bizim kibarlığımıza söz yok ama veresiye deyince dayanamam.’ –M. Ş. Esendal.

sözde kalmak

yapılacağı bildirilmiş bir iş konuşulup gerçekleşmemek.

söze atılmak

bir konu konuşulurken birden araya girip konuşmaya başlamak: ‘Neyyire Hanım hemen söze atıldı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

söze başlamak

konuşmaya başlamak, bir konuya girmek: ‘Bu düşünce aklına gelince delikanlı hemen söze başladı.’ –N. Hikmet.

söze karışmak

başkaları konuşurken araya girip konuşmak: ‘Birdenbire söze karışarak düdük gibi bir sesle işi doğruladı.’ –R. N. Güntekin.

söze son vermek

konuşmayı bitirmek: ‘Umarım ki sizi tatmin ettim diyerek sözlerine son verdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

söze yatmak

söz dinlemek.

sözü açılmak

bir şey veya bir konu üzerinde konuşulmaya başlanmak.

sözü ağzına tıkamak

bir kimsenin konuşmasına fırsat vermeden kendisi konuşmaya başlamak.

sözü ağzında bırakmak

sözü ağzından almak.

sözü ağzında gevelemek

lafı ağzında gevelemek.

sözü ağzında kalmak

konuşmasını bitirememek: ‘Doktorun sözü ağzında kaldı. Sevim hanım: -Hâl neresi oluyor? diye sordu.’ –M. Ş. Esendal.

sözü ağzından almak

birinin söylemekte olduğu şeyi bitirtmemek: ‘Kız, sözü anasının ağzından alarak: -Zaten biz geleli daha kaç gün oldu? dedi.’ –M. Ş. Esendal.

sözü bağlamak

konuşmayı bir sonuca vardırmak: ‘Sözü şöyle mi bağlayacağız: aydın kişinin hem akıllı hem bilgili hem zeki olması zorunludur.’ –A. İlhan.

sözü çevirmek

konuşmanın sakıncalı bir biçim aldığını anlaşıldığında başka bir konuya yönelmek, lafı veya konuyu değiştirmek: ‘Yüzüm biraz değişmiş olmalı ki Hayri sözünü çevirdi.’ –M. Ş. Esendal.

sözü dağıtmak

konuşurken birçok konuya değinerek anlatmak isteği konudan uzaklaşmak: ‘Konuştuğu konu üstünde, sözü dağıtmadan dikkatini, bilgisini onun kadar toplayan insan görmedim.’ –Y. Z. Ortaç.

sözü edilmek

1) adı anılmak, bahsedilmek; 2) önemli sayılmak: ‘Kendim askerlikte sözü edilir bir hizmet görmüş değilim.’ –B. Felek.

sözü geçmek

1) kendisini kabul ettirmiş olmak, hatırı sayılmak: ‘Sağ olsun, tanıdıklardan hatırı sayılır, sözü geçer emekli bir millî eğitim müfettişi vardı.’ –H. Taner. 2) adı anılmak, bahsedilmek: ‘Zira sözü geçen memlekette gelişmiş bir proleter sınıfı mevcuttu.’ –N. F. Kısakürek.

sözü kesmek

1) konuşmasını bitirmeden susmak; 2) başkasının konuşmasını önlemek.

sözü sohbeti yerinde

güzel, oyalayıcı, kırmadan konuşan: ‘Bayanın kocası olan şişman adamcağız, sözü sohbeti yerinde, efendiden bir adam.’ –M. Ş. Esendal.

sözü tartmak

ölçülü konuşmak.

sözü uzatmak

gereğinden çok konuşmak: ‘Bu hesapları yapabildiğimi göstermek için bu kadar sözü uzatıyorum.’ –A. Midhat.

sözüm meclisten dışarı

konuşma arasında çirkin bir söz kullanmak gerektiğinde o sözden orada bulunanların alınmamasını belirtmek için söylenen bir söz: ‘Gülseren, sözüm meclisten dışarı, uygunsuz bir çift yakalamış bekçi, dedi.’ –H. Taner.

sözüm yabana

sözüm meclisten dışarı.

sözün ardı boşa çıkmak

söz olumlu sonuca ulaşmamak: ‘Her seferki gelişimde bu katakulliyi okursun fakat sözün ardı hep boşa çıkar.’ –H. R. Gürpınar.

sözünde durmak

verdiği sözü yerine getirmek, verdiği sözden dönmemek, verdiği sözü tutmak: ‘Sözümüzde durmuştuk, benzeme bahsine girmedik.’ –R. H. Karay.

sözünden çıkmamak

birinin isteklerine, öğütlerine, sözlerine uyarak davranmak: ‘Halit Ağabey sen benim büyüğümsün, sözünden çıkmam.’ –S. F. Abasıyanık.

sözünden dönmek

verdiği sözü yerine getirmemek veya tutmamak.

sözüne sadık kalmak

verdiği söze bağlı olmak.

sözünü (sözünüzü) balla kestim (kesiyorum)

karşısındakinin konuşmasını kesip arada herhangi bir şey hatırlatmak istenildiğinde izin dilemek için söylenen bir söz.

sözünü bağlamak

konuşmasını bitirmek için son sözlerini söylemek: ‘Müdür medrese mantığı ile sözünü bağladı.’ –K. Korcan.

sözünü esirgememek (sakınmamak)

düşündüğünü, karşısındakini kıracak bir söz olsa bile söylemekten çekinmemek: ‘Dikbaşlı ve sözünü esirgemez bir insan olduğundan orada bir köşede, küçük bir kâtip kalmıştı.’ –Y. K. Beyatlı. ‘Emine iskambil falı açıyor, dikiş dikiyor, çorap örüyor, kafasına uyan insanlarla konuşuyor, sözünü sakınmıyor.’ –H. E. Adıvar.

sözünü geri almak

1) üstüne aldığı bir işten vazgeçtiğini söylemek; 2) söylemiş olduğu bir sözde haksız olduğunu kabul ederek onun söylenmemiş sayılmasını istemek.

sözünü kesmek

biri konuşurken söze karışıp onun konuşmasına fırsat vermemek: ‘Birkaç söz daha söyleyip esasa geçmek istedi ise de arkada oturanlardan biri onun sözünü kesti.’ –M. Ş. Esendal.

Sayfa 94 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü