oralarda olmamak
işi sezmemiş gibi davranmak, anlamazlıktan gelmek: ‘Fakat o hiç oralarda değildi.’ –R. N. Güntekin.
oralı (bile) olmamak
önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek: ‘Hiç oralı olmaz ve hâlinden yakınır.’ –S. Birsel.
orası senin, burası benim dolaşmak (gezmek)
durmadan gezip dolaşmak.
orasına burasına
dağınık olarak, gelişigüzel bir biçimde.
orman gibi
gür, çok (saç, kaş vb.).
orman taşlamak
bir kimsenin düşüncesini dolaylı olarak öğrenmeye çalışmak.
örnek almak
1) bir kimseye huy ve davranışta uymak, birini ölçü olarak benimsemek: ‘Atatürk sarı bıyıklarını kestiğinden bu yana devlet adamlarının çoğu onu örnek aldılar.’ –H. Taner. 2) bir şeyden kendisi için ders çıkarmak: Bu çocuk babasını örnek alıyor. 3) incelemek üzere insan ve hayvan vücudunun veya bitkinin herhangi bir yerinden doku parçası almak.
örnek olmak
hayır ve davranış yönünden başkasının kendisine benzemesi yolunda etkili olmak: ‘Ne örnek olmaya değerim ne de gülünç olmaktan zevk alırım.’ –F. R. Atay.
örnek oluşturmak
benzerini sunmak.
örnek vermek
bir konuyu daha ayrıntılı bir biçimde anlatabilmek için örneklendirmek: ‘Son olarak bir başka yazarın kaleminden, tiyatro-nun önemi, en etkili eğitim aracı olduğu görüşüne bir örnek verelim.’ –M. And.
örs ve çekiç arasında kalmak
aynı derecede güçlü ve zorlu iki kişi veya düşünce arasında bulunmak: ‘Bana örs ve çekiç arası bir durumda kaldığından yakınmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ört ki ölem
çok önemli şeyleri elde edemeyen kişilerce ‘Nasıl yaşarım?’ anlamında kullanılan bir söz.
orta katı kiraya vermek
argo gebe kalmak.
ortada bırakmak
birini çok güç bir durumdayken terk etmek.
ortada fol yok yumurta yok
fol yok yumurta yok.
ortada kalmak
1) yersiz kalmak, barınacak yer bulamamak; 2) güç bir durumda veya iki şey arasında kalmak: ‘Bu plana göre kadın o sırada oyuncuyu da bırakmış olduğu için ortada kalacak.’ –İ. Aral. 3) bir şeyi hiç kimse üzerine almamak.
ortadan kaldırmak
1) saklamak; 2) yok etmek. 3) mec. öldürmek: ‘Mithat Paşa ve emsalini ortadan kaldırmak için …’ –Y. Z. Ortaç.
ortadan kalkmak
yok olmak: ‘Herhangi bir taşralı kızın artık saklı kalma olasılığı ortadan kalkmış oluyordu.’ –M. Mungan.
ortadan sır olmak
kaybolmak, arkada iz bırakmadan gitmek: ‘Böylelerinin kirayı biriktirdikten sonra bir para vermeden ortadan sır olanları çoktur.’ –H. R. Gürpınar.
ortadan söylemek
herkesin içinde, belli bir kimseyi amaçlamadan konuşmak.
ortak etmek
bir şeyi paylaşmaya razı olmak, katılmaya onay vermek.
ortak olmak
bir şeyi paylaşmak veya bir şeye katılmak: ‘Kadınları hayata ortak olmayan millet öksüzdü, yarı kuvvetini kullanamıyor demekti.’ –T. Buğra.
ortaklık kurmak
şirket, kumpanya açmak veya çalıştırmak: ‘Eğer bugün hepimiz bu işe karar verir ve bir ortaklık kurarsak bu gazete çıkar.’ –S. Birsel.
ortalığı … götürmek (almak)
kaplamak: ‘O gün de bir yağmur yağmıştı, ortalığı sel götürmüştü ya, o gün işte.’ –S. F. Abasıyanık.
ortalığı birbirine katmak
kargaşa çıkarmak.
ortalığı gürültüye (patırtıya) vermek
gereksiz bir telaşa düşürmek.
