Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

sahaya çıkmak

1) spor karşılaşmasına başlamak için sahada yerini almak; 2) alan araştırması yapmak için belirlenen yere gitmek; 3) mec. mücadele etmeye başlamak.

şaheser yaratmak

üstün, kalıcı niteliği olan bir eser ortaya koymak, çok önemli bir şey yapmak: ‘Şu millî savaş içinde köy kadını başlı başına bir tarih, bir şaheser yaratıyor.’ –A. Gündüz.

sahile bindirmek

den. gemiyi içindeki yükü oluşan tehlikeden kurtarabilmek amacıyla bilerek karaya oturtmak.

sahile vurmak

bir nesne dalga veya akıntının etkisiyle kıyıya gelmek, kıyıda bulunmak.

sahip çıkmak

1) kendinin olduğunu ileri sürmek; 2) korumak, koruyucu olmak, ilgilenip gözetmek: ‘Yazarlara yalnız yazarlar sahip çıkıyor.’ –A. Ağaoğlu.

sahip kılmak

sahip olmasını sağlamak.

şahit tutmak

birini tanık olarak göstermek: ‘Eniştemiz bizi şahit tuttukça babam da istihzalı bir tavır alır, kıs kıs gülerdi.’ –A. Ş. Hisar.

şahken şahbaz olmak

alay bir kimsenin herhangi bir sebeple çirkinliği veya durumunun kötülüğü artmak.

sahneye çıkmak

1) tiyatro, müzik vb. sanatçılar için sanatını izleyici önünde uygulamak, göstermek: ‘Türk kızı, orada sahneye çıktı ilk defa.’ –Y. Z. Ortaç. 2) mec. kullanılmak, görünmek, ortaya çıkmak: ‘Almanca yanında ara sıra Hırvatça da sahneye çıkıyor.’ –F. R. Atay.

sahneye koymak

tiy. tiyatro eserini veya müzikal bir oyunu, metin, oyun, yorum, dekor, müzik vb. ögeleri birbiriyle uyumlu duruma getirerek sahne için uygulamak, oynamak, sahnelemek.

şahsiyat yapmak

söz edilen konudan uzaklaşarak olumsuz yönleriyle kişiler üzerinde durmak.

şahsiyata dökmek

şahsiyat yapmak.

sahura kalkmak

oruç tutan kimse gün doğmadan yemek yemek için yataktan kalkmak.

şaibe altında kalmak (tutulmak)

kusurlu, ayıplı, lekeli sayılmak: ‘Yakın zamanlarda bizim parlamentomuz da bu gibi şaibeler altında tutuldu.’ –H. Taner.

şak diye

ansızın: Şak diye yüzüne vurdu.

sak durmak

dikkatli, uyanık durumda bulunmak.

sak yatmak

derin uykuya dalmadan uyumak.

saka beygiri gibi

1) bir iş uğruna birçok yere uğrayarak dolaşan (kimse); 2) yalnız vakit geçirmek için amaçsız dolaşan (kimse).

şaka etmek

bir kimseye eğlenmek amacıyla takılmak.

şaka gibi gelmek

bir türlü inanamamak.

şaka götürmemek

1) bir durum veya iş hafifsemeye, dikkatsizliğe gelmemek: ‘Rica ederim gülmeyiniz, iş pek naziktir, şaka götürmez.’ –H. R. Gürpınar. 2) şakadan hoşlanmamak.

şaka kaldırmak

şakaya dayanmak, katlanmak: ‘Bizim oralılar şakacıdırlar, şaka kaldırırlar.’ –M. Ş. Esendal.

şaka maka derken

‘işi ciddiye almadık ama’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Geçen gün, şaka maka derken az daha kavga ediyorduk bu yüzden.’ –N. Hikmet.

şaka yapmak

şaka niteliğinde bir şey yapmak veya söylemek: ‘İlk defa görüştüğümüz hâlde benimle şaka yaptı.’ –Ö. Seyfettin.

şakakları ağarmak (beyazlanmak)

yaşlanmak: ‘Ben o eski adam değilim, şakaklarım nasıl beyazlanmış, görmüyor musun?’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

şakakları atmak

çok sinirlenmek: ‘Kalbinin yırtıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.’ –Ö. Seyfettin.

sakal bırakmak (koyuvermek veya salıvermek veya uzatmak)

sakalını tıraş etmeyip büyütmek: ‘Yaşıtlarının hemen hepsi sakal koyuverdi.’ -Y. Z. Ortaç.

sakal oynatmaz

ağızda eriyecek kadar olgunlaşmış (yemiş, yiyecek).

sakalı değirmende ağartmak

yıllar pek çok deneyim kazandırmış olmak.

sakalı ele vermek (kaptırmak)

başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek: ‘Yumuşak durmak, yalvarmak, sakalı ele vermek demektir, sonra artık evin idaresi ne olacak?’ –M. Ş. Esendal.

sakalı saydırmak

saygınlıktan düşmek.

sakalına ak (kır) düşmek

sakalı ağarmaya başlamak, yaşlanmak: ‘Düşük siyah bıyıklarına, sakalına pek az kır düşmüş olan Selim Paşa, karısından çok genç görünüyordu.’ –H. E. Adıvar.

sakalına göre tarak vurmak

birinin hoşlanacağı biçimde konuşmak veya davranmak: ‘Sakalına göre tarak vurdum. Oğlunun çok selamı var, dedim. Tarla icarlarını toplar, kendi elleriyle verir, dedim.’ –O. Kemal.

sakalına kar yağmak

sakalı aklaşmaya başlamak.

şakası yok

‘hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar’ anlamında kullanılan bir söz.

sakata gelmek

argo tuzağa düşmek.

şakaya almak

söylenilen gerçek sözü şaka gibi kabul etmek: ‘Mustafa Kemal Paşa, bu isteği ilk önce şakaya alarak şöyle cevaplandırmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

şakaya gelmek

şakaya katlanır olmak: ‘Öyle zannedildiği gibi şakaya gelecek bir adam olmadığını göstermek için bu, ne güzel bir fırsattı!’ –R. N. Güntekin.

şakaya gelmemek

1) şakaya dayanamamak; 2) hafifsemeye, savsaklamaya gelmemek.

şakaya getirmek

ciddi bir şeyi açıktan açığa söyleyemeyip şaka görünümü vererek söylemek: ‘Şakaya getirip söyledim, latife ediyordum.’ –R. H. Karay.

şakaya sığınmak

şakaya vurmak: ‘Kaç kez şakaya sığınıp benzer yanıtlar vermişti.’ –E. Atasü.

şakaya vurmak

ciddi bir söz veya davranışı şaka yoluyla geçiştirmek.

şakayı kakaya çevirmek

tkz. şakayken kaka olmak.

şakayken kaka olmak

tkz. el ve dil ile yapılan şakadan, hoş olmayan bir sonuç veya kavga çıkmak.

sakit kalmak

söz söylemesi gerekirken susmak.

sakın ha!

‘yapma, yapmaktan çekin’ anlamında, yapılması istenmeyen bir davranışa engel olmak için söylenen bir söz.

sakınması olmamak

1) korkusu, çekinmesi olmamak; 2) incelik kurallarına, saygıya aldırmadan davranmak.

sakız gibi

1) çok temiz, çok beyaz: ‘Kız kucağında hiç kullanılmamış, sakız gibi bir çamaşır sepeti ile çadırdan çıktı.’ –O. C. Kaygılı. 2) ayrılmak bilmez, yapışkan.

sala vermek (okumak)

1) minarelerde, salat okuyarak cuma namazını haber vermek: ‘Safa, küçük, çarpuk çurpuk vücudu, koca kafası, minarede sala verir gibi etrafa çınlayan sesiyle konağın imamı Şadan Molla’yı hatırlatıyordu.’ –H. E. Adıvar. 2) bir kimsenin ölümünü, minareden salat okuyarak duyurmak.

salah bulmak

düzelmek, iyileşmek, onmak.

salapurya gibi

çok büyük olan veya ayağa büyük gelen (ayakkabı).

salavat getirmek

1) Hz. Muhammed’e saygı bildirmek için dua okumak; 2) tehlikeli bir durumda dua okumak.

saldırıya uğramak

saldırı karşısında kalmak, tecavüze uğramak.

sallantıda bırakmak

bir şeyi sonuca bağlamamak, savsaklamak.

salma gezmek (dolaşmak)

başıboş hayvan gibi dolaşmak: ‘Ne olacak çobansız köyde kurtlar boş oturacak değil ya işte böyle salma dolaşırlar.’ –R. Akyavaş.

salma salmak

genellikle köylerde işlerin görülmesi için ihtiyar heyetinin kararıyla her evden para toplamak.

salta durmak

köpek arka ayakları üzerine kalkmak.

saltanat sürmek

1) hükümdarlık etmek; 2) bolluk içinde yaşamak.

salto atmak

rakibe salto oyunu uygulamak.

şalvar gibi

çok bol (pantolon).

şamama gibi

ufak tefek, sevimli (kimse).

saman alevi gibi

birden parlayıp arkasından hemen yatışan.

saman altından su yürütmek

belli etmeden iş çevirmek, ortalığı karıştırmak: ‘Saman altından su yürüten, ürkek, kaypak görünüşlü insanoğlunu tanımışlığı var.’ –Y. Kemal.

saman gibi

tatsız, yavan: ‘Saman gibi bir yaşamdı günlük yaşamım ama her şey dışarıdan bakılınca hiç de kötü değildi.’ –E. Bener.

şamar atmak (indirmek)

şamarlamak.

şamar patlatmak

aniden güçlü bir tokat atmak: ‘Sağ avucumun bir şamar patlatmak için nasıl kaşındığını hâlâ unutmuyorum.’ –T. Uyar.

şamaroğlanına dönmek

yerli yersiz suçlanıp azarlanmak.

şamata etmek (koparmak)

gürültü patırtı yapmak: ‘Amma da şamata ettin be çorbacı, dedi.’ –H. Taner. ‘Haykırarak, şamata kopararak, yarı havada, yarı yerde koşup kendilerini çeşmenin yalaklarına atarlardı.’ –R. H. Karay.

şan vermek

ün salmak.

sana yalan, bana gerçek

‘söylediğim şeyi sen bilmiyorsun ancak doğrudur, ben biliyorum’ anlamında kullanılan bir söz.

sancak göstermek

den. gemi, ulusunu belirten sancağını göndere çekmek.

sancısı tutmak

1) birdenbire ve şiddetli bir ağrı gelmek: ‘İlk kum sancısının nasıl tuttuğunu nakledecekmiş.’ –S. M. Alus. 2) mec. tedirgin olmak.

sandığa gitmek

1) seçim kararı almak; 2) oy kullanmak.

sandığa gömmek

seçimde ağır yenilgiye uğratmak.

sandık başına gitmek

sandığa gitmek.

sandık düzmek

çeyiz hazırlamak: ‘İleride yine ona gönderilmek üzere bir de sandık düzmesine ne mâni vardı.’ –R. N. Güntekin.

sandıktan çıkmak

hlk. seçimle işbaşına gelmek.

şanına yakışmak

şanından olmak.

şanına yedirememek

yenilgiyi kabul edememek: ‘Onların karşısında ilk elde çekilmeyi şanına yediremedi.’ –Ö. Seyfettin.

şanından olmak

bir şey onun büyüklüğüne, karakterine uygun olmak, yaraşmak.

sanısına kapılmak

sanmak, zannetmek.

şans tanımak

imkân vermek, fırsat vermek.

şansa bırakmak

oluruna bırakmak.

şansa kalmak

bir şeyin olabilmesi için çok az umut olmak.

şansı dönmek

talihi iyiyken kötü veya kötüyken iyi olmak.

şansı yaver gitmek

talihli olmak, bahtı açık olmak: ‘Şansı yaver gittiği takdirde orta boylu, uzun saçlı esmerine kavuşabilecekti.’ –A. Kulin.

sansür koymak

sansürlemek: ‘Onlar bu vehimle ellerinden gelse / Rüyalara sansür koyacaklar bir gün’ –A. N. Asya.

sansürden geçirmek

her türlü yayını, sinema ve tiyatro eserini denetlemek.

şantaj yapmak

gözdağı vermek.

santim kaçırmamak

çok dikkatli ve hesaplı olmak.

sap çekmek

biçilmiş ekini tarladan harmana kaldırmak.

sap derken saman demek

belirli ve doyurucu bir düşünce ortaya koyamamak: ‘Konuşma, sap derken saman demek kabîlinden hiçten şeylerden ibaret kalmıştır.’ –R. H. Karay.

sap gibi

1) çok ince: ‘Avurtları çökmüş, boynu yakasının ortasında sap gibi kalmıştı.’ –H. Taner. 2) argo yalnız, tek başına.

şap gibi

ağza alınmayacak kadar tuzlu.

şap gibi donmak (kalmak)

şaşırarak ses çıkarmayacak duruma gelmek.

şap gibi yanmak

ortada kalmak, destek bulamamak.

sap yiyip saman sıçmak

kaba 1) bir olaya kızıp ateş püskürmek; 2) yararsız şeylerle uğraşmak.

şapa oturmak

içinden çıkılması güç bir duruma düşmek.

saparta (sapartayı) yemek

azarlanmak, terslenmek: ‘Mebustan saparta yiyen bu adam kimdir?’ –R. E. Ünaydın.

sapartayı vermek

azarlamak, terslemek: ‘Hanımefendi kalkmış, ikisine de sapartayı vermiş.’ –H. R. Gürpınar.

Sayfa 89 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü