semen peyda etmek
şişmanlamak.
semer vurmak
1) semeri, yük hayvanının sırtına koyup bağlamak, semerlemek; 2) semer sırtı yaralamak.
semeresini vermek
bir şey istenilen verimi, sonucu vermek: ‘Nitekim bu hummalı faaliyet, semeresini vermekte gecikmedi.’ –H. Taner.
semeri devirmek
eşek gibi kabaca yatmak.
sempatisini kazanmak
birinin sevgisini, ilgisini ve yakınlığını kazanmak.
semtine uğramamak
1) bir yere özellikle gitmemek: ‘Mektebin semtine bile uğramamışlar da hangi derse çalışmışlar acaba?’ –M. Yesari. 2) birini hiç aramamak, onunla ilgisini kesmek: ‘Nice iyiliklerde bulunduğu kimseler, onun semtine uğramaz olmuşlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
sen ben davası (kavgası)
bir konuda anlaşmazlığa düşüldüğünü anlatan bir söz: ‘Nihayeti bulunmaz bir sen ben davasına düşmüşler.’ –Ö. Seyfettin.
sen bilirsin
‘nasıl uygun bulursan öyle yap’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Kuşağından mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildi. -Ya Rabbi sen bilirsin, ya Rabbi sen bilirsin diye söylendi.’ –M. Ş. Esendal.
sen sağ, ben selamet
iyi veya kötü bir sonuçla biten bir iş karşısında artık yapacak bir şey kalmadığını anlatan bir söz.
seni gidi seni (seni seni)
yaramaz, haylaz, çapkın: ‘Başını kaldırdı, seni seni diyerek başını sallayıp gülümsedi.’ –H. Taner.
senli benli olmak
1) iç içe olmak, bütünleşmek: ‘Altı ay önce tramvaylar tuhafıma gitmişti. Bu sefer onlarla daha senli benli olduk.’ –B. R. Eyuboğlu. 2) aşırı ölçüde içten, teklifsiz olmak: ‘Salonda kahvelerini içerlerken senli benli olmuşlardı bile.’ –A. İlhan.
şenlik görmemiş
terbiyesiz, görgüsüz (kimse).
sepet havası çalmak
argo 1) işinden çıkarmak, sepetlemek: ‘Patrona kalsa sepet havasını çoktan çalardı.’ –M. Ş. Esendal. 2) yanından uzaklaştırmak, gitmesini sağlamak.
sepette pamuğu olmamak
tkz. bilgisiz, boş kafalı olmak.
ser verip sır vermemek
ağzı sıkı olmak.
serbest bırakmak
1) tutuklu veya gözaltında bulunan birini serbest, özgür duruma getirmek, tahliye etmek: Elde hiçbir delil olmadığı için serbest bıraktık. 2) kendi düşüncesi ve iradesine göre davranmasına izin vermek: ‘Akli muvazenesi pek sağlam bulunmadığı için serbest bırakıldı.’ –S. F. Abasıyanık.
serbest çalışmak
bir işverene bağlı olmadan kendi adına kazanç sağlamak.
şerbet gibi
yumuşak, güzel (hava).
şerbet içmek
sözlenmek veya nişanlanmak üzere tarafların anlaşması durumunda ezilen şerbet içilerek tören yapmak.
serde … var
alay sözü edilen kimsedeki bir niteliği anlatan söz: ‘Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize, dünya güzel / Serde erkeklik var, ağlayamam’ –O. V. Kanık.
şeref vermek
onurlandırmak, şereflendirmek.
sergi açmak
sergilemek: ‘Şehir Galerisi’nde açtığı ilk sergide, yalnız zevkine ve hünerine değil, sabrına da şaştım.’ –Y. Z. Ortaç.
sergi sermek
kurutmak veya göstermek için bir şeyi düz bir yere yaymak.
sergin vermek
hastalanıp yatağa yatmak.
