sapına kadar
tam anlamıyla, bütünüyle: ‘O sapına kadar askerdir; asker doğmuş, asker ölecektir.’ –H. Taner.
sapır sapır dökülmek
başarısız olmak.
şapka çıkarmak
bir söz veya durum karşısında söyleyecek sözü kalmamak ve takdir etmek.
sapla samanı karıştırmak
iyi ile kötüyü ayıramamak.
şaplak indirmek
1) elin içiyle vurmak: ‘Zeynep, bir şaplak indirdi önündeki kil hamuruna ve güldü.’ –E. Işınsu. 2) tokat atmak.
saplanıp kalmak
1) takılıp kalmak: ‘Mistik olmayan felsefe görünüşünde de tamamen H. Spencer’e saplanmış kalmıştı.’ –H. Taner. 2) bir konuda yoğunlaşıp başka bir şeyle ilgilenmemek.
sapsarı kesilmek (olmak)
çok sararmak: ‘Heyecandan dudakları titriyordu ve benzi sapsarı kesilmişti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
sararıp solmak
1) giderek daha çok solmak: ‘Sokakları dolduran sayılmaz şapkaların zalimce, kurnaz ve namussuz gölgelerinde sararmış solmuş.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. sağlığı bozulmak: ‘Karısı anlaşılmayan bir illetle sararıp soldu, birkaç ay içinde ölüp gitti.’ –Halikarnas Balıkçısı.
sardalya gibi istif olmak
bir yerde çok kalabalık ve sıkışık bulunmak.
sarhoşluğa vurmak
kendini sarhoş gibi göstermek, sarhoş olmuşçasına davranmak: ‘Hatta sarhoşluğa vurup orada kaldığım geceler de oldu.’ –M. Ş. Esendal.
sarı çizmeli Mehmet Ağa
kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse.
sarılıp kundaklanmak
yoğun etki altında kalmak: ‘Çünkü bir bakmışım ki hep başkalarının fikirleriyle sarılıp kundaklanmışım.’ –E. Işınsu.
sarıp sarmalamak
sıkıca sarmak: ‘Bak o zaman nasıl yakınlaşacaksınız. Güven nasıl sarıp sarmalayacak ikinizi.’ –A. Ağaoğlu.
şarj etmek
1) yüklemek; 2) argo bir şeyi anlamaya, kavramaya başlamak.
şarkı tutturmak
bir şarkının sözlerini veya sadece bestesini seslendirmek: ‘Eğlenmek için derin bir heves doğdu, ıslıkla bir şarkı tutturdu.’ –P. Safa.
sarmaş dolaş olmak
1) birbirine sarılıp kucaklaşmak: ‘Batan bir gemide birbirini arayıp bulduktan sonra sarmaş dolaş olmuş felaketzedelere benziyorlar.’ –N. F. Kısakürek. 2) iç içe girmek, karman çorman olmak.
sarpa sarmak (çekmek)
güçlükler ortaya çıkmak, çözülmesi çok güç bir duruma gelmek. ‘Düz ovada sarpa çekme yolunu / Ver mektebe okutsunlar oğlunu’ –Âşık Veysel.
sarsıntı geçirmek
beklenmedik bir olaydan çok etkilenmek, üzülmek.
şart etmek
‘şart olsun’ diyerek yemin etmek: ‘Anası, oğlan gelirse içeri almayacağına şart etmişti.’ –M. Ş. Esendal.
şart koşmak
önceden bir şarta bağlamak: ‘Sarfiyat hususunda bir şart koşmuyorlar.’ –R. H. Karay.
şart olmak
gerekmek, kaçınılmaz bir durum almak.
şart olsun
1) ‘nikâhım üzerine yemin ederim ki, öyle değilse veya bunu yapmazsa karım boş düşsün (olsun)’ anlamında yemin olarak kullanılan bir söz: ‘Artık hep, evli adamlar gibi biz de şart olsun yeminine başladık.’ –Ö. Seyfettin. 2) yemin etmek için kullanılan biz söz: ‘Kim hapşırırsa şart olsun ki öldürünceye kadar döveceğim.’ –Ö. Seyfettin.
