parmak kadar
çok küçük: ‘Ne istersin çocuk, çocuktan? dedi. Daha parmak kadar, kemikleri kırılacak, öyle ince.’ –O. Kemal.
parmak kaldı
‘az kaldı, az kalsın, neredeyse’ anlamında kullanılan bir söz.
parmak kaldırmak
bir toplulukta söz istemek için işaret parmağını açık bırakarak kapalı eli yukarı kaldırmak.
parmakla gösterilmek
1) bir şey az bulunmak; 2) seçkin, ünlü olmak.
parmakla sayılmak
çok az olmak: ‘Liderin dehasına gerçekten inanmış olanlar parmakla sayılacak kadar azdı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
parmaklarını (birlikte) yemek
yemeği çok beğenmek.
parsayı başkası toplamak
bir emeğin karşılığını o emeği çeken değil, başka biri almak.
partal atmak
yalan söylemek: ‘Ne partallar attı gayrı.’ –O. Kemal.
parti çevirmek
kâğıt oyunları, tavla vb.nde bir parti oynamak.
parti vermek
bir şeyi kutlamak veya eğlenmek için birçok kimseyi bir araya toplamak: ‘Unuttun mu, geçen sonbahar orada bir parti vermiştiniz, ben de vardım.’ –N. Eray.
partiyi kaybetmek
1) elde etmeye çalıştığı bir kazancı karşısındakine kaptırmak; 2) başkasıyla çekiştiği bir konuda yenilmek: ‘Kızın gözlerinden damla damla yaşlar akıyordu. İmam partiyi kaybediyordu.’ –H. E. Adıvar.
partiyi vurmak
büyük bir kazanç sağlamak.
pas açmak
bir şeyin pasını giderip parlatmak.
pas almak
sp. bazı top oyunlarında bir oyuncu takım arkadaşından gelen topu kullanmak: ‘Biçimli yerlerde durup paslar alır, ofsayt durumlarında beleş goller çıkarırdı.’ –H. Taner.
pas atmak (vermek)
1) sp. bazı top oyunlarında bir oyuncu takım arkadaşına top geçirmek; 2) argo karşı cinse umut ve cesaret vermek.
pas geçmek
1) bazı iskambil oyunlarında o ele katılmamak; 2) ‘geçiniz’ demek; 3) argo vazgeçmek, caymak, aldırış etmemek.
pas tutmak
1) paslı duruma gelmek, paslanmak; 2) çalışamaz duruma gelmek: ‘Hokkaların içinde mürekkep kurumuş, kalemler pas tutmuştu.’ –E. E. Talu.
pas vermemek
karşı cinse umut ve cesaret vermemek.
paşa gibi yaşamak
bolluk içinde yaşamak, bey gibi yaşamak.
paşa olmak
hlk. fazlaca içki içmiş olmak.
paskalya yumurtası gibi
yüzüne çok allık süren.
pasta çekmek
otomobilleri pasta ile parlatmak.
pat diye
ansızın: ‘İnsan öyle pat diye ölür mü canım, aklınıza nereden geliyor bunlar?’ –N. Eray.
pata çakmak
argo askerce selam vermek.
pata gelmek
1) kâğıt oyunlarında berabere kalmak; 2) ödeşmek, başa baş gelmek.
patinaj yapmak
1) tekerlek, tutunma eksikliği sebebiyle ilerlemeksizin aynı noktada dönmek; 2) mec. herhangi bir işte ilerleme kaydedememek, aynı noktada sayıp durmak.
patırtı çıkarmak
kavgaya sebep olmak, kavga çıkarmak.
patırtı kopmak
kavga çıkmak, kargaşalık olmak.
patırtıya pabuç bırakmamak
tkz. önemli bir tehlike yaratmayacağını bildiği kışkırtmalara, yıldırmalara aldırmayıp bildiğini yapmak.
patlak vermek
gizli kalması istenen veya beklenmedik bir olay, ansızın ortaya çıkmak: ‘İnsanın vuzuhsuzluk içinde her an bir hadisenin patlak vermesini beklemesi kadar fena bir şey tasavvur edilemez.’ –E. İ. Benice.
patlama!
‘sabret, sakin ol’ anlamında kullanılan uyarıcı bir söz: Patlama, geliyorum!
patron çıkarmak
patronları çizili olduğu modelden kopya yolu ile bir kâğıda geçirip kesmek.
pay bırakmak
1) kesme, biçme, yapma sırasında, bir şeyde daha sonra kullanılmak için fazlalık bırakmak: ‘Daha güzel günlere pay bırakmak için bir fedakârlık edelim.’ –P. Safa. 2) mec. bir ilişkide fazla samimi olmamak, mesafe bırakmak.
pay çıkarmak
bir olay veya durumdan gereken deneyimi kazanmak, tutulacak yolu belirlemek: ‘Bununla beraber muhtar, bu vakadan köyün davası için bir pay çıkarmayı ihmal etmemektedir.’ –R. N. Güntekin.
pay vermek
1) hisse vermek, bölüşmede bulunan parçalardan ayırmak: ‘Batı, beynini sömürdüğü insanlara kendi uyruklarına sağladığı konfordan pay verip gönül alır.’ –H. Taner. 2) mec. küçük büyüğe karşılık vermek, saygısızca davranmak: ‘Bunlar analarına, babalarına pay vermişler de böyle taş kesilmişler.’ –S. M. Alus.
payanda vurmak
payandalamak.
paydos borusu çalmak
işi bırakma zamanının geldiğini boru sesi ile bildirmek.
paydos demek
yapılmakta olan bir işi bırakmak.
paye vermek
değer, önem vermek: ‘Onlar, bize bir esirden fazla paye vermemek fikrindedirler.’ –H. C. Yalçın.
payidar kalmak (olmak)
kalmak, yok olmamak, yaşamak: ‘Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’ –Atatürk.
payına düşmek
bölüşmede hisse ayrılmak, belirli bir bölüm verilmek: ‘Uşak’a kadar yirmi beş otuz esir de bizim payımıza düştü.’ –A. Gündüz.
payını almak
1) kendine ayrılanı almak: ‘İnsan için bunları bilmek, bunların seyrine dalmak, bunlarla yetinmek, bunlarla gülüp bunlarla sevişmek varken ve bu Tanrı ihsanı nimetlerden herkesin kendi payını alması kabilken…’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) mec. azarlanmak, paylanmak.
pazar kayığı gibi
çok yüklenmiş (taşıt).
pazar ola!
satıcılara ‘satışın bol olsun’ anlamında söylenen bir iyi dilek sözü.
pazara çıkarmak
satılığa çıkarmak.
pazarlığa girişmek
pazarlık yapmaya başlamak: ‘… pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı.’ –Ö. Seyfettin.
pazarlığı pişirmek
pazarlıkta uyuşma sağlayacak duruma gelmek: ‘Ne olacak efendim! Pazarlığı pişirdiler.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
pedavra gibi
kaburga kemikleri sayılacak kadar zayıf (kimse).
pedavrası çıkmış
pedavra gibi.
pek söylemek
kırıcı ve sert konuşmak.
peklik çekmek
sürekli olarak güçlükle büyük abdest bozmak.
pelte gibi
1) çok gevşek; 2) çok yorgun.
pençe atmak
1) yırtıcı hayvan ön ayaklarıyla saldırmak, vurmak: ‘Aslan bir pençe atarak soysuz köpeğin kemiklerini kırmış.’ –F. R. Atay. 2) mec. gücüne güvenerek bir şeyi elde etmeye çalışmak: ‘Bilirim atarsın bana pençeni / Nefsine kahretmek istedikçe sen’ –F. N. Çamlıbel.
pençe pençeye gelmek
kıyasıya, öldürürcesine dövüşmek.