şerh düşmek (koymak)
alınan karar veya kararlara karşı olumsuz yönde yazılı görüş bildirmek.
serilip serpilmek
1) rahat bir biçimde yatmak; 2) gelişmek.
serilip yatmak
rahat bir biçimde yatmak.
serin gel!
argo ‘sakin ol, soğukkanlı davran’ anlamında kullanılan bir uyarma sözü.
serin tutmak
sıcaktan etkilenmeden daha soğuk bir durumda bulundurmak: ‘Dedelerimiz sıcakta serin tutan birtakım kürkler bulunduğunu bilirlerdi.’ –R. H. Karay.
serinlik vermek
1) serin duruma getirmek; 2) mec. acısını, sıkıntısını azaltmak, avundurmak; 3) mec. rahatlatmak, huzura kavuşturmak: ‘Evimin cehennemi içinde bana biraz serinlik verebilecek, bir bu fikirler vardı.’ –P. Safa.
sermaye yapmak (etmek)
iş yeri açmak için gereken parayı sağlamak: ‘Üç yüz lirayı alırlarsa bunun yüz lirasını çocuğa sermaye yapacaktı.’ –H. E. Adıvar.
sermayeyi doğrultmak
ticaret için ortaya konan anaparayı batırmadan işletmek ve para kazanmak: ‘Köyden kopup, yabancı işçi olup, beş altı yılda sermayeyi doğrultup, yurtta özel teşebbüsçü bir yarım yamalak kapitalist olma özlemi görülüyor çoğunda.’ –H. Taner.
sermayeyi kediye yüklemek
şaka parasını yiyip bitirmek.
sermest olmak
çok hoşlanmak, kendinden geçmek: ‘O okurdu, ben dinlerdim; o muharebe hikâyeleriyle sermest olurdum.’ –Y. K. Beyatlı.
şerrine lanet
kötü bir kimse ile uğraşmak istenilmediğini veya kaçınıldığını anlatan bir söz.
sersem gibi
serseme yakışır biçimde.
serseme çevirmek
sersem etmek.
serseme dönmek
sersem bir duruma gelmek, şaşkın bir duruma gelmek.
sert çıkmak
aşırı biçimde karşı durmak.
servis edilmek
özel bir bilgi veya belge haber kaynağı tarafından istenilen yayın organına gönderilmek.
servis yapmak
sofrada hizmet etmek ve yemeği dağıtmak: ‘Özel olarak iki aşçıyla iki de ayrıca servis yapacak garson çağrıldı.’ –Ç. Altan.
servise çıkmak
1) ulaşım aracı ile öğrencileri, çalışanları gidecekleri yere taşımak; 2) servis yetkilisi onarım yapmak üzere çağrılan yere gitmek; 3) doktor hastaları durumlarını gözlemlemek üzere ziyaret etmek; 4) bir iş yerinde çay, kahve dağıtımı gibi hizmetleri yapmak üzere dolaşmak.
serzenişte bulunmak
yakınmak (II).
ses çıkarmamak (etmemek)
bir şeyi hoş görerek karşı çıkmamak, itiraz etmemek: ‘İnsanlar bizim bahçeye çağırdığımız arkadaşlarımıza bile ses çıkarmıyorlardı.’ –A. Kutlu.
ses çıkmamak
haber gelmemek.
ses etmek
seslenmek.
ses getirmek
yaptığı işle, söylediği sözle dikkatleri çekmek ve kitleleri harekete geçirmek.
ses kesilmek
ses, artık duyulmamak.
ses seda çıkmamak
1) haber çıkmamak: ‘Çok uzak ama pek çok uzak birkaç akrabadan ses seda çıkmadı.’ –A. Gündüz. 2) hiçbir tepki görülmemek.
ses seda kesilmek (kalmamak)
hiçbir ses duyulmamak: ‘Sanki bütün dünyada ses seda kesilmişti.’ –S. F. Abasıyanık.
ses seda yok
‘hiç haber gelmedi’ anlamında kullanılan bir söz.
ses vermek
1) herhangi bir sesi çıkarmak: ‘Üç defa ses veren bir küçük çanın altından bahçeye girdiler.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) bir çağrıya karşılık vermek: ‘Her biri bir türlü feryada başlar / Güller seda verir, bağlar ses verir’ –Âşık Veysel.
sesi ayyuka çıkmak
çok yüksek sesle bağırmak.
