Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

rağbet görmek (kazanmak)

istenilmek, beğenilmek, istekle karşılanmak: ‘… haftanın bir gecesinde yalnız kadınlara oynayacak kadar mahallede rağbet kazandı.’ –H. E. Adıvar.

rahat bırakmak

daha rahat ve huzurlu oturmayı sağlamak.

rahat bırakmamak (vermemek)

tedirgin etmek: ‘Beni son nefesimde rahat bırakmayan herif, bana o vakitler akla gelmez cefalar çektirmişti.’ –Ö. Seyfettin.

rahat durmak

yaramazlık etmemek veya kımıldamamak.

rahat etmek

sıkıntısız durumda olmak, ferahlanmak, dinlenmek: ‘Benim ve kardeşimin mektep veya sokak dönüşü kirliliklerimiz yüzünden içlenirdi, bizi yıkayıp temizleyinceye kadar rahat etmezdi.’ –Y. K. Beyatlı.

rahat kıçına batmak

tkz. bulunduğu rahat durumun değerini bilmemek.

rahat olmak

üzüntülü, sıkıntılı veya tedirgin durumda olmamak.

rahat yüzü görmemek

hiç rahat etmemek: ‘Derler ki bugünden itibaren Zeliha’nın kalbi rahat yüzü görmedi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

rahata ermek

rahatlamak.

rahata kavuşmak

rahatlamak.

rahatı kaçmak

rahatsız, tedirgin olmak, üzülmek: ‘Eniştem de üşengen bir adamdır, rahatı kaçar diye üstüne düşmedi.’ –M. Ş. Esendal.

rahatına bakmak

hiçbir şeye aldırış etmeyerek rahatını sağlamaya çalışmak.

rahatsızlık duymak

tedirgin olmak, huzurunun ve rahatının kaçtığını hissetmek: ‘Anasını ayakta, kara, korkunç bir yüzle görünce tuhaf bir rahatsızlık duydu.’ –H. E. Adıvar.

rahatsızlık vermek

rahatını bozmak, rahatını, keyfini kaçırmak.

rahleitedrisinden geçmek

birinden eğitim almak.

rahmet okumak

Tanrı’nın merhamet ve bağışlaması için dua etmek.

rahmet okutmak

biri, kötü bir kimseden daha kötü çıkmak.

rahmet olsun canına

hlk. ‘Allah rahmet eylesin’ anlamında ölüler anılırken kullanılan bir iyi dilek sözü.

rahmetli olmak

ölmek.

rahmetlik olmak

ölmek.

ramp ışığına çıkarmak

bir oyunu sahnelemek: ‘Yasak oyunum bu rejimde aklandı, Ulvi Uraz onu ramp ışığına çıkardı.’ –H. Taner.

rampa etmek

1) taşıt bir yere, bir şeye veya bir başka taşıta yanaşmak: ‘Bu arabalar her akşam Beyoğlu’nda Tokatlıyan’ın yaya kaldırımına rampa eder.’ –H. R. Gürpınar. 2) argo birinin içki masasına çağrılmadığı hâlde oturmak.

randevu almak

bir kimseden belli bir saat ve yerde buluşmak için söz almak, gün almak: ‘Adamcağız, samimi bir refah ve zevkle yeni bir randevu aldıktan sonra gitti.’ –A. Gündüz.

randevu vermek

belli bir saatte, belli bir yerde biriyle buluşmak için söz vermek: ‘Az sonra birbirimize randevu vermişiz gibi ben de gelirim.’ –R. H. Karay.

rap diye

ansızın: ‘Delikanlı, yokuşa saptı, arabayı rap diye cakalı bir tavırla durdurdu.’ –H. Taner.

rapor almak

1) hasta olup olmadığını belirlemek amacıyla herhangi bir sağlık kuruluşundan belge almak; 2) sorumluluğu altındakilerden herhangi bir konuda bilgi almak.

rapor etmek

rapor vermek: ‘İşçileri ariz amik inceleyip rapor edecek.’ –A. İlhan.

rapor vermek

herhangi bir konuda yapılan inceleme, araştırma sonucu düşünce veya gözlemleri bildirmek.

rast gele!

