ruhu şad olsun!
‘ölüler, sevinsin, mutlu olsun’ anlamında kullanılan bir söz.
ruhunda güneş açmak
1) rahatlamak, huzura ermek; 2) sevinmek, neşelenmek, coşmak: ‘Saz dinleyenlerden bazılarının gözlerinde yaş olur, ruhlarında güneş açardı.’ –A. Ş. Hisar.
ruhunu şad etmek
ölmüş bir kimseyi anmak: ‘Hepsi örslerinin üzerine birer mum yakmışlar, pederlerinin ruhunu şad ediyorlar.’ –Ö. Seyfettin.
ruhunu teslim etmek
ölmek: ‘Hiçbir şey söylemeden ruhunu teslim etmiş.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
rüşdünü ispat etmek
1) kanunlara göre ergin sayılacak yaşa gelmiş olmak; 2) mec. herhangi bir konuda yeterli seviyeye geldiğini göstermek.
rüşvet yemek
bir işi yapmak için birinden rüşvet almak.
rutin dışına çıkmak
1) bir şeyi her zamankinden farklı yapmak; 2) alışılmış olandan farklı davranmak.
rüya gibi
olağanüstü, harika, çok güzel: Yolculuğumuz rüya gibi geçti.
rüyası çıkmak
görülen rüya gerçekleşmek.
rüyasına (rüyalarına) girmek
1) rüyasında görmek: ‘Geceleri Avrupa şehirleri rüyama girer.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. bir şeyden çok etkilenmek, çok korkmak.
rüyasında görememek
olacağını, gerçekleşeceğini düşünememek.
rüyasında görse hayra yormamak
hatır ve hayalinden geçirmemek, olacağına inanmamak.
rüzgâr almak
yel esen bir yerde bulunmak: Bu ev çok rüzgâr alıyor.
rüzgâr ekip fırtına biçmek
yaptığı bir kötülüğün çok daha kötüsü ile karşılaşmak.
rüzgâr gelecek delikleri tıkamak
istenmeyen bir durum veya gelişmeye karşı her türlü önlemi almak.
rüzgâr gibi
çabucak: ‘Rüzgâr gibi geçip giden gençliğimin tanıkları / Şu yıpranmış fotoğraflar, soluk renkli, siyah beyaz’ –M. Çınarlı.
rüzgâr tutmamak
rüzgâra açık ve kapalı bulunmak: ‘Rüzgâr tutmayan yerlerinde dadılar, çocuklar ve ihtiyarlar güneşlenirler.’ –B. Felek.
rüzgârdan nem kapmak
en küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak.
ruzname tutmak
günlük olayları bir deftere yazıp toplamak: ‘Dünyada en birinci zevk ruzname tutmaktır, derdi. Ben bunu boş ve manasız ve münasebetsiz bulurdum.’ –Ö. Seyfettin.
saat başı galiba!
bir toplantıda, herkesin dalıp sustuğunda bu durumu fark eden bir kimsenin söylediği söz.
saat bir (iki, üç …) yönünde
saat başlarını söyleyerek hedefi yön açısından belirlemek için kullanılan bir söz.
saat bu saat
‘ele geçen fırsattan yararlanmanın tam zamanı’ anlamında kullanılan bir söz.
saat gibi
tam bir düzgünlükte, tıkır tıkır.
saat gibi işlemek
aksamadan, ara vermeden çalışmak.
saat on bir buçuğu çalmak
yaşı çok ilerlemiş olmak.
saat tutmak
saate bakarak bir işin ne kadar sürdüğünü hesaplamak.
saati çalmak
bir şeyin vakti gelmek: ‘Herkes ona artık vaktini ibadete hasretmek zamanının geldiğini, daha doğrusu ahireti düşünmek saati çaldığını ima ediyordu.’ –H. E. Adıvar.
saati saatine uymamak
durumu, huyu sık sık değişmek.
sabaha çıkmamak
sabaha kadar yaşayamamak, sabahtan önce ölmek.
sabaha kadar
bütün gece boyunca.
sabahı bulmak (etmek)
sabahlamak: ‘Hiç uyuyamadım. Her dakika gelip kaldıracaklar sanıyorum. Ama işte sabahı ettik.’ –S. F. Abasıyanık.
sabahı sabah etmek
sabahın olmasını uyumadan sabırsızlıkla beklemek.
sabahı zor etmek
bir türlü sabah olmamak: ‘İstediği şeyler gelinceye kadar, sevinç ve sabırsızlık içinde sabahları zor ediyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
sabahlar (sabahışerifler) hayrolsun!
