sıkıntı basmak
çok sıkılmak, can sıkıntısı duymak.
sıkıntı çekmek
zorluk veya yoksulluk içinde yaşamak: ‘İki ateş arasında epeyce sıkıntı çektik.’ –A. Gündüz.
sıkıntı vermek
tedirgin etmek, bunaltmak.
sıkıntıda olmak
geçim darlığı çekmek.
sıkıntısı olmak
1) tedirgin, rahatsız eden bir durumda bulunmak: ‘Bir derdi, bir sıkıntısı olup da öyle susup durduğu akşamlar bile yanında bulunmaktan hoşlanıyoruz.’ –N. Ataç. 2) işemesi gerekmek, sıkışmak.
sıkıntıya düşmek
darlık, yokluk içinde olmak.
sıkıntıya gelememek
güç işlere dayanamamak.
sıkıp suyunu çıkarmak
sömürmek.
şıkır şıkır oynamak
1) canlı bir biçimde oynamak; 2) mec. çok sevinmek.
sıkıya almak
1) hareketlerini sınırlamak veya önlemler almak: ‘Seniha etrafını bu kadar sıkıya alan bu adamlardan hiç sıkılmıyor mu?’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) disiplin altına almak: Başkan son zamanlarda işleri sıkıya aldı.
sıkıya gelmek
güç bir durumla karşılaşmak: ‘Sıkıya geldi mi borç etmekten çekinmez, sonra bu borçları ödemek için evinin eşyasını satar.’ –R. N. Güntekin.
sıla etmek
sılaya gitmek.
sılaya gitmek
1) bir süre ayrı kaldığı evini, yurdunu görmeye gitmek: ‘Ara sıra memlekete, sılaya gitmek lazım.’ –R. H. Karay. 2) anne, baba ve diğer akrabalarını görmek için memlekete gitmek.
sınav vermek
sınavdan geçmek.
sınava çekilmek
birinin bilgisi ölçülmek.
sınava girmek
bir kimse, bir konu üzerindeki bilgisinin ölçülmesini sağlamak için yapılan yoklamada hazır bulunmak.
sınavda bırakmak
sınavda başarısız saymak.
sınavdan geçmek
1) sınava girmek: ‘Evet, bir sınavdan geçeceksin. Ben de sınav amirin tayin edildim.’ –A. Ümit. 2) girilen sınavda başarılı olmak.
sınıfta bırakmak
sınıf geçmesine engel olmak.
sınıfta çakmak
argo sınıfta kalmak.
sınıfta kalmak
1) başarılı olamayan öğrenci, bir üst sınıfa geçemeyerek aynı sınıfta yeniden okumak; 2) mec. herhangi bir işte başarısız olmak.
sınır çekmek (çizmek)
1) sınırını belirtmek: ‘1920 baharı muhteşem bir mart sabahında Sultan Dağları’nın sınır çizdiği Batı Anadolu’ya kan ve barut kokularıyla geliverdi.’ –T. Buğra. 2) son vermek.
sınır dışı etmek
bir kimseyi bulunduğu ülkede yaptığı yasa dışı eyleminden dolayı ülkenin sınırları ötesine çıkarmak.
şıp diye
1) ‘şıp’ sesi çıkararak; 2) ansızın; 3) hemen: ‘Öyle bir suratla karşılayacak ki seninki hiç istenmediğini şıp diye anlayıp defolacak.’ –A. İlhan.
sır tutmak (saklamak)
bir sırrı açığa vurmamak, başkasına söylememek.
sır vermek (sızdırmak)
bir sırrı açığa vurmak, başkasına söylemek: ‘Mustafa dışarı sır sızdırmıyordu lakin üzüntüden de eriyordu.’ –R. H. Karay.
sıra (sırasını) savmak
sırayla yapılan bir işte sıra kendine geldiğinde gereğini yapmak: ‘Neyse, sıramızı savdık ve yine yola çıktık ve yolda beni bir düşüncedir aldı.’ –N. Hikmet.