şeşi beş görmek
alay yanlış görmek: ‘Asıl âşığın gözü şeşi beş görür, kulağı Mısır’daki sağır sultanın duyduğunu bile duymaz.’ –R. H. Karay.
sesini çıkarmamak
bir şey üzerindeki düşüncesini söylememek: ‘Sesini çıkarmadı. Mütevekkil bir hâli vardı.’ –N. F. Kısakürek.
sesini kesmek
söylemekteyken susmak.
sesini kısmak
sesini alçaltmak.
sesini yükseltmek
yüksek, öfkeli bir sesle söylemek: ‘Çardaktan kocasının sesini yükselterek söylediğini duyan kadın, kahve takımlarını alıp çıktı.’ –N. Cumalı.
sessizliğe gömülmek
sessiz duruma gelmek: ‘Karanlık içinden bir süre fısıltılar geldi, sonra her şey derin bir sessizliğe gömüldü.’ –Y. Kemal.
set çekmek
1) suyun akmasını, toprağın kaymasını önlemek için duvar yapmak; 2) mec. bir işi, bir davranışı, bir isteği önlemek, engellemek.
sevaba girmek
sevap kazanmak.
sevap kazanmak (işlemek)
hayırlı bir davranışta bulunmak: ‘Gülsüm’ün sevinci sade sevap kazanmak ümidinden doğmuyordu.’ –R. N. Güntekin.
sevda çekmek
birine tutkun olmak, aşk tutkusu içinde olmak.
sevgi beslemek
sevgi duymak, sevmek: ‘Makedonya’da savaşmıştı ve Türk köylüsüne karşı büyük sevgi besliyordu.’ –H. E. Adıvar.
sevinç yaşları (gözyaşları) dökmek
sevinçten ağlamak: ‘Şu mendilini burnuna tutmuş, sevinç yaşları döken hanım herhâlde gelinin anası olacaktı.’ –H. Taner.
sevinci kursağında kalmak
bir engel sebebiyle hayal kırıklığına uğramak.
sevincinden ağzı kulaklarına varmak
çok sevinmek.
sevinçten uçmak
çok sevinmek.
sevk etmek
1) göndermek, götürmek; 2) mec. sürüklemek, itmek: ‘Burada başka bir olay anlatacağım ki bu, Türk’ü şuuraltı bir kuvvetle İstiklal Savaşı’na sevk eden amillerin biridir.’ –H. E. Adıvar.
şevk vermek
isteklendirmek: ‘Bir bitmeyecek şevk verirken beste / Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir’ –Y. K. Beyatlı.
şevke gelmek
1) isteği, hevesi artmak: ‘Öyle keyifleniyor, öyle şevke geliyordu ki…’ –Y. Z. Ortaç. 2) neşelenmek.
şevke getirmek
canlandırmak, isteğini artırmak.
şevki kırılmak
isteği, hevesi kalmamak.
şeyhin kerameti kendinden menkul
büyük işler gördüğünü söyleyen birinin sözüne inanılmadığını anlatmak için söylenen bir söz.
seyirci kalmak (olmak)
bir olay karşısında hiçbir tepki göstermeyerek işe karışmamak: ‘Kavga edenlere kimse karışmaz, sadece uzaktan seyirci kalırlar.’ –N. Hikmet. ‘Sadece seyirci olduğumu, olayların dolayısıyla hayatın dışında kaldığımı bu sorudan sonra anladım.’ –E. Işınsu.
seyrana çıkmak
gezmeye, gezintiye çıkmak.
