özür dilemek
1) özrünü ileri sürerek bir işi yapmayı istememek, bir işten bağışlanmasını istemek: ‘Onları, ayakta bekleyenleri görünce özür diledi.’ –N. Araz. 2) yaptığı bir yanlıştan ötürü bağışlanmasını istemek: ‘Karyolasına ilişti, odası için özür dileyip dilememeyi düşündü.’ –P. Safa.
pabuç eskitmek (paralamak)
bir iş için bir yere çok gidip gelmek, işi takip etmek.
pabuç kadar dili olmak
kabaca ve terbiyesizce karşılık vermek.
pabuç pahalı
1) birinin uğraşmaya kalktığı kimsenin, kendinden güçlü çıkması durumunda söylenen bir söz: Baktı pabuç pahalı, işi şakaya vurdu. 2) herhangi bir durum veya girişilen işin sonunda zararlı çıkma ihtimali bulunduğunu belirten bir söz.
pabucu dama atılmak
kendinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek.
pabucuna kum dolmak
pabucuna taş kaçmak.
pabucuna taş kaçmak
ortaya çıkan durum karşısında tedirgin olmak.
pabucunu dama atmak
kendinden üstün birini gözden düşürmek: ‘Her girdiği çevrede öbür kadınların pabucunu dama atmış, hep birinci kadın rolüne çıkmıştı.’ –H. Taner.
pabucunu eline vermek
dolaylı olarak kovmak.
pabucunu ters giydirmek
güç bir duruma sokarak telaşla kaçırmak.
paçaları sıvamak
kolları sıvamak: ‘Paçaları sıvadı, bir beygir kiralayıp köy köy dolaştı.’ –E. E. Talu.
paçalarından akmak
pislik ve kir çok olmak.
paçası tutuşmak
telaşlanmak: ‘Ne oldu, yine Esma’nın paçası mı tutuştu?’ –H. R. Gürpınar.
paçasından tutup atmak
hakaretle kovmak.
paçasını çekecek (toplayacak) hâli olmamak
güçsüz, beceriksiz olmak.
paçavra gibi
değersiz (kimse veya şey).
paçavrasını çıkarmak
paçavraya çevirmek.
paçavraya çevirmek
çok hırpalamak, dağınık, bozuk veya berbat bir duruma getirmek.
paçayı kaptırmak
1) yakalanmak, ele geçirilmek; 2) karıştığı ancak sonradan ayrılmak istediği bir işten kendini kurtaramamak; 3) dilediği gibi davranamamak.
paçayı kurtarmak (sıyırmak)
kendini bir dertten, tehlikeden veya zor durumdan kurtarmak: ‘Varımızı yoğumuzu teknenin oturmamış tarafına aktararak paçayı kurtardık.’ –B. R. Eyuboğlu. ‘Bu kadar çapraşık işlerin üstesinden gelip paçayı sıyırdığından haklı olarak gurur duyuyordu.’ –K. Korcan.
paha biçilmez
değeri ölçülemeyecek kadar yüksek: ‘Başında ağır ve paha biçilmez emsalsiz ve füsunlu bir taç gibi duruyordu.’ –Ö. Seyfettin.
paha biçmek
değerini tahmin etmek veya belirlemek: ‘Alınıp satılan eşyalar gibi ona paha biçmek akılsızlık olurdu.’ –S. Ayverdi.
pahalıya gelmek
fiyatı çok yüksek olmak: ‘Bizim için kara kumaş pahalıya geliyor olacak, ortaya daha çok ot sap tıkıştırılıyor.’ –A. Ağaoğlu.
pahalıya patlamak (mal olmak, oturmak)
çok para, özveri, emek gerektirmek, kolay elde edilememek veya zarara, sıkıntıya yol açmak: ‘Bir tecrübe geçirmek, sana müthiş pahalıya mal oldu.’ –P. Safa. ‘Bu gözü peklik, bu aşağılık anlaşma bana pahalıya patlayabilir.’ –İ. Aral.
pahaya çıkmak
pahalanmak, pahalılaşmak.
pahaya geçmek
değerli bir şeymiş gibi esirgenmek.
pala çalmak (sallamak)
uğraşmak, didinmek, çabalamak: ‘Üstelik gazetecilikte de yıllarca pala çaldı.’ –M. Ş. Esendal.
pala çekmek
palayı belinden çıkarıp vurmak.
pala sürtmek
çabalamak, uğraşmak: ‘Biz de az çok pala sürttük.’ –M. A. Ersoy.