sıra dayağı çekmek
birden çok kişiyi teker teker ve birbirinin ardı sıra dövmek.
sıra saygı gözetmek
karşılıklı saygı göstermek.
sıram sıram dizilmek
sıra veya sıralar oluşturacak biçimde yan yana, arka arkaya gelmek.
sırası düşmek
uygun zamanı gelmek.
sırası gelmek
1) bir başkasından sonra sıra birinin veya bir şeyin olmak; 2) sırası düşmek: ‘Hani bazen sırası geliyor da maziye merbutiyet, filan diyoruz.’ –M. Ş. Esendal.
sırası gelmişken
‘fırsat düşmüşken, söz bu konudayken’ anlamında kullanılan bir söz.
sırasına getirmek
uygun zamanını, fırsatını bulmak.
sırasına göre
durumun gerektirdiği gibi.
sırasını kaybetmek
çocuk veya bebek, hastalık veya başka bir sebep dolayısıyla uyku ve meme zamanını şaşırmak.
sırat köprüsünden geçmek
bir iş yapılırken sıkıntılı, eziyetli durumlar içinde kalınmak.
sıraya dizmek
1) sıralamak; 2) bir topluluk içinde herkese aynı biçimde davranmak.
sıraya koymak
düzenlemek, sıralamak.
sırık gibi
alay uzun boylu.
sırım gibi
ince yapılı ve güçlü: ‘Şimdi, altmışını geçmiş olmasına rağmen, sırım gibi bir vücudu vardı.’ –R. N. Güntekin.
şırınga etmek
gaz veya sıvı bir maddeyi gözenekli başka bir maddenin içine şırınga ile doldurmak.
şırınga yapmak
şırınga ile vücuda gerekli yerinden ilaç vermek.
sırra ermek
gizli tutulan veya sır durumunda olan bir şeyi anlamak, kavramak: ‘Fakat bu iki genç henüz bu sırra eremedikleri için sabırsızlanıyorlar, öfkeleniyorlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
sırra kadem basmak
bir kimse ortalıktan yok olmak, ortalıkta görünmemek: ‘Denizde bazı balık türleri sırra kadem bastı ama başka nice türler kıyılara akın etmeye başladılar.’ –T. Halman.
sırt (sırtını) çevirmek
1) bir şeye veya birine önem vermemek: ‘Batı âlemi Türkiye’den vazgeçemez, bizi yalnız bırakamaz, askerî ihtiyaçlarımıza sırt çeviremez…’ –T. Halman. 2) bir şeyden veya bir kimseden desteğini, ilgisini kesmek; 3) birine darılmak.
sırt sırta vermek
iş birliği yapmak: ‘Sırt sırta verip bitiririz bu işi.’ –İ. O. Anar.
sırtı kaşınmak
dayak yemeyi hak edecek davranışta bulunmak.
sırtı yere gelmek
yenilmek, alt olmak: ‘Anladım ki hayat savaşının birinci büyük dönümünde Ayşe’nin sırtı yere gelmişti.’ –H. E. Adıvar.
sırtı yere gelmemek
sarsılmamak, yerinden düşürülememek, güçlü olmak.
sırtına almak
1) yüklenmek, çuvalı sırtına aldı; 2) bir giyeceği giymek veya sırtına örtmek: Sırtına bir şey almadan sokağa fırladı.
sırtına geçirmek
bir şeyi giymek: ‘Pardösüyü sırtıma geçirdim.’ –S. F. Abasıyanık.
sırtında yumurta küfesi olmamak
eski düşünce ve yönünü kolayca değiştirmek veya sözünden caymakta sakınca görmemek: ‘Çelişki içinde konuşur ve sırtında yumurta küfesi olmadığından dün ak dediğine bugün rahatlıkla kara diyebilir.’ –H. Taner.
sırtından atmak
başından savmak veya birinin, bir şeyin sorumluluğunu, yükünü üzerine almamak.
sırtından bıçaklamak
ihanet etmek: ‘Arkadaşların birbirini sırtından bıçaklaması doğru değil. Bunu ancak düşmanlar yapabilir.’ –S. Dölek.
sırtını dönmek
sırt çevirmek.
sırtüstü yatmak
1) sırtı yere gelmek üzere yatmak: ‘Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın.’ –H. Taner. 2) hiçbir şey yapmamak: ‘Üç gün sırtüstü yattım trende.’ –N. Hikmet. 3) mec. çalışmadan rahat bir yaşam sürmek.
sıska olmak
1) karın boşluğuna su dolarak karnı şişmek; 2) aşırı zayıf olmak.
sıskası çıkmak
çok zayıflamak, sıskalaşmak.
sıtma tutmak
ateş ve ter nöbetleriyle titremeye başlamak.
sıva vurmak
bir duvarı sıva kullanarak düzgünleştirmek, sıvamak.
sıygaya çekmek
birine sorular sorup cevaplarını istemek: ‘Yüksek tahsilli olup olmadığımızı anlamak için bizi kara cümleden bile değil de imladan sıygaya çektiler.’ –F. R. Atay.
sıyırıp çıkarmak
çekip kurtarmak: ‘Bunlar yaşama yolunda bir engele çarptılar mı hemen dedelerinin adını verirler ve kendilerini güçlükten sıyırıp çıkarırlardı.’ –İ. O. Anar.
sızıp kalmak
çok içki içip veya çok yorulup uyuyakalmak: ‘Eskimiş boş çuvallar gibi sızıp kalırlardı bir köşede.’ –K. Korcan.
skala yapmak
çalgı perdelerine parmak alıştırmak.
slogan atmak
sloganı bağırarak söylemek.
sofra donatmak
sofraya bol ve türlü yiyecekler koymak.
soğuk almak
üşüyerek hastalanmak, üşütmek: ‘İliklerine kadar da ıslanmış ve soğuk almış.’ –N. F. Kısakürek.
soğuk çalmak
soğuk bitkiye zarar vermek.
soğuk çıkmak
hava soğumak.
soğuk durmak
ilgisiz, sevimsiz davranmak: ‘Suat ilgilerine heyecanla karşılık vermiyor, biraz uzak ve soğuk duruyordu.’ –A. İlhan.
soğuk duş etkisi yapmak
ansızın bildirilen tatsız bir haber olumsuz bir tepki yaratmak.
soğuk düşmek (kaçmak)
söz, davranış vb. yersiz ve sevimsiz olmak: ‘Bir cenaze alayında böyle bir latife az buçuk soğuk kaçmakla beraber pek yersiz de sayılmazdı.’ –R. N. Güntekin.
soğuk ter dökmek (basmak, boşanmak)
korkmak, heyecanlanmak, bunalmak, gerilmek: ‘Safinaz kardeşini düşününce soğuk ter döktü.’ –H. E. Adıvar. ‘Hele ansızın alnını, bıyıklarının dibini ve ensesini basan soğuk ter, sinsi bir ölüm korkusunu içine yılan gibi akıtıyor.’ –A. İlhan. ‘Elleri ayakları buz kesildi, soğuk bir ter boşandı bütün vücudundan.’ –Ç. Altan.
soğuk vurmak (yakmak)
çok soğuğun etkisiyle bitki kurumak.
soğukkanlı olmak
kolayca, öfke, telaş ve heyecana kapılmamak: ‘Önce ince manevralar denedi ama soğukkanlı olamadığı için göze çarpıyordu.’ –R. Mağden.
şöhret bulmak (kazanmak)
ün sahibi olmak, üne kavuşmak, ünlenmek: ‘Fakat Nedim’den hoşlanan kızlarla kadınların çoğu onu, yeni şöhret bulan bir sinema aktörüne benzetmektedir.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. ‘Her mahallede hatta satıcılar arasında şöhret kazanmış olan güzel sesliler bulunurdu.’ –A. Ş. Hisar.
şöhret kapısı açılmak
meşhur olmaya başlamak.