şart şurt tanımamak
kendini hiçbir şarta bağlı saymamak.
sası kokmak
yiyecek bozulmak, çürümek.
şaşırıp kalmak
çok şaşırmak, büyük bir şaşkınlığa düşmek: ‘Beni ilk defa dersler dışında konuşup gülerken görüyor, şaşırıp kalıyorlardı.’ –A. Kutlu.
şaşkına dönmek
beklenmedik bir durum karşısında şaşkınlaşmak: ‘Bunlar da Mustafa Kemal’i ifratlı hareketlere, yanlış yollara sevk etmek töhmeti altında bunalmış, şaşkına dönmüş idiler.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
satılığa çıkarmak
satmak, satışa çıkarmak: ‘Memleketine mi dönüyormuş neymiş, bütün eşyasını satılığa çıkarmış.’ –A. İlhan.
satıp savmak
gereken parayı sağlamak için elindeki malı ucuza satıp tüketmek, yok pahasına elden çıkarmak.
satır atmak
herkesi öldürmek, kırıp geçirmek.
satışa çıkarmak
satmak için ortaya koymak: ‘Bir şeye ad koymak, satışa çıkarılan malın üzerine yafta asmaya benzetilebilir.’ –N. Uygur.
satışa gelmek
uydurma bir sebeple ortada bırakılmak.
satıya çıkarmak
satışa çıkarmak.
şato gibi
büyük, görkemli (yapı).
savaş açmak (ilan etmek)
1) bir veya daha fazla devlete karşı savaş durumuna geçmek; 2) ortadan kaldırmak için uğraşmak: ‘Softalığa savaş açan ilk laikler orada toplanmıştır.’ –Y. Z. Ortaç.
savaş vermek
savaşmak.
savaşım vermek
bir amaca erişmek, bir güce karşı koyabilmek için uğraşmak, çaba göstermek, mücadele etmek: ‘Sen ancak iyi savlar için savaşım vermekte rahat ederdin.’ –H. Taner.
şavkı vurmak
bir şeyin ışığı yansımak: ‘Bir ay doğdu ilk akşamdan, geceden / Şavkı vurdu pencereden, peçeden’ –Halk türküsü.
savunmasını almak
soruşturma sebebiyle suçlanan birisinin düşüncesine başvurmak.
savuşup gitmek
ilgi çekmeden gizlice, aceleyle ayrılmak: ‘Yemek kotaracağım diye savuşup gitti.’ –H. R. Gürpınar.
saya gezmek
köy çocukları ramazanda veya özel günlerde çeşitli tekerlemeler söyleyip kapı kapı dolaşarak ufak tefek yiyecek toplamak.
sayesinde sayeban olmak
istenilen bir şeyi başkasının aracılığıyla elde etmek: ‘Sayende sayeban olduk İstanbul şehri / Sayende sebil olduk, aç kaldık, sefil olduk’ –A. İlhan.
sayfa bağlamak
dizgide dökülen kurşun satırları bir sayfa düzeni içinde toplayarak sıkıca iple bağlamak: ‘Sayfayı öyle sıkı bağlardı ki satırlar âdeta birbirine kenetlenirdi.’ –Y. Z. Ortaç.
saygı duymak (beslemek)
birine, bir şeye karşı saygı hissetmek: ‘Şakır şakır yağan yağmurlara benzeyen insanlara, düşmanım da olsalar saygı duyarım.’ –N. Kemal.
saygı göstermek
saymak, değer vermek: ‘Kendilerine büyük saygı gösterdim ve imdatlarına muhtaç olduğumu belirttim.’ –N. F. Kısakürek.
sayı hesabıyla
bir spor yarışmasında bir sporcu veya takımın kazandığı sayı bakımından: ‘Sayı hesabıyla bir galibiyeti bile öpüp de başımıza koyacaktık.’ –H. Taner.