palamarı koparmak (çözmek)
argo kaçmak, sıvışmak: ‘Bir kere palamarı çözmeye muvaffak olsa bir yere kapağı atmanın çaresini bulabilirdi.’ –H. R. Gürpınar.
palan vurmak
palanı hayvanın sırtına koyup bağlamak.
palavra atmak (savurmak, sıkmak)
argo 1) abartarak konuşmak, büyük başarılardan söz etmek: ‘Yalana yakın palavralar savurmaktan kendini alamayan Ragıp Bey, bu sefer tamamıyla masumdu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) uydurma, asılsız bir söz veya haberi gerçekmiş gibi ortaya atmak.
paldımı aşmak
başaramayacağı bir işe girişmek.
palet vurmak
dipte yüzerken yükselme amacıyla paletlerle suyu dövmek: ‘Tepti yeri, var gücüyle palet vurarak yükseldi, kaldırdı başını.’ –Y. Koray.
palyaço gibi
gülünç olacak derecede acayip kılıklı.
pamuk atmak
yay ve tokmakla pamuğu ditmek.
pamuk gibi
1) çok yumuşak; 2) iyi huylu, munis.
pamuk ipliğiyle bağlı olmak
pamuk ipliğiyle bağlanmak.
pancar gibi olmak
yüzüne kan hücum edip çok kızarmak.
pancar kesilmek
pancar gibi olmak.
pandik atmak
elle sarkıntılık etmek.
pandik yemek
elle sarkıntılığa uğramak.
pandomim kopmak
izleyenler için eğlendirici bir kavga çıkmak.
paniğe kapılmak
çok korkmak: ‘Kendisi ile birlikte gelemeyeceğini anlayınca tam bir paniğe kapıldı.’ –N. Cumalı.
paniğe vermek
büyük bir dehşete düşürmek, çok korkutmak.
panik yaratmak
korku, dehşet uyandırmak.
papağan gibi ezberlemek
anlamını bilmeden ezberlemek.
papağan gibi tekrarlamak
peş peşe, art arda söylemek: ‘Dört beş ay uğraşarak papağan gibi tekrarladığım ilk cümleleri duyan Fransızlar gülmeye başladılar.’ –B. R. Eyuboğlu.
papara (paparasını) yemek
azar işitmek: ‘Mebrure … Nesrin’in paparasını yedikten sonra başını yere eğerek kuyruğunu sallayan büyük köpeği gördü.’ –P. Safa.
papaz gibi
saçı, sakalı uzayıp birbirine karışmış (kimse).
papaz olmak
çıkarları ters düştüğü için sürtüşmek.
papaz uçurmak
argo içkili eğlence düzenlemek: ‘Bu gece beş, on para çıkarırsan izinli gecemde papaz uçururuz.’ –K. Tahir.
papaza dönmek
saçı ve sakalı uzamak, darmadağın olmak.
papaza kızıp oruç (perhiz) bozmak
başkasına kızıp kendisine zarar verecek iş görmek.
papazı bulmak
beklemediği kötü bir sonuçla karşılaşmak, belasını bulmak: ‘Her işin tehlikesine ortak. Benim başım derde girerse o da papazı bulur.’ –R. Erduran.
papazlık etmek
ders vermek, ikna edici sözlerle kandırmak: ‘Aldırma. Bana da papazlık etmeye kalktı ama ağzının payını verdim. Biz keyfimize bakalım.’ –A. Gündüz.
par par yanmak
yüksek ateşi olmak; bir yanıp bir sönmek; ışıl ışıl parlamak.
para basmak
1) darphanede, basımevinde metali veya kâğıdı para durumuna getirmek; 2) mec. kumarda ortaya para koymak; 3) mec. çok kazanmak; 4) mec. çok kazandırmak.
para bozmak
büyük parayı ufak paralarla değiştirmek.
para çekmek
bir yere yatırılmış paradan bir bölümünü geri almak: ‘Murat Bey artık açık kapatmak için bankadan para çekmiyordu.’ –T. Buğra.
para çıkarmak
1) para basmak; 2) başka yerde bulunan kimseye posta veya banka ile para göndermek.
para çıkışmamak
para yetişmemek: ‘Emine göğsünün altından çıkardığı rutubetli bir meşin çantanın orta gözünü açtı, hesapladı, kırk para çıkışmıyordu.’ –R. H. Karay.
para dökmek (akıtmak)
çok para harcamak: ‘Avuç avuç bu fettan kadına para dökerler de doktora on kuruş vermeyi çok görürler.’ –E. İ. Benice.
para dönmek
rüşvetle iş yapılmak.
para etmek
değeri olmak.
para etmemek
1) değeri pahasına satılamamak; 2) etkisi olmamak, işe yaramamak: ‘Tastamam geriye dönmedik ama dönsek de para etmez.’ –N. F. Kısakürek.
para getirmek
kazanç sağlamak: ‘Hiç ömrümde bir saatimin bu kadar para getirdiğini bilmiyordum.’ –M. Ş. Esendal.
para ile değil
çok ucuz.
para kesmek
1) para basmak; 2) mec. çok para kazanmak: ‘Büyük para kesiyor, yeni yeni bilezikler alıyor.’ –H. R. Gürpınar.
para kırmak
çok kazanmak: ‘Ayda üç yüz liradan para kırıyorsun, halis muhlis burjuvasın.’ –P. Safa.
para pul tutmamak
hesabını bilmemek, birikim yapmamak.
para saçmak
gereğinden çok para harcamak.
para saymak
ödemek.
para sızdırmak (koparmak)
zorlayarak veya kandırarak birinden para almak: ‘Ben kızımı bilirim, bu tartışmaları bahane ederek Metin’den para sızdıracaktı.’ –A. Ümit.
para tutmak
para biriktirmek.
para yapmak
para kazanıp biriktirmek: ‘Açıkhava’da, Maksim’de verdiği temsillerle kısa zamanda ün ve para yaptı.’ –H. Taner.
para yatırmak
gerektiğinde almak üzere bir yere para vermek.
para yedirmek
1) gereksiz olarak başkasına çok para harcamak; 2) rüşvet vermek.
para yemek
1) gereksiz olarak çok para harcamak; 2) çok para harcatmak; 3) görevli bulunduğu yerin imkânlarından yararlanarak para çalmak, rüşvet almak.
paradan çıkmak
para harcamak zorunda kalmak: ‘Canım ne lüzumu var, paradan çıkıyorsun diye âdeta beni azarlıyor.’ –R. N. Güntekin.
paranın üstü
satın alınan şeyin tutarından artan para.
parantez açmak
söz veya yazının içine, sözü edilen konu ile ilgili bir bölüm koymak. 2) mec. anlatılan konudan farklı bir şey söyleneceği zaman kullanılan bir söz: ‘Şimdi burada yeni bir uzun parantez açmak ve bu dağ gezintisi hikâyesinden çok gerilere dönmek ihtiyacını duyuyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
parasını çıkarmak
anaparayı kurtarmak, masrafını çıkarmak.
parasını sokağa atmak
değeri olmayan bir mala para vermek.
parasıyla rezil olmak
para vererek yaptırdığı bir şey iyi çıkmamak, parasının karşılığını alamamak.
parasızlık çekmek
para yönünden sürekli sıkıntı içinde olmak: ‘Ömrünün büyük bölümünde parasızlık çekmiş olan bir çeşit kumarbazdı.’ –R. Erduran.
paraya çevirmek
herhangi bir şeyi para ile değiştirmek.
paraya kıymak
gereken yerde para harcamaktan kaçınmamak.
paraya para (pul) dememek
1) çok para kazanır olmak; 2) elde edilen parayı az bulmak; 3) bol para harcamak.
paraya sıkışmak
parasız kalmak, para sıkıntısı içinde olmak.
parayı basmak (bastırmak)
para vermek: ‘Fiyatını söylesem şaşar kalırsın ama aldırmıyorum, basıyorum parayı alıyorum.’ –M. İzgü.
parayı denize atmak
parayı boşuna harcamak, israf etmek.
parçalı bohça gibi
birbirini tutmaz parçalardan oluşan.
parmağına dolamak
bir konuyu, bir kimseyi ele alıp sürekli uğraşmak, diline dolamak: ‘Çarşının alaycıları, gevezeleri … Halil’in yüreğinin yandığını anlayınca onu parmaklarına doladılar, ateşini körüklemeye başladılar.’ –M. Ş. Esendal.
parmağını bile kıpırdatmamak (oynatmamak)
bir iş için hiçbir davranışta bulunmamak.
parmağını yaranın üzerine basmak
asıl derdi veya bir derdin asıl sebebini göstermek.
parmağının ucuyla (ucunda) çevirmek
bir işi kolayca ve ustalıkla yapabilmek.
parmak atmak
sorun yaratmak.
parmak bozmak
çocuklar arasında arkadaşlığı sona erdirmek, küsmek.
parmak ısırmak
büyük şaşkınlık duymak: ‘Hele geçen gün o Meşincioğlu Kerim Bey’e yaptığın işe parmak ısırdım.’ –R. N. Güntekin.