şöhret salmak
ünü yayılmak: ‘Burada jandarma teğmeni olsun da daha bir defa, Ankara’da şöhret salmış olan o gözleri görmesin.’ –R. H. Karay.
şöhreti dünyayı tutmak
çok tanınmak: ‘Bizim evin altında şöhreti dünyayı tutmuş bir turşucu dükkânı vardı.’ –R. H. Karay.
sokağa (sokaklara) düşmek
1) kadın kötü yola saparak orta malı olmak; 2) bir şey çoğalıp değerini yitirmek; 3) sükûneti, huzuru evin dışında aramak: ‘Babamın iğneli bakışlarından kurtulmak için o uyurken sokaklara düşerdim.’ –O. Kemal.
sokağa atmak
1) birini düşkün, yoksul kalacak biçimde evden, iş yerinden uzaklaştırmak veya kovmak: ‘İnsanı kolundan tutup sokağa atmazlar.’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) para, eşya vb.ni boş yere harcamak.
sokağa çıkmak
gezmek veya bir iş görmek için evden çıkmak.
sokağa dökülmek
1) herhangi bir sebeple dışarı çıkmak: ‘Her zaman, saat on bir buçuk dedi mi kadın erkek, kol kola sokağa dökülürlerdi.’ –P. Safa. 2) gösteri, protesto gibi amaçlarla insanlar sokaklara, meydanlara inmek.
sokaklara dökülmek
kalabalık hâlde sokakta olmak.
sokakta kalmak
sığınacak yeri olmamak, bakacak kimsesi bulunmamak: ‘Şimdi eski âdetler kalktı ama bu öksüzün kimseciği yok, sokakta kaldı.’ –R. N. Güntekin.
söküp atmak
gözden çıkarmak, kıymak, feda etmek: ‘Kökü, ciğerimizin içini dolaşan bu filizi söküp atamıyoruz.’ –A. Ş. Hisar.
sol eli beklemek
şaka yemeğe beklenilen birine, yemeğe başlandığını anlatmak için kullanılan bir söz: Sol elimiz bekliyor, çabuk gelin.
sol tarafından kalkmak
1) aksiliği, huysuzluğu, tersliği üzerinde olmak; 2) işleri ters gitmek, iyi gününde olmamak.
sol yapmak
direksiyonu sola doğru çevirmek, sola yöneltmek.
sola kaymak
siyasette ve ekonomide sol eğilimli olmak.
solda sıfır kalmak
1) anlamı olmamak, değersiz olmak: ‘Benim hâlim memleketin düştüğü hâlin yanında solda sıfır kalır.’ –A. Kulin. 2) sönük kalmak.
şölen çekmek
1) şölen düzenlemek, ziyafet vermek; 2) mec. sanat gösterisinde bulunmak: Konuşmanın şurasına burasına espriler serpiştirerek size bir konuşma şöleni çekerdi.
solo yapmak
müzik parçası bir kişi tarafından söylenmek veya çalınmak: ‘Saksafoncu, saksafonun borusunu havalara kaldırarak sololar yapıyordu.’ –Ç. Altan.
solucan gibi
solgun ve zayıf (kimse): ‘Solucan gibi cılız ve pis bir çocukmuş.’ –R. N. Güntekin.
soluğan etmek
soluk soluğa bırakmak.
soluğu (bir yerde) almak
bir yere hemen gitmek veya sığınmak: ‘Balığı sırtlayınca soluğu ninesinin kulübesinde aldı.’ –Halikarnas Balıkçısı.
soluğu kesilmek (tutulmak)
1) soluk almaz duruma gelmek; 2) mec. aşırı heyecanlanmak; 3) mec. gücü tükenmek.
soluğunu kesmek
bir şey çok heyecan veya korku vermek: ‘Adımı Türk Yurdu dergisinin kalın, kırmızı kapağında gördüğüm zaman sevinç soluğumu kesmişti.’ –Y. Z. Ortaç.
soluk aldırmamak
ara vermeden çalıştırmak, vakit bırakmamak.