sayım suyum yok
1) çocuk oyunlarında ‘kısa bir süre için oyun dışıyım’ anlamında kullanılan bir söz; 2) çocuklar arasında bir işte şakaya yer verilmeyeceğini anlatan bir söz: ‘Alır mıydım? Sevinir miydim? Yoksa mızıkçılık eder, -Olmaz, sayım suyum yok… Siz birlik olup bana oyun ettiniz -mi derdim.’ –H. Taner.
sayıp dökmek
ne var ne yok, hepsini söylemek: ‘Böyle misaller sayıp dökmek gerekse satırlar değil, sütunlar dolar.’ –R. E. Ünaydın.
sayısını Allah bilir
‘o kadar çok ki saymakla bitmez’ anlamında kullanılan bir söz.
saymakla bitmemek (tükenmemek)
pek çok olmak.
şeamet tellallığı yapmak
her olayı kötü ve sıkıntı yaratacak biçimde yorumlayıp dile getirmek.
sebat etmek (göstermek)
sözünden veya kararından dönmemek, bir işi sonuna kadar götürmek, direşmek: ‘Fakat şu var ki çocuklar arzularında sebat göstermiyorlar.’ –H. E. Adıvar.
sebebiyet vermek
bir şeye, bir olaya sebep olmak, yol açmak: ‘Bu acıya kendi sebebiyet verdiğini hissetmekten gurur duyuyordu.’ –H. E. Adıvar.
sebepsiz kalmak
yoksul bir duruma düşmek.
sebil etmek
bol bol vermek, dağıtmak.
sebilhane bardağı gibi
hoşa gitmeyen kalabalık (insan topluluğu).
secde etmek
1) alnı, eli, ayakları, dizleri, ayak parmaklarını yere getirmek: ‘Tozlanmış camların arkasından secde eden ruh ile merkadi tebcile başladı.’ –A. H. Müftüoğlu. 2) mec. saygı göstermek.
secdeye varmak (kapanmak)
secde etmek.
sedyelik olmak
ayakta duramayacak duruma gelmek.
sefa (sefalar) bulduk
‘sefa geldin, sefa geldiniz’ sözüne ‘teşekkür ederim’ anlamında karşılık olarak kullanılan bir söz.
sefa geldin (geldiniz)
‘hoş geldin, hoş geldiniz’ anlamında kullanılan ağırlama, karşılama sözü: ‘Her şahsa kendi ismiyle sefa geldin, derdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
sefa geldine gitmek
bir kente, bir mahalleye yeni gelen veya geziden dönen birine ziyarete gitmek.
sefa sürmek
rahat, sakin ve eğlenceli yaşamak.
sefalet çekmek
yoksul ve perişan yaşamak.
sefasına bakmak
rahatına bakmak: ‘Şöyle bir iki parça, sağlam nevinden irat ve akar edinip efendi efendi yan gel, sefana bak.’ –E. E. Talu.
sefasını sürmek
bir durumun getirdiği, sağladığı olanaklardan yararlanmak: ‘Uzun yıllar cefasını çektiği Yokuş’un sefasını sürecekti artık.’ –Y. Z. Ortaç.
sefer etmek
gezmek, gezinti yapmak, yolculuk etmek: ‘Ne hoş, ey güzel Tanrı’m, ne hoş / Maviliklerde sefer etmek’ –O. V. Kanık.
sefer tası gibi
her katında birer odası olan (yüksek ev).
seferber olmak
birçok kimse bir iş, bir amaç için bütün olanaklarıyla girişmek: ‘Anası, kardeşi, konu komşu, bilen bilmeyen, polis, jandarma, herkes seferber oldu. Nevin bulunamadı.’ –R. Çalapala.
sefere kalkmak
yolculuğa başlamak: ‘Sefere kalkacak bir sürü tekne vardı limanda.’ –Halikarnas Balıkçısı.
segman atmak
aşınan segmanı değiştirmek.
şehadet getirmek
İslam’ın şartlarından ‘Tanrı’dan başka tapacak yoktur ve Hz. Muhammed onun kulu ve peygamberidir’ anlamına gelen kelimeişehadet adını taşıyan Arapça sözü söylemek
şehadet şerbetini içmek
şehit düşmek.
