pikoya vermek
piko yapılması için bazı örtü, çarşaf, çamaşır vb.ni pikocuya götürmek.
pilav gibi
dağınık (ev, dolap, masa).
pili bitmek
1) aşırı yaşlanmak: ‘Seksenini aştıktan sonra da pili bittiği için doğal bir ölümle öldü.’ –T. Uyar. 2) gücü kuvveti kesilmek.
pimini çekmek
başkasına zarar verecek kötü bir olayı başlatmak.
pir aşkına
‘karşılık gözetmeden veya karşılık görmeden tam inançla, gerçek bir sevgi ile’ anlamında kullanılan bir söz: İki ay pir aşkına çalıştık.
pir ol!
şaka ‘çok yaşa, var ol’ anlamında kullanılan bir beğenme sözü.
pire gibi
çevik, çok hareketli, yerinde duramayan.
pire için yorgan yakmak
pireye kızıp yorgan yakmak.
pireye kızıp yorgan yakmak
önemsiz bir durum karşısında kızarak kendisine daha büyük zarar verecek davranışta bulunmak.
pireyi deve yapmak
önemsiz bir olayı büyütmek: ‘Kafaları bu işe yatmazsa müşavir beylerle müdür beylerinizin, devlet kapısında pireyi deve yaparlar.’ –N. Hikmet.
pireyi gözünden vurmak
keskin bir nişancı olmak: ‘Hem o kadar nişancıdır ki pireyi gözünden vurur.’ –H. R. Gürpınar.
pirüpak olmak
tamamen kurtulmak, rahatlamak, huzura kavuşmak: ‘Akhöyük’teki nar ağacının yanında bir gün yatarsanız cümle dertlerinizden pirüpak olursunuz.’ –Y. K. Beyatlı.
pis pis bakmak
karşısındakini rahatsız edici ve sinirli bir biçimde bakmak.
pis pis düşünmek
derin ve üzüntülü düşünceye dalmak.
pis pis gülmek
başkalarını kızdıracak, sinirlendirecek biçimde gülmek.
pişirip kotarmak
bir işi sonuçlandırmak, tamamlamak.
pişkinliğe vurmak
kötü bir davranışa veya söze aldırmamak.
pislik parmağından (paçalarından) akmak
çok kirli olmak.
pişmanlık duymak (getirmek)
pişman olmak: ‘Buraya kalkıp geldiğinden dolayı pişmanlık duyuyordu.’ –E. E. Talu. ‘Gerçekte, hükûmet görevine girmiş olduğuma pek çok pişmanlık getirdim.’ –S. Birsel.
pişmiş armut gibi (birinin) eline düşmek
olmuş armut gibi birinin eline düşmek.
pişmiş aşa (soğuk) su katmak
yoluna girmiş olan bir işi bozmak: ‘Biz olanca gücümüzle Batılılaşmaya çalışırken senin bu düşüncelerin pişmiş aşa soğuk su katıyor.’ –H. E. Adıvar.
pişmiş kelle gibi sırıtmak
dişlerini göstererek yersiz ve aptalca gülmek: ‘İşi döndürüp dolaştırıp hicviyelere getiriyor ve onları pişmiş kelleler gibi sırıta sırıta okuyorlardı.’ –O. C. Kaygılı.
pişmiş tavuğun başına gelmemek
her türlü zarara, kötülüğe, felakete uğramak, çok sıkıntı çekmek: ‘Büyük kalabalığa varana kadar sanat eserinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına bile gelmemiştir.’ –B. R. Eyuboğlu.
pişti olmak
argo 1) bir ortamda birbirinden habersiz olarak aynı giyim kuşam içinde karşılaşmak; 2) istenmeyen birisiyle aynı ortamda karşılaşmak.
piyango çekmek
talih oyunu için hazırlanmış kâğıtlardan birini bulunduğu yerden almak.
piyango vurmak (çıkmak)
1) piyangoda ikramiye kazanmak; 2) beklenmedik bir yerden büyük kazanç sağlamak.
piyasa etmek
dolaşmak: ‘Akşamları böyle kapı önünde piyasa eder.’ –R. N. Güntekin.
piyasaya almamak
önem vermemek, değersiz görmek: ‘Beni kimse piyasaya almaz arkadaş, ben dünyanın en aşağılık insanıyım. Sokaktaki itler bile piyasaya almazlar beni.’ –O. Kemal.
piyasaya çıkmak
1) bir ürün satışa sunulmak; 2) fuhuş yapmak üzere müşteri aramak.
piyasaya düşmek
1) çok bulunur olmak; 2) kadın, kötü kadın olmak.
pılı pırtıyı (pılıyı pırtıyı) toplamak
gitmek üzere bütün eşyalarını toplamak: ‘Dört sene sonra ustası pılıyı pırtıyı toplamış, geldiği memlekete geri dönmüş.’ –S. F. Abasıyanık.
pıllım pıllım olmak
köhneleşmek.
pır pır etmek
1) ışık yanıp sönmek: ‘İdare lambası pır pır edip duruyordu sofadaki merdiven başında.’ –Ç. Altan. 2) heyecanlanmak.
pırlanta gibi
çok iyi nitelikleri olan, değerli, saf, temiz: ‘Bunların arasında umutsuz yaşamayan pırlanta gibi delikanlılar vardı.’ –T. Buğra.
pışt demek
rahatsız edici bir söz söylemek: … kimsenin kızına pışt demeden.
pıt pıt atmak
korku, heyecan vb. bir sebeple kalbi fazla çarpmak.
pıtrak gibi
1) üzerinde çok sayıda meyve bulunan (ağaç ve dal); 2) çok sayıda, tanecikli: ‘Seher, ela gözlerinden pıtrak gibi yaşlar dökerek ayrılık sahnesini düşündü.’ –R. H. Karay.
plak bozulmak
argo can sıkmak, bıkkınlık verecek biçimde konuşmak, dırdır etmek.
plan kurmak
1) bir amacı gerçekleştirecek şeyleri düşünmek, tasarlamak: ‘Yukarıdaki hizmetçisini karşısına almış, plan kuruyordu.’ –E. E. Talu. 2) mec. bir düzen hazırlamak.
pof diye
pof sesi çıkararak: Yastık pof diye yere düştü. Balon pof diye söndü.
poker çevirmek
poker oynamak: ‘Kış geceleri arkadaşlar arasında bir el poker çevirmek de keyiftir.’ –P. Safa.
polat gibi
çelik gibi, güçlü kuvvetli: ‘Atletinin örtmediği pazıları polat gibi.’ –R. H. Karay.
polemiğe girmek (girişmek)
siyasi, bilimsel veya edebî konularda sert tartışmalar yapmak: ‘Polemiğe girdiği genç kuşak yazarların soluksuzluğunu yoksulluk yılları ürünü olmalarına bağlamıştı.’ –H. Taner. ‘Delegasyonumuz aleyhine çalakalem bir polemiğe girişmiş bulunuyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
polemiğe kaçmak
konudan uzaklaşıp dalaşmak: ‘Politikada herkes birbirini polemiğe kaçmakla suçluyor.’ –A. Boysan.
poliçe çekmek
bir müşteriye ödeme yapması için bildiride bulunmak.
politik davranmak
belli bir amaca ulaşmak için uzlaşmaya, iyi geçinmeye önem vererek hareket etmek.
politika gütmek
politika izlemek.
politika yapmak
bir işi çözümlemek için politika yolunu kullanmak.
popülarite kazanmak
halk tarafından sevilmek, tutulmak: ‘Bir halk çocuğu olarak popülarite kazanmış, önce elinizde, sonra partinizde basamakları çıkmış, parlamentoya girmişsiniz.’ –H. Taner.
post elden gitmek
1) öldürülmek; 2) bulunduğu yüksek makamdan ayrılmak zorunda kalmak.
post vermek
canını vermek, ölmek: ‘Az değildir varmadan senin gibi yurduna / Post verenler yabanın hayduduna, kurduna’ –F. N. Çamlıbel.
posta etmek
1) görevliler, birini resmî bir daireye götürmek; 2) birini, gönlü olmasa da bir kimseye teslim edip bir yere göndermek.
posta koymak (atmak)
tkz. birini korkutmak, gözdağı vermek: ‘Daha dün Kel Mahmut’u yıkayıp yağlayan yavşak bugün kalkmış ona posta koyuyor.’ –R. Ilgaz.
posta yapmak
bir yere gidip gelmek, sefer yapmak: Araba şehre günde üç posta yapar.
postaya atmak (vermek)
mektup, gazete, paket vb.ni gideceği yere ulaşması için posta kuruluşuna vermek, postalamak: ‘Evet. Dilekçeyi de şimdi verdim postaya.’ –T. Buğra.
postayı kesmek
1) ilgiyi kesmek; 2) bir şeyi yapmaktan vazgeçmek: Ben postayı kestim, artık toplantılara gitmeyeceğim.
pösteki saymak
içinden çıkılmaz bir iş yüklenip uğraşmak.
pöstekisini çıkarmak
öldürmek, yok etmek: ‘Sonra peşine herifleri taksın ha! Alimallah pöstekisini çıkarırdım.’ –İ. A. Gövsa.
pöstekiyi kurtarmak
hoş olmayan bir durumdan kurtulmak: ‘Aman, bir karı ki görme… Maymun mu maymun, biçimsiz mi biçimsiz, pis mi pis… Ne yaparsın… Pöstekiyi kurtarmak lazım.’ –Ö. Seyfettin.
postu deldirmek
argo 1) kurşunla vurulmak; 2) ölmek: Sen o zamana kadar postu çoktan deldirmiş, kuyruğu titretmiş olursun.
postu kurtarmak
öldürülmek tehlikesini atlatmak: ‘Binlerce kişiden ancak birkaç kişi postunu kurtarabildi.’ –F. R. Atay.
postu sermek
gittiği yerde uzun süre kalmak: ‘Sabiha Hanım’ı eğlendirmek bahanesiyle konağa postu sermiş.’ –H. E. Adıvar.
postuna saman doldurmak
öldürmek.
postundan olmak
bulunduğu makamı yitirmek: ‘Bizim Balkanlı arkadaşlar ise böyle bir hadise neticesinde postundan olmak gibi fena bir akıbete uğrayacaklarından korkuyorlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
pot kırmak
yersiz ve karşısındakine dokunacak söz söylemek, gaf yapmak: ‘Gri redingotlu efendi, bir pot kırdığını hemen anlamış olacak ki sözünü çevirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
pot yapmak
dikişte kabarıklık veya büzülme olmak.
poz kesmek (yapmak)
çalım atmak, afili görüntü vermek.
poz vermek
resim yaptırmak veya fotoğraf çektirmek için durum almak: ‘Tam çizerken bir arkadaşı geliyor, poz veren çocuğun ensesine bir küfür ve bir de şamar yapıştırıyor.’ –B. R. Eyuboğlu.
prangaya vurmak
ayağına pranga bağlamak, zincire vurmak.
problem çıkarmak
sorun çıkarmak.
problem etmek
dert etmek.
problem olmak
dert olmak.
projeksiyon tutmak
bir konuyu aydınlatmak, açıklığa kavuşturmak.
projektör ışığında olmak
göz önünde bulunmak, ortada olmak: ‘Devlet adamları her ülkede projektör ışığında kişiler olarak davranışlarına, sözlerine, görünümlerine dikkat etmek zorundadırlar.’ –H. Taner.
protesto çekmek
protesto yollamak.
puan almak (kazanmak)
1) spor karşılaşmalarında başarılı bir oyun çıkararak kendine sayı sağlamak; 2) genellikle test biçimindeki sınavda herhangi bir puan elde etmek; 3) mec. itibar kazanmak, takdir edilmek.
puan toplamak
1) sp. puan kazanmak; 2) mec. saygınlık sağlamak.
puan tutturmak
1) gereken sayıda puan kazanmak; 2) sınavlarda istenen yere girebilmek için gerekli puanı elde etmek.
puan vermek
1) değer biçmek, not vermek; 2) sp. boksta ve güreşte başarısız duruma düşmek.
püf desen uçacak
çok zayıf kimseler için kullanılan bir söz.
pufla gibi
çok yumuşak ve kabarık: Pufla gibi yastık.
pul tutmak
argo para kazanmaya başlamak.
pula dönmek
değersizleşmek: ‘Altın idin pula döndün / Yere düşer paslanırsın’ –Halk türküsü.
punduna getirmek
bir şeyi yapmak için uygun zamanı ve yeri seçmek: ‘O döner dönmez bir punduna getirip tanıştırayım sizi.’ –A. İlhan.
pundunu bulmak
punduna getirmek.
pupa yelken ilerlemek (gitmek…)
1) yelkenler, arkadan esen rüzgârla şişmiş olarak, tam yolla: ‘Sicim gitgide boşalıyor, gemi hafif yana yatarak pupa gidiyordu.’ –S. F. Abasıyanık. 2) mec. alabildiğince, hiçbir şeye bağımlı olmadan: ‘Batı’da bilimsel araştırmalar, dramatik icat ve keşifler, pupa yelken ilerliyor.’ –T. Halman.
pürdikkat kesilmek
çok dikkat etmek: ‘Bir tıkırtı, bir ayak sesi duyar mıyım diye kulaklarımı açıp pürdikkat kesildim.’ –A. Ümit.
pürüz çıkarmak
engel çıkarmak.
puşt olmak
1) birinin ilencine uğrayıp kötüleşmek, mahvolmak: ‘Bu gurbet ellerde candan usandım / El kahrını çekmede ömrüm puşt oldu’ –Halk türküsü. 2) argo bir işin uzmanı olmak.
pusu kurmak
saldıracağı kimseye görünmemek için bir yerde gizlenip beklemek.
pusuda beklemek
gizlenerek saldırıya hazır durumda olmak: ‘Bu da hile, inanmıyorum; pusuda beklediğine ve rol oynadığına inanıyorum.’ –N. F. Kısakürek.
pusudan çıkmak
1) kurulan pusudan kurtulmak; 2) kuracağı pusudan vazgemek: ‘Müdürün derviş tabiatlı olduğunu öğrenince teker teker pusudan çıkmaya başladılar.’ –K. Korcan.
pusulayı şaşırmak
1) güç bir duruma düşerek ne yapacağını bilememek: ‘Aramızda bir profesör, bir de doçent vardı, hepimiz çoktan pusulayı şaşırmıştık.’ –B. R. Eyuboğlu. 2) doğru tutum ve davranıştan ayrılmak.
pusuya düşmek
pusu kuran kimsenin saldırı alanı içine girmek.
pusuya yatmak
pusuda beklemek: ‘Sakarya galibiyeti, o güne kadar pek farkına varılmayan korkunç bir düğümün çözülmesine, sinmiş, pusuya yatmış kuvvetlerin meydana çıkmasına yol açmıştı.’ –T. Buğra.
put gibi
sessiz, anlamsız bir bakışla ve kımıldamaksızın: ‘Ben ağlamıyor, put gibi duruyordum.’ –A. Kutlu.
put kesilmek
sessiz ve hareketsiz bir durum almak: ‘Görmediniz mi, adını söyleyince herkes put kesiliyor.’ –A. H. Tanpınar.
Rabbena hakkı için
ant içerken inandırmak için kullanılan bir söz.
racon kesmek
1) görünüşe göre hüküm vermek; 2) gösteriş yapmak: ‘Hayati ortaya atılır, tosunca raconu keser ya da dövülürdü.’ –H. R. Gürpınar.
rağbet etmek (göstermek)
istemek, beğenmek, istekle karşılamak: ‘El işçiliğine ve çiftçiliğe rağbet göstermediler.’ –N. F. Kısakürek.