seyre çıkmak
1) bir yerden başka bir yere gitmek için yola çıkmak; 2) eğlenmek üzere gözlemek, bakmak: ‘Seyrimize çıktınız değil mi? Yürek soğutuyorsunuz değil mi? Allah sizi bizden besbeter etsin inşallah!’ –O. Kemal.
seyre dalmak
bir şeye kendini vererek bakmak: ‘Sanki Rumeli baştan başa bir arena idi ve Avrupa siyaset adamları da birer Roma imparatoru gibi mermerden localarına kurulmuşlar, oradaki olumlu güreşleri seyre dalmışlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
seyreyle gümbürtüyü
‘çıkacak olayları gör, ibretle seyret’ anlamında kullanılan bir söz.
şeytan aldatmak
1) bazı davranışlarda iradeli, güçlü davranamamak, nefsine uymak; 2) uyku hâlindeyken meni boşalmak, düş azmak: ‘O gecenin sabahı şeytanın aldattığı vücudunu soğuk suda temizlerdi.’ –S. F. Abasıyanık.
şeytan azapta gerek
‘sevilmeyen bir kimse zorluk içinde kaldığında bunu hak etmiştir’ anlamında kullanılan bir söz.
şeytan diyor ki
yapılmaması gereken bir davranışı yapma isteği duyulduğunda söylenen bir söz: ‘Gül tenli, kor dudaklı, kömür sürmeli / Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kere öpmeli’ –Y. K. Beyatlı.
şeytan dürtmek
durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak: ‘Ama çocukluk işte, şeytan dürttü, ya herrü ya merrü diyerek birden yukarı baktım.’ –H. Taner.
şeytan geçmiş gibi
birkaç kişinin konuştuğu sırada kısa bir süre sessizlik olması durumunda kullanılan bir söz.
şeytan geçti
şeytan geçmiş gibi.
şeytan gibi
çok zeki ve kurnaz.
şeytan görsün yüzünü
sevilmeyen, görmek bile istenilmeyen kimse için söylenen bir söz.
şeytan kandırmak
düş azmak, şeytan aldatmak.
şeytan kulağına kurşun
hlk. aksama ihtimali bulunan durum veya işler düzenli gittiğinde ‘nazar değmesin’ anlamında söylenen bir söz: Şeytan kulağına kurşun, hiçbirimiz hasta olmadık.
şeytana külahı (pabucu) ters giydirmek
çok kurnaz olmak: ‘Fakat aynı zamanda, şeytana külahı ters giydirecek kadar açıkgöz ve kurnazdı.’ –R. N. Güntekin.
şeytana parmak ısırtmak
çok kötü ve çirkin bir şey yapmak.
şeytana uymak
kötü bir şey yapma isteğine kapılmak.
şeytanın arka bacağı (kıç bacağı veya art ayağı)
çok akıllı ve yaramaz (çocuk).
şeytanın bacağını (ayağını) kırmak
1) herhangi bir sebeple yapılmayan bir işe başlamak veya gidilmeyen bir yere gitmek; 2) uğursuzluğu, şanssızlığı, aksiliği yenmek.
şeytanın gör dediği
başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikler veya gerçekler.
şeytanın işi yok
‘ne hikmetse, aksilik bu ya’ anlamında kullanılan bir söz.
şeytanın yattığı yeri bilmek
bilinmesi ve hatırlanması güç şeyleri bilmek, çok kurnaz ve açıkgöz olmak.
şiar edinmek
benimsemek, ilke olarak kabul etmek: ‘Zira ki biz, orijinal mevzulara teması şiar edinmişiz.’ –N. Hikmet.
sicil vermek
sorumlu bir görevli, yanında çalışan birinin bir aşamaya gelmesinde yeterli olup olmadığını gereken makama bildirmek.
siciline işlemek
bir çalışanın yaptığı olumlu veya olumsuz davranışları siciline kaydetmek.