şehadette bulunmak
tanıklık etmek.
şehit düşmek (olmak)
kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölmek: ‘Biraz sonra Veysel’in arkadaşlarından biri daha şehit oldu.’ –M. Ş. Esendal. ‘Arkadaşı, düşmanlarla cenge varır ve şehit düşer.’ –R. Enis.
şehit edilmek
kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda öldürülmek.
sehpaya çekmek
asarak öldürmek, darağacına çekmek, asmak.
şeker gibi
1) çok sevimli, güzel; 2) yumuşak huylu, yumuşak davranan: ‘Doktor şeker gibi adam, ahbabım.’ –N. Hikmet.
şekeri kestirmek
şeker şerbetine, limon suyu veya limon tuzu katarak kaynatıp koyulaşmasını sağlamak.
şekerleme yapmak
kısa bir süre uyumak, kestirmek.
şekil almak
belli bir biçime girmek, biçimlenmek, şekillenmek.
şekil vermek
belirli bir biçime girmesini sağlamak, biçimlendirmek, şekillendirmek: ‘O, biraz da bana yardım olsun diye, mektepteki Amerika’dan gelen gazeteleri toplar, getirir, bu işe şekil verirdi.’ –H. E. Adıvar.
şekilci olmak
belli biçimler, kalıplar dışına çıkamamak: ‘Şiir diline dayanan bir edebiyat, konuşma dilinden ayrıldığı ölçüde hayattan kopmak, şekilci olmak zorundadır.’ –N. Cumalı.
seksen kapının ipini çekmek
içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak: ‘Ama şimdi, bir çift lastik için seksen kapının ipini çekiyoruz.’ –R. Enis.
sekte vermek
kesintiye uğramak.
sekte vurmak
kesilmesine sebep olmak, kesintiye uğratmak.
sekteye uğratmak
kesmek, kesintiye uğratmak: ‘Sorular sorar ve dersimi sekteye uğratırdı.’ –H. F. Ozansoy.
sel gibi akmak
1) sıvılar için bol ve gür akmak: ‘Durmaz akar gözüm yaşı sel gibi.’ –Âşık Veysel. 2) zaman çabuk ve hızla geçmek; 3) insanlar kalabalık bir yığın hâlinde gitmek, yürümek.
sel olup akmak
gitmek: ‘Nerede kaldı bunlar? Sel olup aktılar mı? / Kapkara bir günümde beni bıraktılar mı?’ –F. N. Çamlıbel.
sel seli götürmek
çok fazla sel olmak.
selam (selama) durmak
bir büyüğe, bir üste veya saygı duyulan bir şeye ayakta selam vermek: ‘Ama birader, rahat mı edeceğiz bu bahçede, gelene geçene selam mı duracağız?’ –Y. Z. Ortaç. ‘Yollarda sarı ve zayıf halk selama duruyor.’ –F. R. Atay.
selam (selamı) almak
1) birinin selamlamasına karşılık vermek: ‘Pazara indiği zaman kendine verilen selamı bile almıyordu.’ –Ö. Seyfettin. 2) selam gönderilmiş olmak.
selam çakmak
tkz. selam vermek.
selam etmek
uzakta olan birine esenlik dilemek.
selam olsun
‘esenlik dileklerim ulaşsın’ anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.
selam söylemek
1) selamını birine götürmesini söylemek; 2) birinin gönderdiği selamı başkasına iletmek.
selam vermek
1) selamlamak: ‘Kapıdan içeri giren adam, topuklarını birbirine vurarak askerce bir selam veriyor.’ –E. M. Karakurt. 2) din b. başını sağ ve sol omuzlarına çevirerek namazı bitirmek.
selamete çıkmak
esenliğe kavuşmak, kurtulmak.
selamünaleyküm kör kadı
aşırı tok sözlü kişiler için uyarma yollu söylenen bir söz.
sele gitmek
1) sele kapılmak; 2) mec. gereksiz yere telef olmak.
sele kapılmak
sel sularıyla sürüklenip gitmek.