‘işiniz rast gitsin’ anlamında kullanılan bir söz.

rast gelmek

1) düşünmediği, ummadığı hâlde karşılaşmak, rastlamak, tesadüf etmek: ‘Fukara bir denizciye rast gelirsen süngerlerimden birkaç tanesini ona ver, gönlünden koparsa.’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) düşünmediği veya düşülmediği hâlde payına düşmek: Kumaşın iyisi bana rast geldi. 3) atılan şey hedefi bulmak: Çok ev aradım ama hiçbir yerde rast gelmedi. 4) tesadüf etmek, denk gelmek: ‘Yumrukları ile başına, ne tarafına rast gelirse vurmaya, tekrar vurmaya başladı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

rast getirmek

1) rast gelmesini sağlamak: Üç kurşun attı, ikisini rast getirdi. 2) kollamak, seçmek: Neşeli bir anında rast getirip dilediğimi söyledim, hemen kabul etti. 3) aranmakta olan bir şeyi veya kimseyi umulmadık bir yer ve zamanda bulmak; 4) Tanrı, uygun getirmek, başarılı kılmak: Allah işinizi rast getirsin.

rast gitmek

uygun düşmek, istenilen biçimde gelişmek: İşi rast gidiyor.

rastık çekmek

rastık sürmek.

raydan (rayından) çıkmak

düzeni bozulmak, altüst olmak.

rayına girmek

bir iş, bir girişim düzene sokulmak, iyi bir duruma getirilmek.

rayına oturtmak

bir işi yoluna, yöntemine koymak, düzgün işler duruma getirmek.

razı etmek

kabul ettirmek: ‘Yalvardı yakardı, beni, fabrikayı beklemeye razı etti.’ –S. F. Abasıyanık.

razı olmak (gelmek)

uygun bulmak, beğenmek, benimsemek, istemek, kabul etmek: ‘Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle varmaya belki razı olurum.’ –H. R. Gürpınar. ‘Her akşam, üstlerinin aranmasına razı gelecek on işçi daha aldı.’ –L. Tekin.

reaksiyon göstermek

tepkimek: ‘Çok ani, hemen hiç düşünmeden reaksiyon gösterdim.’ –E. Işınsu.

reçete gibi

1) okunaksız (yazı); 2) kesin yargı ve çözüm bildiren: ‘Reçete gibi kati ve veciz bir beyit ki dört kelime ile bu derdin devasını söylüyor.’ –R. N. Güntekin.

reçete yaptırmak

reçetede yazılı olan ilaçları hazırlatmak veya satın almak: ‘Tramvay caddesine çıktı, bir eczaneye girdi, reçete yaptırdı.’ –T. Buğra.

rehavet çökmek (basmak)

gevşeklik, ağırlık duymak ve uyumak istemek: ‘Bütün asabıma bir rehavet çöktü, gözlerim kapandı.’ –N. Hikmet.

rehin almak

bir anlaşma, sözleşme veya isteğin yerine getirilmesini sağlamak için bir kimseyi alıkoymak.

rehin etmek

rehin olarak vermek.

rehin vermek

tutuya bırakmak: ‘Hacı’dan gereken şunu bunu alarak toprağın şu parçasını, o parçasını rehin verdik’ –Halikarnas Balıkçısı.

rehine koymak (vermek)

tutuya koymak: ‘Beş lira için ananın saatini rehine koyduğunu unuttun mu?’ –H. R. Gürpınar.

reklam etmek

herhangi bir kimseyi veya olayı, durumu açığa vurmak, ilan etmek, afişe etmek, ifşa etmek.

reklam yapmak

her türlü aracı kullanarak bir şeyi halka tanıtmak, ünlenmesini sağlamak: ‘Sizin için geniş bir reklam yapacağım, adımı ortaya koyacağım.’ –T. Buğra.

rekor kırmak

1) eski rekoru aşıp yeni, üstün bir sonuç elde etmek; 2) daha iyi bir derece elde etmek: ‘Tam en az elli bin satıp rekor kıracak.’ –A. Gündüz.

remil atmak (dökmek)

kumda birtakım çizgiler çizerek fala bakmak: ‘Ondan sonra bakıcı hoca remil atsa nerede olduğumu bulamaz.’ –H. R. Gürpınar.

rengi atmak (kaçmak, uçmak)

1) solmak: ‘Rengi uçmuş kenarları yenmiş … bir fotoğrafı var.’ –A. Ş. Hisar. 2) korku, heyecan vb. sebeplerle benzi sararmak: ‘Kadınlar da bu defa Tevfik’i dükkânın kapısında yakaladılar, aynı şeyi ona açtılar, Tevfik’in rengi uçtu, dudakları titredi.’ –H. E. Adıvar.

rengini belli etmek

yandaşlığını açıklamak, düşüncesini, eğilimini açığa vurmak: ‘Rengimizi belli etmenin sorumluluğunu her an taşıyabilmek durumundayız.’ –A. Cemal.

renk almak

yeni bir renk kazanmak.

renk vermek (katmak)

1) çamaşır rengi solmak; 2) neşe, canlılık veya değişiklik kazandırmak: ‘Bembeyaz bulutlar kırmızılaştı / Sonra yavaş yavaş deminki renksiz / Göklere renk veren bir ziya taştı / Açılırken hülyalı enginlere biz’ –N. Hikmet. 3) açık etmek: ‘O fırsatta onu yererek göze girmeye çalışan birkaç tıynetsiz dalkavuk da elbet renk verdiler.’ –A. Kabaklı.

renk vermemek

duygularını, düşüncelerini veya başka bir durumunu belli etmemek, bir şeyi bildiği hâlde bilmez gibi görünmek: ‘Şaşırmış gibi yüzüme bakıyor ama renk vermiyor.’ –A. Ümit.

renkten renge girmek

korkudan veya utançtan yüzünün rengi değişmek, sıkılmak: ‘Genç kız, renkten renge giriyor, verecek cevap bulamıyordu.’ –R. N. Güntekin.

replik almak

oyuncunun karşısındakinden kendi yapacağı espriye hazırlık mahiyetinde bir söz veya cümle almak: ‘Spritüel dostum Pişekâr’ından dişi bir replik almış bir Kavuklu kadar sevinçli, gülümsedi.’ –H. Taner.

resim almak

1) bir şeyin resmini yapmak; 2) resim çekmek; 3) vergi ödetmek.

resim çekmek (çıkarmak)

fotoğraf makinesiyle bir şeyin biçimini kâğıda geçirmek.

resim gibi

çok güzel.

rest çekmek

1) oyuncu önündeki paranın tümünü ortaya koymak; 2) mec. herhangi bir konuda sert ve kesin olarak son sözü söylemek.

resti görmek

ileri sürülen paranın miktarını kabul edip aynı miktarda parayı ortaya koymak.

revaç bulmak

geçerli ve değerli sayılmak: ‘Falcılık bilhassa işlerin kötüleştiği yerlerde revaç bulur.’ –N. Hikmet.

revaçta olmak

değerli, üstün veya geçerli olmak: ‘Sakal ve bıyığın revaçta olduğu bir dönemden geçmedik değil!’ –H. Taner.

revan olmak

yola çıkmak.

revnak vermek

hoşluk, güzellik, renklilik katmak: ‘Sefiremizin tiyatrosever oluşu konuşmalara daha da revnak verdi.’ –H. Taner.

rey vermek

oy kullanmak: ‘Ekseriyeti öksürüklü ise de henüz rey verecek kadar kolunu oynatabilir.’ –F. R. Atay.

rezalet çıkarmak

rezalet sayılacak bir durumun ortaya çıkmasına yol açmak: ‘Her kadının takdim edilmek için can attığı böyle büyük bir adamla dansı yarıda bırakıp rezalet çıkarmak için insanın aklı kaçık olmalı.’ –H. E. Adıvar.

rezil olmak

çok utanacak bir duruma gelmek: ‘El âleme karşı rezil olmayalım.’ –N. F. Kısakürek.

rezil rüsva olmak

toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek: ‘Hasan, bu dediğini yapsaydı, dört başı mamur bir dayak yiyip âleme rezil rüsva olacaktı.’ –O. C. Kaygılı.

rikkat vermek

duygulandırmak, etkilemek: ‘Yıllardır devam eden bağlılıkları, kendilerini bilenler için rikkat verici bir manzaraymış.’ –A. Ş. Hisar.

riske girmek (risk almak)

zararı göze almak.

rivayet olunmak (edilmek)

bir olay, bir haber vb. anlatılmak: ‘Mahkemeden kurtulup kapıdan çıkarken gizlice söylediği rivayet edilen bir laf var.’ –N. F. Kısakürek.

rıza göstermek

razı olmak, onamak, uygun bulmak: ‘Yarım yamalak ıslahat tedbirlerine inanmaktansa kazaya rıza göstermek bana daha hoş görünür.’ –Y. K. Beyatlı.

rızası olmak

izni olmak, müsaadesi olmak: ‘… kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz, rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.’ –Anayasa.

rızasını almak

onayını almak, müsaadesini almak.

rızkını çıkarmak

günlük yiyecek parasını çıkarmak.

robot resmini çizmek (yapmak)

adli olaylarda tanığın tarifiyle şüphelinin görünümünü yansıtan resmini çizmek.

rol almak

bir oyunda görev almak: ‘Kafile, rol alan şahıslar tarafından yapılan türlü oyunlarla geziyi tamamlar.’ –A. K. Tecer.

rol çalmak

1) oyun sırasında söz başka bir oyuncuda iken seyircinin ilgisini kendi üzerine çekmek; 2) birinin söyleyeceği sözü ondan önce söylemek.

rol kesmek

yalan, uydurma söz söylemek veya içten olmayan davranışlarda bulunmak.

rol oynamak

1) oyunda rol almak; 2) mec. birinin bir işte önemli etkisi olmak: ‘Bunda ne hocanın bilgisi ne çocuğun çalışkanlığı rol oynar.’ –B. Felek. 3) mec. davranışlarda içtenlik olmamak: ‘Bu da hile, inanmıyorum; pusuda beklediğine ve rol oynadığına inanıyorum.’ –N. F. Kısakürek.

rol yapmak

davranışlarda içtenlik bulunmamak: ‘Rol yapmaya kalkışsa yüzüne gözüne bulaştıracağını biliyordu.’ –T. Buğra.

rölantide durmak (çalışmak)

motorlu taşıtlarda, motor boşta çalışmak.

rölantiye almak

1) motorlu taşıtlarda motoru boşa almak, boşta çalıştırmak; 2) mec. herhangi bir işi yavaşlatmak.

rolü olmak

etkisi bulunmak: ‘Sizinle benim bunda bir rolümüz oldu muydu?’ –S. F. Abasıyanık.

rolüne çıkmak

oyunda belli bir kişiliği sahnede oynamak: ‘Görgülü rolüne çıkmış zekâsız bir türediye benzeyecek.’ –R. H. Karay.

romanı yazılmak

romanlaşmak.

romatizması tutmak

romatizma ağrıları başlamak: ‘Kardeşinin romatizmaları tutmuş.’ –Ö. Seyfettin.

röntgen çekmek

1) herhangi bir organın durumunu tespit etmek için film çekmek; 2) mec. bir olayın bütün geçmişini ve durumunu belirlemek.

rota değiştirmek

1) gidilen yolu değiştirmek: ‘Turgut, ani bir kararla rotasını değiştirdi.’ –F. F. Tülbentçi. 2) mec. tutumunu değiştirmek, izlediği yoldan ayrılmak.

rota kırmak

rota çizgisinden ayrılmak: ‘Bir de baktım ki niyetlendiğim gibi kıyıya paralel gitmemiş, rota kırıp açılmışım.’ –R. Erduran.

rövanşı almak

1) ikinci karşılaşmayı kazanmak; 2) mec. kensine yapılan haksızlığın karşılığını vermek.

Rufailere karışmak

psikolojik bunalıma düşüp günlük yaşamın gerçeklerinden uzaklaşmak, yaşamdan kopmak: ‘Kızım sen Rufailere karışmışsın, bir doktora görünsen iyi olur.’ –E. Işınsu.

ruh gibi

1) durgun, çevresiyle ilgilenmeyen, kendi hâlinde olan; 2) çok zayıf.

ruh gibi dolaşmak

hiçbir şeyin farkında olmadan yaşamak.

ruh kazandırmak (vermek)

herhangi bir yeri veya şeyi canlı, hareketli, neşeli bir duruma getirmek.

ruhu (bile) duymamak

haberi olmamak, anlamamak: ‘Birinin yukarıdan topladığını öteki sokağa taşır, konak soyulduğu hâlde, kimsenin ruhu bile duymaz.’ –H. E. Adıvar.

ruhu karartmak

sıkıntıya sokmak, bunaltmak: ‘Korkunç geceler, çakalların ulumaları, köpeklerin haykırışları bu ruhu da karartan gecelerde sinirleri büsbütün gevşetiyor.’ –E. İ. Benice.

ruhu okşamak

1) duygulara hoş gelecek biçimde konuşmak veya davranmak; 2) hoşa gitmek.

Sayfa 87 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü