Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

ruhu şad olsun!

‘ölüler, sevinsin, mutlu olsun’ anlamında kullanılan bir söz.

ruhunda güneş açmak

1) rahatlamak, huzura ermek; 2) sevinmek, neşelenmek, coşmak: ‘Saz dinleyenlerden bazılarının gözlerinde yaş olur, ruhlarında güneş açardı.’ –A. Ş. Hisar.

ruhunu şad etmek

ölmüş bir kimseyi anmak: ‘Hepsi örslerinin üzerine birer mum yakmışlar, pederlerinin ruhunu şad ediyorlar.’ –Ö. Seyfettin.

ruhunu teslim etmek

ölmek: ‘Hiçbir şey söylemeden ruhunu teslim etmiş.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

rüşdünü ispat etmek

1) kanunlara göre ergin sayılacak yaşa gelmiş olmak; 2) mec. herhangi bir konuda yeterli seviyeye geldiğini göstermek.

rüşvet yemek

bir işi yapmak için birinden rüşvet almak.

rutin dışına çıkmak

1) bir şeyi her zamankinden farklı yapmak; 2) alışılmış olandan farklı davranmak.

rüya gibi

olağanüstü, harika, çok güzel: Yolculuğumuz rüya gibi geçti.

rüyası çıkmak

görülen rüya gerçekleşmek.

rüyasına (rüyalarına) girmek

1) rüyasında görmek: ‘Geceleri Avrupa şehirleri rüyama girer.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. bir şeyden çok etkilenmek, çok korkmak.

rüyasında görememek

olacağını, gerçekleşeceğini düşünememek.

rüyasında görse hayra yormamak

hatır ve hayalinden geçirmemek, olacağına inanmamak.

rüzgâr almak

yel esen bir yerde bulunmak: Bu ev çok rüzgâr alıyor.

rüzgâr ekip fırtına biçmek

yaptığı bir kötülüğün çok daha kötüsü ile karşılaşmak.

rüzgâr gelecek delikleri tıkamak

istenmeyen bir durum veya gelişmeye karşı her türlü önlemi almak.

rüzgâr gibi

çabucak: ‘Rüzgâr gibi geçip giden gençliğimin tanıkları / Şu yıpranmış fotoğraflar, soluk renkli, siyah beyaz’ –M. Çınarlı.

rüzgâr tutmamak

rüzgâra açık ve kapalı bulunmak: ‘Rüzgâr tutmayan yerlerinde dadılar, çocuklar ve ihtiyarlar güneşlenirler.’ –B. Felek.

rüzgârdan nem kapmak

en küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak.

ruzname tutmak

günlük olayları bir deftere yazıp toplamak: ‘Dünyada en birinci zevk ruzname tutmaktır, derdi. Ben bunu boş ve manasız ve münasebetsiz bulurdum.’ –Ö. Seyfettin.

saat başı galiba!

bir toplantıda, herkesin dalıp sustuğunda bu durumu fark eden bir kimsenin söylediği söz.

saat bir (iki, üç …) yönünde

saat başlarını söyleyerek hedefi yön açısından belirlemek için kullanılan bir söz.

saat bu saat

‘ele geçen fırsattan yararlanmanın tam zamanı’ anlamında kullanılan bir söz.

saat gibi

tam bir düzgünlükte, tıkır tıkır.

saat gibi işlemek

aksamadan, ara vermeden çalışmak.

saat on bir buçuğu çalmak

yaşı çok ilerlemiş olmak.

saat tutmak

saate bakarak bir işin ne kadar sürdüğünü hesaplamak.

saati çalmak

bir şeyin vakti gelmek: ‘Herkes ona artık vaktini ibadete hasretmek zamanının geldiğini, daha doğrusu ahireti düşünmek saati çaldığını ima ediyordu.’ –H. E. Adıvar.

saati saatine uymamak

durumu, huyu sık sık değişmek.

sabaha çıkmamak

sabaha kadar yaşayamamak, sabahtan önce ölmek.

sabaha kadar

bütün gece boyunca.

sabahı bulmak (etmek)

sabahlamak: ‘Hiç uyuyamadım. Her dakika gelip kaldıracaklar sanıyorum. Ama işte sabahı ettik.’ –S. F. Abasıyanık.

sabahı sabah etmek

sabahın olmasını uyumadan sabırsızlıkla beklemek.

sabahı zor etmek

bir türlü sabah olmamak: ‘İstediği şeyler gelinceye kadar, sevinç ve sabırsızlık içinde sabahları zor ediyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.

sabahlar (sabahışerifler) hayrolsun!