pençe vurmak
1) pençelemek; 2) ayakkabıya pençe çekmek.
pencere açmak
görüş açısı kazandırmak: ‘Bir insana bir şey öğrettiğiniz, ona yeni bir pencere açtığınız zamanki o parlayan bakışlar var ya, hocanın en büyük mükâfatı budur.’ –H. Taner.
perdah çekmek
sakalı bir daha ve kıl çıkışının ters yönünde olmak üzere tıraş etmek.
perdah vurmak (etmek)
parlatmak.
perde çekmek
1) bir şeyin önüne perde germek; 2) gözlemek, örtmek.
perde inmek
1) hlk. gözde katarakt olmak; 2) hlk. gizlemek, örtmek; 3) bir tiyatro oyunu bitmek.
perde kurmak
Karagöz oyununa başlamak.
perdelerini açmak
tiyatro yeni mevsimde temsillerine başlamak: ‘Tiyatro topluluğu ‘Kaos’ adlı oyunla perdelerini ilk kez açmıştı.’ –A. Cemal.
perdelerini kapamak
tiyatro tamamen kapanmak.
perende atmak
havada çark gibi dönerek takla atmak: ‘Ali çocuk gibi perendeler atarak otlarla, yamaçlarla sarmaş dolaş oluyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
peresesine getirmek
tam sırasını, uygun zamanını bulmak, biçimine getirmek.
pereseye almak
bir işi düşünmek, göz önüne almak.
pergelleri açmak
tkz. uzun adımlarla yürümek: ‘Kalem Şakir düştü peşine, öylesine açmıştı ki pergelleri, koridorun ortasında yakaladı.’ –R. Ilgaz.
perhiz yapmak (etmek)
sağlığı korumak veya düzeltmek amacıyla özel bir beslenme düzeni uygulamak: ‘Fiyatlar o kadar yükseldi ki perhiz eder gibi yediğim hâlde, yine her yemek bir buçuk lirayı geçmeye başladı.’ –Ö. Seyfettin.
perhize çekmek
perhizi titizlikle uygulamak: ‘Öteki doktor bizi perhize çekerken öldürmüş de haberimiz olmamış.’ –M. İzgü.
peri gibi
çok güzel.
perileri bağdaşmak
uyuşup anlaşmak, yıldızları barışmak.
perişanlık vermek
perişan duruma getirmek, perişan etmek: ‘Kaç defa deve kafilelerinin bir at sesi yüzünden ortalığa perişanlık verdiğine rast geldim.’ –F. R. Atay.
perisi hoşlanmamak
yakınlık duymamak, ısınamamak.
perte çıkmak
taşıt hurdaya çıkmak.
pervane gibi dönmek
bir kimsenin yanından hiç ayrılmamak: ‘Hanımefendinin etrafında pervane gibi dönüyor, isteyeceği şeyleri evvelden keşfetmek için gözünün içine bakıyordu.’ –R. N. Güntekin.
pervane kesilmek
1) saygı duyduğu bir kişiye hizmet edebilmek için devamlı etrafında olmak, didinip durmak; 2) her isteği yapmak için çevrede dört dönmek: ‘Ana oğul Leman’ın gözlerini sildiler, kızcağızın başında pervane kesildiler.’ –N. Hikmet. 3) dönüp durmak: ‘Herkesin çevresinde saygılı bir pervane kesildiği bu huzurlu ortamda, bu genç kızın sıcak ilgisini hissetmek…’ –H. Taner.
pervaz etmek
uçmak.
pes demek
karşısındakinin kendisinden daha üstün olduğunu kabul etmek, boyun eğmek.
pes etmek
1) yenilgiyi kabul etmek, pes demek: ‘Evliliği sırasında altı düşük daha yapacak sonunda pes edecekti.’ –A. Kulin. 2) yenileceğini anlayıp sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivan, yenildiğini kabul anlamına ya ‘pes ediyorum’ demek veya hasmının kispetine eliyle vurarak işaret vermek; 3) birinin aşırı kurnazlığı karşısında ancak bu kadar olur inancına varmak.
pes perdeden konuşmak
1) alçak ve kalın sesle konuşmak; 2) alttan alarak, yumuşak bir dil kullanarak konuşmak.
peşinde (peşinden) koşmak
elde etmek için uğraşmak: ‘Zaman oldu en renkli, en ahenkli şekillerin peşinde koştum.’ –N. Hikmet.
peşinden sürüklemek
birinin veya birçoklarının arkasından gelmesini sağlamak: ‘Değişen, baş döndürücü bir hızla değişen değişiş iki ayakları topal olanları bile sürükler peşinden.’ –N. Hikmet.
peşinden yürümek
1) birinin arkasından yürümek, gitmek; 2) mec. bir kimseye her konuda uymak.
peşine düşmek (gitmek)
1) arkasından gitmek, izlemek: ‘Kaçarsa peşine düşerek ona korkulu dakikalar geçirtiyordu.’ –Y. N. Nayır. 2) bir isteğin gerçekleşmesini sağlamaya çalışmak: ‘Her biri bir yere, ekmek parası peşine gittiler, kendi başlarını da kurtardılar.’ –M. Ş. Esendal.
peşine takılmak
ardından gitmek: ‘Üftade Hanım’ın peşine takılmış olan şamatalı, gösterişli ve her yaştan, her cinsten bir kalabalık…’ –H. E. Adıvar.
peşine takmak
yanında götürmek: ‘Valinin yerini öğrendiği gibi savuştu Bayram, İlyas’ı peşine takıp.’ –A. Kulin.
peşini bırakmamak
bir kimseyi veya şeyi izlemekten vazgeçmemek: ‘Başımın belası! Peşimi hiç bırakmaz.’ –S. F. Abasıyanık.
peşkeş çekmek
1) başkasının malını birine bağışlamak; 2) verilmemesi gereken bir şeyi uygunsuz bir amaçla veya yersiz olarak birine vermek: ‘Kocasını ardı arkası gelmeksizin kandırdığı yetişmiyormuş gibi bazen genç kızları da şuna buna peşkeş çekermiş.’ –E. İ. Benice.
peştamal kuşanmak
1) peştamal giyinmek; 2) mec. bir zanaatta ustalık kazanmak.
pestil gibi
kımıldayamayacak kadar güçsüz, bitkin bir biçimde: ‘Pestil gibi yerlerde uzandığıma bakma, anam, ben şu huysuza haddini bildirirdim.’ –N. Hikmet.
pestile çevirmek
çok yormak.
pestili çıkmak
çok yorulmak: ‘Tulum Hayri dün voleybol oynamış, pestili çıkmıştı.’ –R. Ilgaz.
pey sürmek
1) artırma ile satılan bir şey için önce bir miktar para vermek veya önermek; 2) rekabet etmek: ‘Onu, kendisine karşı pey sürecek kimsenin çıkmayacağına inanan Güdük Hacı olarak istemişti.’ –T. Buğra.
peyda etmek
çıkarmak, oluşturmak, ortaya çıkarmak, edinmek: ‘Uzun boyu hafif bir kamburluk peyda etmiş.’ –H. C. Yalçın.
peynir ekmek gibi
1) çok revaçta, çok tutulan, beğenilen; 2) çok kolay biçimde; 3) çabucak.
piç olmak
1) tadı bozulmak; 2) boşa gitmek.
pide gibi
yamyassı: Minderler pide gibi olmuş.
pik yapmak
borsada kâğıtlar tavan yapmak.
pike yapmak
1) uçak dik biçimde inmek; 2) bilardoda, masaya dikey durumda tutulmuş isteka ile topa vurmak; 3) suya dalmak.
piknik yapmak
kırda yemek yemek ve gezinti yapmak.