1) günaydın! 2) iş işten geçtikten, olan olduktan sonra gösterilen ilgi için söylenen bir söz.
saban sürmek
1) toprağı sabanla kazıp altüst etmek; 2) sp. güreşte, hasmı ayaklarından tutup yüzükoyun yerde sürümek.
sabit olmak
1) bir şeyin varlığı, gerçekliği kesin olarak belli olmak: ‘Önceden koyduğu teşhislerin doğruluğu sonradan kaç defa sabit olmuş.’ –A. Ş. Hisar. 2) durağan durumda bulunmak.
sabrı taşmak (tükenmek)
artık katlanamaz, dayanamaz duruma gelmek, sabrı kalmamak: ‘Sabrı tükenmiş olanlardan birkaçı, birden söze başlamak istedilerse de reis izin vermedi.’ –M. Ş. Esendal.
sabunköpüğü gibi sönmek
gösterişli olmakla birlikte en hafif bir etki ile yok olmak.
saç ağartmak
saç sakal ağartmak.
saç saça baş başa
kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde.
saç saça baş başa gelmek (dövüşmek)
kadınlar, birbirlerini kıyasıya hırpalayacak biçimde kapışmak: ‘Eğer bu patırtıdan, ikindi uykusu başına sıçrayan imam aşağı koşmasa iki kadın, avluda saç saça baş başa dövüşeceklerdi.’ –H. E. Adıvar.
saç sakal birbirine karışmak
saçı sakalı uzamak, bakımsız görünmek.
saçak öpmek
tar. sarayda bayramlaşma törenine katılan büyükler, padişahın tahtından sarkıtılmış halı saçaklarını öpmek.
saçı (saçları) değirmende ağartmamak
deneyimli olmak: ‘Bu saçları değirmende ağartmadık, siz birbirinize âşıksınız sanırım’ –O. Aysu.
saçı başı ağarmak
yaşlanmak.
saçı başı birbirine karışmak
bakımsız olmak: ‘Matmazelin saçı başı birbirine karışmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.
saçı bitmedik (yetim)
doğalı çok olmamış (yetim).
saçı kılmak (atmak)
gelinin başından çiçek, şeker, arpa, para vb. saçmak.
saçı sakalı akar gibi
üstü başı perişan bir durumda: ‘Hani saçı sakalı akar gibi bir adam geliyor ya buraya, o işte.’ –N. Ataç.
saçı topuklarını dövmek
saçı çok uzun olmak.
saçı uzun aklı kısa
esk. kadınları aşağılamak için kullanılan bir söz: ‘Ona oğluna olduğu kadar güvenmiyor. Kız çocuğu bu, ne kadar okusa da saçı uzun aklı kısa olur, der.’ –E. Bener.
saçılıp dökülmek
1) gereğinden veya kaldırabileceğinden çok harcamak; 2) mec. içindekini söylemek.
saçına ak (kır) düşmek
saçı ağarmaya başlamak, yaşlanmak: ‘Benim bütün saçlarıma, senin sadece şakaklarına ak düşmüş.’ –R. H. Karay.
saçına başına bakmadan
ilerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde.
saçına kar yağmak
saçı aklaşmaya başlamak.
saçını başını yolmak
çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek: ‘Tanrıça Hebe çaresiz kalmış, saçını başını yoluyordu.’ –S. F. Abasıyanık.
saçını süpürge etmek
kadın özveri ile çalışıp hizmet etmek: ‘Ah gençliğim, ah sana saçımı süpürge ettiğim gençliğim de diyecek değilim.’ –A. Ağaoğlu.
saçıp savurmak
parasını düşüncesizce, boşuna harcamak.
saçları iki türlü olmak
yaşı ilerlemiş bulunmak.
sadakat göstermek
bağlı kalmak: ‘Eserin aslına fevkalade sadakat gösterilmiş olması da ayrıca kayda şayandır.’ –A. H. Çelebi.
sadakatsizlik göstermek
sadakatsiz olduğunu ortaya koymak, açıklamak: ‘Ama kendi hesabına sadakatsizlik göstermemişti.’ –S. F. Abasıyanık.
sadede gelmek
konuyla ilgisiz sözleri bırakarak asıl konuya dönmek: ‘Ne ise bunlar hep dedikodu. Sadede gelelim.’ –H. E. Adıvar.
sadık kalmak
birine, bir şeye bağlılığını sürdürmek, bağlı kalmak.
sadra şifa vermek
gönlü, yüreği rahatlatmak, ferahlatmak: ‘Reha Bey’e de meseleyi biraz çıtlattım. Ondan da pek sadra şifa verecek bir şeyler öğrenemedim.’ –O. C. Kaygılı.
saf bağlamak
sıralanmak, sıraya girmek.
saf değiştirmek
başka bir gruba katılmak.
saf dışı etmek (bırakmak)
1) dizinin dışına çıkarmak; 2) mec. ilgisini kesmek, işin gereğinden alıkoymak, işlemez duruma getirmek: ‘Kendisini de arkadaşlarını da çok rahat susturup saf dışı bırakabilirlerdi.’ –O. Aysu.
saf dışı olmak
1) dizinin dışına çıkmak; 2) mec. ilgisi kesilmek, işin gereğinden alıkonulmak, işlemez duruma getirilmek.
saf tutmak
1) saf bağlamak; 2) belli bir gruba katılmak.
şafak sökmek
sabahleyin ortalık aydınlanmaya başlamak: ‘Şafak sökerken evden çıkıyor, akşam karanlığında dönüyordu.’ –R. Enis.
Şafii köpeği gibi titremek
çok titremek.
Şafii köpeğine dönmek
yüzü gözü çok kirli olmak.
saflara ayırmak
belli kümeler içinde toplamak.
safra atmak
1) insana veya araca fazla yük olan malzemeleri atmak; 2) mec. sıkıntı veren bir kimseden veya bir şeyden kurtulmak.
safra bastırmak
açlığını yatıştıracak kadar az bir şey yemek.
safrası kabarmak
açlıktan midesi bulanmak.
sağ eliyle sol kulağını göstermek
kısa yoldan yapılacak bir işi dolambaçlı yollardan geçerek yapmaya çalışmak.
sağ gösterip sol vurmak
şaşırtmak.
sağ gözünü sol gözünden sakınmak
çok kıskanç olmak.
sağ kalmak
ömrünü devam ettirmek, yaşamasını sürdürmek: Sağ kalsaydı daha çok kimseye yardımı olurdu.
sağ ol
hoşa giden bir davranış için ‘çok yaşa, teşekkür ederim’ anlamlarında söylenen bir söz.
sağ olsun
1) biri için sitem yollu bir şey söyleneceği zaman söyleyenin iyi niyetini belirtmek amacıyla sözün başına getirilen bir söz: Sağ olsun, beni hiç dinlemedi. 2) bir kişiye güven duyulduğu zamanlarda kullanılan bir söz.
sağ yap!
‘direksiyonu sağa çevirerek sağ yöne git!’ anlamında kullanılan bir söz.
sağ yapmak
direksiyonu sağa doğru çevirmek, sağa yöneltmek.
sağa kaymak
siyasette ve ekonomide sağ eğilimli olmak.
sağa sola
rastgele yerlere: ‘Bu kurnaz dilenci böylece inisiyatifi göstermelik de olsa eline alıp sağa sola emirler vermeye başladı.’ –İ. O. Anar.
sağa sola bakmadan
ortalığı kollamadan, saygısızca.
sağdan geri dönmek (etmek)
geri dönmek, geri dönüp gitmek: ‘Binbaşının gayriihtiyari içi sızladı, yaşlı bir kadını dövmeye kalkmış gibi utanma hissi duyarak sağdan geri etti, başı önünde mağlup ve mahcup merdivenleri indi.’ –R. N. Güntekin.
sağı solu olmamak
1) nasıl davranacağı kestirilmez olmak; 2) olumlu mu olumsuz mu davranacağı bilinmeyen bir kişi olmak.
sağını solunu bilmemek
düşüncesiz, dikkatsiz olmak.
sağlam durmak
gücünü, yeteneğini ve cesaretini toplamak: ‘Daha bugünden sağlam durmayı beceremezse kaptan köprüsüne adım atmasın.’ –Z. Selimoğlu.
sağlam pabuç (ayakkabı) değil
bir kimsenin güvenilmez olduğunu belirten bir söz: ‘Nasıl aldattı beni meğer sağlam ayakkabı değilmiş.’ –P. Safa.
sağlama almak
güvenilir bir durumda olmasını sağlamak: ‘Oyuna gelenlerin işi sağlama almaları dudaklarımdaki gülüşü kurutuverdi.’ –N. Hikmet.
sağlıcakla kal (kalın)
ayrılırken kalanlara söylenen bir esenlik sözü, hoşça kal.
sağlık olsun!
üzücü bir durum veya bir zarar karşısında avunma sözü olarak söylenen bir söz: Sürahi kırıldı diye üzülme, sağlık olsun!
sagu sağmak
ağıt yakmak.
sah çekmek
bir yazının doğru olduğunu bu işaretle belirtmek.
şaha kalkmak
1) at ön ayaklarını yerden kesip arka ayakları üstünde durmak, şahlanmak: ‘Aydınlıktan huylanan atlar şaha kalkarak deli gibi dörtnala ileri atılıyorlardı.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. taşkınlık göstermek, coşmak, kükremek.
sahabet etmek
korumak, kayırmak: ‘Sen hayırlı bir mal mısın ki Hatice’yi sahabet edeceksin.’ –P. Safa.
sahabetçi çıkmak
kayırmak, arka çıkmak: ‘Kahpenin gözlerine mi tutulmuş ne, sahabetçi çıkıyor.’ –R. H. Karay.