1) günaydın! 2) iş işten geçtikten, olan olduktan sonra gösterilen ilgi için söylenen bir söz.

saban sürmek

1) toprağı sabanla kazıp altüst etmek; 2) sp. güreşte, hasmı ayaklarından tutup yüzükoyun yerde sürümek.

sabit olmak

1) bir şeyin varlığı, gerçekliği kesin olarak belli olmak: ‘Önceden koyduğu teşhislerin doğruluğu sonradan kaç defa sabit olmuş.’ –A. Ş. Hisar. 2) durağan durumda bulunmak.

sabrı taşmak (tükenmek)

artık katlanamaz, dayanamaz duruma gelmek, sabrı kalmamak: ‘Sabrı tükenmiş olanlardan birkaçı, birden söze başlamak istedilerse de reis izin vermedi.’ –M. Ş. Esendal.

sabunköpüğü gibi sönmek

gösterişli olmakla birlikte en hafif bir etki ile yok olmak.

saç ağartmak

saç sakal ağartmak.

saç saça baş başa

kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde.

saç saça baş başa gelmek (dövüşmek)

kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde kapışmak: ‘Eğer bu patırtıdan, ikindi uykusu başına sıçrayan imam aşağı koşmasa iki kadın, avluda saç saça baş başa dövüşeceklerdi.’ –H. E. Adıvar.

saç sakal birbirine karışmak

saçı sakalı uzamak, bakımsız görünmek.

saçak öpmek

tar. sarayda bayramlaşma törenine katılan büyükler, padişahın tahtından sarkıtılmış halı saçaklarını öpmek.

saçı (saçları) değirmende ağartmamak

deneyimli olmak: ‘Bu saçları değirmende ağartmadık, siz birbirinize âşıksınız sanırım’ –O. Aysu.

saçı başı ağarmak

yaşlanmak.

saçı başı birbirine karışmak

bakımsız olmak: ‘Matmazelin saçı başı birbirine karışmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.

saçı bitmedik (yetim)

doğalı çok olmamış (yetim).

saçı kılmak (atmak)

gelinin başından çiçek, şeker, arpa, para vb. saçmak.

saçı sakalı akar gibi

üstü başı perişan bir durumda: ‘Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor ya buraya, o işte.’ –N. Ataç.

saçı topuklarını dövmek

saçı çok uzun olmak.

saçı uzun aklı kısa

esk. kadınları aşağılamak için kullanılan bir söz: ‘Ona oğluna olduğu kadar güvenmiyor. Kız çocuğu bu, ne kadar okusa da saçı uzun aklı kısa olur, der.’ –E. Bener.

saçılıp dökülmek

1) gereğinden veya kaldırabileceğinden çok harcamak; 2) mec. içindekini söylemek.

saçına ak (kır) düşmek

saçı ağarmaya başlamak, yaşlanmak: ‘Benim bütün saçlarıma, senin sadece şakaklarına ak düşmüş.’ –R. H. Karay.

saçına başına bakmadan

ilerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde.

saçına kar yağmak

saçı aklaşmaya başlamak.

saçını başını yolmak

çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek: ‘Tanrıça Hebe çaresiz kalmış, saçını başını yoluyordu.’ –S. F. Abasıyanık.

saçını süpürge etmek

kadın özveri ile çalışıp hizmet etmek: ‘Ah gençliğim, ah sana saçımı süpürge ettiğim gençliğim de diyecek değilim.’ –A. Ağaoğlu.

saçıp savurmak

parasını düşüncesizce, boşuna harcamak.

saçları iki türlü olmak

yaşı ilerlemiş bulunmak.

sadakat göstermek

bağlı kalmak: ‘Eserin aslına fevkalade sadakat gösterilmiş olması da ayrıca kayda şayandır.’ –A. H. Çelebi.

sadakatsizlik göstermek

sadakatsiz olduğunu ortaya koymak, açıklamak: ‘Ama kendi hesabına sadakatsizlik göstermemişti.’ –S. F. Abasıyanık.

sadede gelmek

konuyla ilgisiz sözleri bırakarak asıl konuya dönmek: ‘Ne ise bunlar hep dedikodu. Sadede gelelim.’ –H. E. Adıvar.

sadık kalmak

birine, bir şeye bağlılığını sürdürmek, bağlı kalmak.

sadra şifa vermek

gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak: ‘Reha Bey’e de meseleyi biraz çıtlattım. Ondan da pek sadra şifa verecek bir şeyler öğrenemedim.’ –O. C. Kaygılı.

saf bağlamak

sıralanmak, sıraya girmek.

saf değiştirmek

başka bir gruba katılmak.

saf dışı etmek (bırakmak)

1) dizinin dışına çıkarmak; 2) mec. ilgisini kesmek, işin gereğinden alıkoymak, işlemez duruma getirmek: ‘Kendisini de arkadaşlarını da çok rahat susturup saf dışı bırakabilirlerdi.’ –O. Aysu.

saf dışı olmak

1) dizinin dışına çıkmak; 2) mec. ilgisi kesilmek, işin gereğinden alıkonulmak, işlemez duruma getirilmek.

saf tutmak

1) saf bağlamak; 2) belli bir gruba katılmak.

şafak sökmek

sabahleyin ortalık aydınlanmaya başlamak: ‘Şafak sökerken evden çıkıyor, akşam karanlığında dönüyordu.’ –R. Enis.

Şafii köpeği gibi titremek

çok titremek.

Şafii köpeğine dönmek

yüzü gözü çok kirli olmak.

saflara ayırmak

belli kümeler içinde toplamak.

safra atmak

1) insana veya araca fazla yük olan malzemeleri atmak; 2) mec. sıkıntı veren bir kimseden veya bir şeyden kurtulmak.

safra bastırmak

açlığını yatıştıracak kadar az bir şey yemek.

safrası kabarmak

açlıktan midesi bulanmak.

sağ eliyle sol kulağını göstermek

kısa yoldan yapılacak bir işi dolambaçlı yollardan geçerek yapmaya çalışmak.

sağ gösterip sol vurmak

şaşırtmak.

sağ gözünü sol gözünden sakınmak

çok kıskanç olmak.

sağ kalmak

ömrünü devam ettirmek, yaşamasını sürdürmek: Sağ kalsaydı daha çok kimseye yardımı olurdu.

sağ ol

hoşa giden bir davranış için ‘çok yaşa, teşekkür ederim’ anlamlarında söylenen bir söz.

sağ olsun

1) biri için sitem yollu bir şey söyleneceği zaman söyleyenin iyi niyetini belirtmek amacıyla sözün başına getirilen bir söz: Sağ olsun, beni hiç dinlemedi. 2) bir kişiye güven duyulduğu zamanlarda kullanılan bir söz.

sağ yap!

‘direksiyonu sağa çevirerek sağ yöne git!’ anlamında kullanılan bir söz.

sağ yapmak

direksiyonu sağa doğru çevirmek, sağa yöneltmek.

sağa kaymak

siyasette ve ekonomide sağ eğilimli olmak.

sağa sola

rastgele yerlere: ‘Bu kurnaz dilenci böylece inisiyatifi göstermelik de olsa eline alıp sağa sola emirler vermeye başladı.’ –İ. O. Anar.

sağa sola bakmadan

ortalığı kollamadan, saygısızca.

sağdan geri dönmek (etmek)

geri dönmek, geri dönüp gitmek: ‘Binbaşının gayriihtiyari içi sızladı, yaşlı bir kadını dövmeye kalkmış gibi utanma hissi duyarak sağdan geri etti, başı önünde mağlup ve mahcup merdivenleri indi.’ –R. N. Güntekin.

sağı solu olmamak

1) nasıl davranacağı kestirilmez olmak; 2) olumlu mu olumsuz mu davranacağı bilinmeyen bir kişi olmak.

sağını solunu bilmemek

düşüncesiz, dikkatsiz olmak.

sağlam durmak

gücünü, yeteneğini ve cesaretini toplamak: ‘Daha bugünden sağlam durmayı beceremezse kaptan köprüsüne adım atmasın.’ –Z. Selimoğlu.

sağlam pabuç (ayakkabı) değil

bir kimsenin güvenilmez olduğunu belirten bir söz: ‘Nasıl aldattı beni meğer sağlam ayakkabı değilmiş.’ –P. Safa.

sağlama almak

güvenilir bir durumda olmasını sağlamak: ‘Oyuna gelenlerin işi sağlama almaları dudaklarımdaki gülüşü kurutuverdi.’ –N. Hikmet.

sağlıcakla kal (kalın)

ayrılırken kalanlara söylenen bir esenlik sözü, hoşça kal.

sağlık olsun!

üzücü bir durum veya bir zarar karşısında avunma sözü olarak söylenen bir söz: Sürahi kırıldı diye üzülme, sağlık olsun!

sagu sağmak

ağıt yakmak.

sah çekmek

bir yazının doğru olduğunu bu işaretle belirtmek.

şaha kalkmak

1) at ön ayaklarını yerden kesip arka ayakları üstünde durmak, şahlanmak: ‘Aydınlıktan huylanan atlar şaha kalkarak deli gibi dörtnala ileri atılıyorlardı.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. taşkınlık göstermek, coşmak, kükremek.

sahabet etmek

korumak, kayırmak: ‘Sen hayırlı bir mal mısın ki Hatice’yi sahabet edeceksin.’ –P. Safa.

sahabetçi çıkmak

kayırmak, arka çıkmak: ‘Kahpenin gözlerine mi tutulmuş ne, sahabetçi çıkıyor.’ –R. H. Karay.

Sayfa 88 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü