sahaya çıkmak
1) spor karşılaşmasına başlamak için sahada yerini almak; 2) alan araştırması yapmak için belirlenen yere gitmek; 3) mec. mücadele etmeye başlamak.
şaheser yaratmak
üstün, kalıcı niteliği olan bir eser ortaya koymak, çok önemli bir şey yapmak: ‘Şu millî savaş içinde köy kadını başlı başına bir tarih, bir şaheser yaratıyor.’ –A. Gündüz.
sahile bindirmek
den. gemiyi içindeki yükü oluşan tehlikeden kurtarabilmek amacıyla bilerek karaya oturtmak.
sahile vurmak
bir nesne dalga veya akıntının etkisiyle kıyıya gelmek, kıyıda bulunmak.
sahip çıkmak
1) kendinin olduğunu ileri sürmek; 2) korumak, koruyucu olmak, ilgilenip gözetmek: ‘Yazarlara yalnız yazarlar sahip çıkıyor.’ –A. Ağaoğlu.
sahip kılmak
sahip olmasını sağlamak.
şahit tutmak
birini tanık olarak göstermek: ‘Eniştemiz bizi şahit tuttukça babam da istihzalı bir tavır alır, kıs kıs gülerdi.’ –A. Ş. Hisar.
şahken şahbaz olmak
alay bir kimsenin herhangi bir sebeple çirkinliği veya durumunun kötülüğü artmak.
sahneye çıkmak
1) tiyatro, müzik vb. sanatçılar için sanatını izleyici önünde uygulamak, göstermek: ‘Türk kızı, orada sahneye çıktı ilk defa.’ –Y. Z. Ortaç. 2) mec. kullanılmak, görünmek, ortaya çıkmak: ‘Almanca yanında ara sıra Hırvatça da sahneye çıkıyor.’ –F. R. Atay.
sahneye koymak
tiy. tiyatro eserini veya müzikal bir oyunu, metin, oyun, yorum, dekor, müzik vb. ögeleri birbiriyle uyumlu duruma getirerek sahne için uygulamak, oynamak, sahnelemek.
şahsiyat yapmak
söz edilen konudan uzaklaşarak olumsuz yönleriyle kişiler üzerinde durmak.
şahsiyata dökmek
şahsiyat yapmak.
sahura kalkmak
oruç tutan kimse gün doğmadan yemek yemek için yataktan kalkmak.
şaibe altında kalmak (tutulmak)
kusurlu, ayıplı, lekeli sayılmak: ‘Yakın zamanlarda bizim parlamentomuz da bu gibi şaibeler altında tutuldu.’ –H. Taner.
şak diye
ansızın: Şak diye yüzüne vurdu.
sak durmak
dikkatli, uyanık durumda bulunmak.
sak yatmak
derin uykuya dalmadan uyumak.
saka beygiri gibi
1) bir iş uğruna birçok yere uğrayarak dolaşan (kimse); 2) yalnız vakit geçirmek için amaçsız dolaşan (kimse).
şaka etmek
bir kimseye eğlenmek amacıyla takılmak.
şaka gibi gelmek
bir türlü inanamamak.
şaka götürmemek
1) bir durum veya iş hafifsemeye, dikkatsizliğe gelmemek: ‘Rica ederim gülmeyiniz, iş pek naziktir, şaka götürmez.’ –H. R. Gürpınar. 2) şakadan hoşlanmamak.
şaka kaldırmak
şakaya dayanmak, katlanmak: ‘Bizim oralılar şakacıdırlar, şaka kaldırırlar.’ –M. Ş. Esendal.
şaka maka derken
‘işi ciddiye almadık ama’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Geçen gün, şaka maka derken az daha kavga ediyorduk bu yüzden.’ –N. Hikmet.
şaka yapmak
şaka niteliğinde bir şey yapmak veya söylemek: ‘İlk defa görüştüğümüz hâlde benimle şaka yaptı.’ –Ö. Seyfettin.
şakakları ağarmak (beyazlanmak)
yaşlanmak: ‘Ben o eski adam değilim, şakaklarım nasıl beyazlanmış, görmüyor musun?’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
şakakları atmak
çok sinirlenmek: ‘Kalbinin yırtıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.’ –Ö. Seyfettin.
sakal bırakmak (koyuvermek veya salıvermek veya uzatmak)
sakalını tıraş etmeyip büyütmek: ‘Yaşıtlarının hemen hepsi sakal koyuverdi.’ -Y. Z. Ortaç.
sakal oynatmaz
ağızda eriyecek kadar olgunlaşmış (yemiş, yiyecek).
sakalı değirmende ağartmak
yıllar pek çok deneyim kazandırmış olmak.
sakalı ele vermek (kaptırmak)
başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek: ‘Yumuşak durmak, yalvarmak, sakalı ele vermek demektir, sonra artık evin idaresi ne olacak?’ –M. Ş. Esendal.
sakalı saydırmak
saygınlıktan düşmek.
sakalına ak (kır) düşmek
sakalı ağarmaya başlamak, yaşlanmak: ‘Düşük siyah bıyıklarına, sakalına pek az kır düşmüş olan Selim Paşa, karısından çok genç görünüyordu.’ –H. E. Adıvar.
sakalına göre tarak vurmak
birinin hoşlanacağı biçimde konuşmak veya davranmak: ‘Sakalına göre tarak vurdum. Oğlunun çok selamı var, dedim. Tarla icarlarını toplar, kendi elleriyle verir, dedim.’ –O. Kemal.
sakalına kar yağmak
sakalı aklaşmaya başlamak.
şakası yok
‘hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar’ anlamında kullanılan bir söz.
sakata gelmek
argo tuzağa düşmek.
şakaya almak
söylenilen gerçek sözü şaka gibi kabul etmek: ‘Mustafa Kemal Paşa, bu isteği ilk önce şakaya alarak şöyle cevaplandırmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
şakaya gelmek
şakaya katlanır olmak: ‘Öyle zannedildiği gibi şakaya gelecek bir adam olmadığını göstermek için bu, ne güzel bir fırsattı!’ –R. N. Güntekin.
şakaya gelmemek
1) şakaya dayanamamak; 2) hafifsemeye, savsaklamaya gelmemek.
şakaya getirmek
ciddi bir şeyi açıktan açığa söyleyemeyip şaka görünümü vererek söylemek: ‘Şakaya getirip söyledim, latife ediyordum.’ –R. H. Karay.
şakaya sığınmak
şakaya vurmak: ‘Kaç kez şakaya sığınıp benzer yanıtlar vermişti.’ –E. Atasü.
şakaya vurmak
ciddi bir söz veya davranışı şaka yoluyla geçiştirmek.
şakayı kakaya çevirmek
tkz. şakayken kaka olmak.
şakayken kaka olmak
tkz. el ve dil ile yapılan şakadan, hoş olmayan bir sonuç veya kavga çıkmak.
sakit kalmak
söz söylemesi gerekirken susmak.
sakın ha!
‘yapma, yapmaktan çekin’ anlamında, yapılması istenmeyen bir davranışa engel olmak için söylenen bir söz.
sakınması olmamak
1) korkusu, çekinmesi olmamak; 2) incelik kurallarına, saygıya aldırmadan davranmak.
sakız gibi
1) çok temiz, çok beyaz: ‘Kız kucağında hiç kullanılmamış, sakız gibi bir çamaşır sepeti ile çadırdan çıktı.’ –O. C. Kaygılı. 2) ayrılmak bilmez, yapışkan.
sala vermek (okumak)
1) minarelerde, salat okuyarak cuma namazını haber vermek: ‘Safa, küçük, çarpuk çurpuk vücudu, koca kafası, minarede sala verir gibi etrafa çınlayan sesiyle konağın imamı Şadan Molla’yı hatırlatıyordu.’ –H. E. Adıvar. 2) bir kimsenin ölümünü, minareden salat okuyarak duyurmak.
salah bulmak
düzelmek, iyileşmek, onmak.
salapurya gibi
çok büyük olan veya ayağa büyük gelen (ayakkabı).
salavat getirmek
1) Hz. Muhammed’e saygı bildirmek için dua okumak; 2) tehlikeli bir durumda dua okumak.
saldırıya uğramak
saldırı karşısında kalmak, tecavüze uğramak.
sallantıda bırakmak
bir şeyi sonuca bağlamamak, savsaklamak.
salma gezmek (dolaşmak)
başıboş hayvan gibi dolaşmak: ‘Ne olacak çobansız köyde kurtlar boş oturacak değil ya işte böyle salma dolaşırlar.’ –R. Akyavaş.
salma salmak
genellikle köylerde işlerin görülmesi için ihtiyar heyetinin kararıyla her evden para toplamak.
salta durmak
köpek arka ayakları üzerine kalkmak.
saltanat sürmek
1) hükümdarlık etmek; 2) bolluk içinde yaşamak.
salto atmak
rakibe salto oyunu uygulamak.
şalvar gibi
çok bol (pantolon).
şamama gibi
ufak tefek, sevimli (kimse).
saman alevi gibi
birden parlayıp arkasından hemen yatışan.
saman altından su yürütmek
belli etmeden iş çevirmek, ortalığı karıştırmak: ‘Saman altından su yürüten, ürkek, kaypak görünüşlü insanoğlunu tanımışlığı var.’ –Y. Kemal.
saman gibi
tatsız, yavan: ‘Saman gibi bir yaşamdı günlük yaşamım ama her şey dışarıdan bakılınca hiç de kötü değildi.’ –E. Bener.
şamar atmak (indirmek)
şamarlamak.
şamar patlatmak
aniden güçlü bir tokat atmak: ‘Sağ avucumun bir şamar patlatmak için nasıl kaşındığını hâlâ unutmuyorum.’ –T. Uyar.
şamaroğlanına dönmek
yerli yersiz suçlanıp azarlanmak.
şamata etmek (koparmak)
gürültü patırtı yapmak: ‘Amma da şamata ettin be çorbacı, dedi.’ –H. Taner. ‘Haykırarak, şamata kopararak, yarı havada, yarı yerde koşup kendilerini çeşmenin yalaklarına atarlardı.’ –R. H. Karay.
şan vermek
ün salmak.
sana yalan, bana gerçek
‘söylediğim şeyi sen bilmiyorsun ancak doğrudur, ben biliyorum’ anlamında kullanılan bir söz.
sancak göstermek
den. gemi, ulusunu belirten sancağını göndere çekmek.
sancısı tutmak
1) birdenbire ve şiddetli bir ağrı gelmek: ‘İlk kum sancısının nasıl tuttuğunu nakledecekmiş.’ –S. M. Alus. 2) mec. tedirgin olmak.
sandığa gitmek
1) seçim kararı almak; 2) oy kullanmak.
sandığa gömmek
seçimde ağır yenilgiye uğratmak.
sandık başına gitmek
sandığa gitmek.
sandık düzmek
çeyiz hazırlamak: ‘İleride yine ona gönderilmek üzere bir de sandık düzmesine ne mâni vardı.’ –R. N. Güntekin.
sandıktan çıkmak
hlk. seçimle işbaşına gelmek.
şanına yakışmak
şanından olmak.
şanına yedirememek
yenilgiyi kabul edememek: ‘Onların karşısında ilk elde çekilmeyi şanına yediremedi.’ –Ö. Seyfettin.
şanından olmak
bir şey onun büyüklüğüne, karakterine uygun olmak, yaraşmak.
sanısına kapılmak
sanmak, zannetmek.
şans tanımak
imkân vermek, fırsat vermek.
şansa bırakmak
oluruna bırakmak.
şansa kalmak
bir şeyin olabilmesi için çok az umut olmak.
şansı dönmek
talihi iyiyken kötü veya kötüyken iyi olmak.
şansı yaver gitmek
talihli olmak, bahtı açık olmak: ‘Şansı yaver gittiği takdirde orta boylu, uzun saçlı esmerine kavuşabilecekti.’ –A. Kulin.
sansür koymak
sansürlemek: ‘Onlar bu vehimle ellerinden gelse / Rüyalara sansür koyacaklar bir gün’ –A. N. Asya.
sansürden geçirmek
her türlü yayını, sinema ve tiyatro eserini denetlemek.
şantaj yapmak
gözdağı vermek.
santim kaçırmamak
çok dikkatli ve hesaplı olmak.
sap çekmek
biçilmiş ekini tarladan harmana kaldırmak.
sap derken saman demek
belirli ve doyurucu bir düşünce ortaya koyamamak: ‘Konuşma, sap derken saman demek kabîlinden hiçten şeylerden ibaret kalmıştır.’ –R. H. Karay.
sap gibi
1) çok ince: ‘Avurtları çökmüş, boynu yakasının ortasında sap gibi kalmıştı.’ –H. Taner. 2) argo yalnız, tek başına.
şap gibi
ağza alınmayacak kadar tuzlu.
şap gibi donmak (kalmak)
şaşırarak ses çıkarmayacak duruma gelmek.
şap gibi yanmak
ortada kalmak, destek bulamamak.
sap yiyip saman sıçmak
kaba 1) bir olaya kızıp ateş püskürmek; 2) yararsız şeylerle uğraşmak.
şapa oturmak
içinden çıkılması güç bir duruma düşmek.
saparta (sapartayı) yemek
azarlanmak, terslenmek: ‘Mebustan saparta yiyen bu adam kimdir?’ –R. E. Ünaydın.
sapartayı vermek
azarlamak, terslemek: ‘Hanımefendi kalkmış, ikisine de sapartayı vermiş.’ –H. R. Gürpınar.