ortalığı kırıp geçirmek
1) herkesi heyecana sürüklemek: ‘Avrupa tiyatrosunda işveli gerdan kırışları, meşhur kantolarıyla, ortalığı kırıp geçirdiği zamanlar!’ –A. İlhan. 2) çok kızarak çevresindekilere bağırıp çağırmak.
ortalık ağarmak
sabah olmaya başlamak: ‘Bu akşamki gerçek, ortalık ağarmadan tersine döner.’ –F. R. Atay.
ortalık düzelmek
toplum içindeki karışıklık yok olmak, tedirginlik kalmamak, maddi durum düzelmek: ‘Ben de ödünç para bulsam hiç düşünmeden alırım. Ortalık elbet düzelir, öderim.’ –M. Ş. Esendal.
ortalık kararmak
akşam olmak: ‘Ortalık kararana kadar kitap okurdum.’ –A. Kutlu.
ortalık karışmak
toplumda veya devletler arasında düzensizlik baş göstermek.
ortalık sütliman olmak
sakinleşmek, durulmak: ‘Tam ortalık sütliman oldu derken, şimdi de bu mektup çıkmıştı karşıma.’ –A. Ümit.
ortalık yatışmak
toplum içindeki düzensizlik ve kargaşa sona erip düzenli yaşayış yeniden başlamak.
ortam yaratmak
imkân sağlamak: ‘Devlet … elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.’ –Anayasa.
ortama ayak uydurmak
çevreye uyum sağlamak.
ortama uymak
çevreye uyum sağlamak.
ortasını bulmak
ılımlı derecesini bulmak, uzlaştırmak.
ortaya almak
her yanını çevirmek, kuşatmak.
ortaya atılmak
1) ileri sürülmek, herkesin bilgisine sunulmak; 2) bir kimse bir işi yapmak için kendini göstermek: ‘Ve yarından itibaren kılıcım -yani kalemim- elimde ortaya atılacaktım.’ –Ö. Seyfettin.
ortaya atmak
söylemek, ileri sürmek: ‘İşte bu söz üzerinedir ki Servet Bey, apartmana çıkmak emelini ciddi bir tasavvur hâlinde ortaya atmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
ortaya balgam atmak
kaba bir iş kıvamındayken, biri herkesin zihnini bulandıracak bir söz söylemek: ‘Belki Tayfur’a gönlüm vardır diye ortaya balgam atıyor.’ –S. M. Alus.
ortaya çıkarmak
delilleriyle göstermek, ispat etmek: ‘Bu işteki uygunsuzluğu daha iyi ortaya çıkarmak için bir mukayese yapalım.’ –N. Hikmet.
ortaya çıkmak
1) yokken var olmak, meydana çıkmak, türemek: ‘Ama bizi, en azından Fahri’yle beni yadırgatan başka şeyler ortaya çıkmaya başladı.’ –A. Ümit. 2) biri kendini göstermek: ‘Lanet filozofum diyerek ortaya çıkıp Allah’a ve kullara karşı hezeyan eden tımarhanelik herifler!’ –Ö. Seyfettin.
ortaya dökmek
1) çıkarmak, göstermek; 2) açıklamak: ‘Bunun için dağarcığında ne var ne yok, tümünü ortaya döker.’ –S. Birsel.
ortaya düşmek
kadın orta malı olmak, sokağa düşmek.
ortaya konuşmak
sözü hiç kimseyi hedef almadan söylemek.
ortaya koymak
1) herkesin görebileceği yere koymak; 2) yaratmak, yapmak; 3) açıklamak: ‘En sonra da görüşlerini edebiyata kaçmayan bir açık yüreklilikle ortaya koydu.’ –H. Taner.
ortaya sürülmek
anlatılmak, belirtilmek, söylenmek: ‘Artık yazılacak satır, söylenecek söz, ortaya sürülecek düşünce kalmadı.’ –Y. K. Beyatlı.
ortaya yayılmak
herkes tarafından duyulmak: ‘Günün birinde ortaya yayılan ölüm haberinde bir olağanüstülük yoktu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
örtüye sokmak (koymak)
örtünmesini sağlamak: ‘Kız Ayşe, anana söyle, seni örtüye soksun.’ –Ö. Seyfettin.
oruç açmak
vakit geldiğinde oruç bozmak, iftar etmek.
oruç bozmak
bir şey yiyerek, içerek orucunu kesmek veya sona erdirmek: ‘Akşam Rabia ile beraber oruç bozuyor, iftar ediyoruz.’ –H. E. Adıvar.
oruç tutmak
oruç ibadetini yerine getirmek: ‘Bütün sene cumadan gayri günlerde oruç tutarım.’ –R. N. Güntekin.
oruç yemek
oruç tutmamak.
örülü olmak
ed. her şeyiyle mükemmel, eksiksiz ve estetik bütünlüğe sahip bulunmak: ‘Üçüncü itiraz, aruza, bütün yüksek şiirimizin örülü olduğunu görüp de sadık kalmak isteyenlerden geliyor.’ –Y. K. Beyatlı.
Osmanlı tokadı atmak
1) bir kimseye sert ve etkili bir biçimde tokat atmak; 2) mec. sert ve etkili bir biçimde uyarmak; 3) mec. bir kimseye üstünlüğünü kabul ettirmek.
Osmanlı tokadı yemek
1) sert ve etkili bir biçimde tokat atılmak; 2) mec. sert ve etkili bir biçimde uyarılmak; 3) mec. bir kimsenin üstünlüğünü kabul etmek.
ot gibi
1) bilgisiz, görgüsüz, değersiz olan; 2) amaçsız, zevk almadan (yaşamak).
ot gibi yaşamak
amaçsız, beklentisiz gün geçirmek.
ot tutunmak
vücuttaki istenmeyen kılları düşürmek için ilaç sürünmek.
ötesi var mı?
‘daha diyecek var mı?’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Hasta da olsalar yapmıyorum işte! Ötesi var mı? İşte başhekim, git söyle.’ –M. Ş. Esendal.
ötesi yok
‘diyecek daha bir şey yok’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Ötesi yok, bütün sinirlerim, iliklerim âşık oluverdi işte!’ –A. Gündüz.
otomatiğe almak (bağlamak)
kendi kendine yeniden düzene sokmak.
otomatiğe geçmek
otomatik olarak çalışmaya başlamak.
otorite sağlamak (temin etmek)
yetki kurmak veya yetki sahibi olmak: ‘Reisleri de tam bir otorite temin etmiş olduğunu her vesile ile belli ediyordu.’ –E. İ. Benice.
oturup kalkmak
hareket etmek: ‘Daha ilk gecesinden karı lafı ile oturup kalkmaya başlarsa konu nereye varır?’ –M. Ş. Esendal.
otuz iki dişe keman çaldırmak
içecek çok soğuk olmak.
övünç duymak
iftihar etmek, kıvanmak: ‘Sevgili eşini kaçırarak almış olmaktan büyük övünç duyardı.’ –H. Taner.
övünmek gibi olmasın
kendini övmeye hazırlanan kimselerce, övünmesini hoş göstermek veya alçak gönüllü görünebilmek için kullanılan bir söz: Övünmek gibi olmasın, sesim güzeldir.
oy vermek (kullanmak)
herhangi bir konuya ait tercihini belirtmek, rey vermek: ‘Yıllardır, kime oy verdiğini bile bilmiyorsunuz.’ –A. Ağaoğlu.
oya gibi
ince, güzel, zarif: ‘Kadın fevkalade nazik ve güzel, çocuklar oya gibi idiler.’ –S. F. Abasıyanık.
oya koymak (sunmak)
bir konuda sonucu belirlemek için oy verilmesini istemek, sağlamak.
oydaş olmak
aynı düşüncede, aynı inançta olmak: ‘Benimle oydaş olmayan başka gazeteci.’ –F. R. Atay.
oylamaya geçmek
oy verme işlemine başvurmak.
oylamaya koymak
bir toplantıdaki oy sayısını belirlemek, oy verilmesini istemek, oya sunmak.
öyle (yağma) yok!
‘öyle bir şey olmaz, öyle bir şey yapılmamalı’ anlamında kullanılan bir söz.
öyle olsun
peki, pekâlâ.
öyle veya böyle
ne olursa olsun, her hâlde, bu durumda: ‘Öyle veya böyle, bir amatör, bir heveskâr işte.’ –T. Buğra.
öyle ya
kuşkusuz, tabii, elbette: ‘Öyle ya içgüdü, ilgili bilim adamlarına göre, insandan çok hayvan türlerinde varsaydığımız bir özellik.’ –N. Uygur.
oyun almak
oyunda kazanmak, sayı sahibi olmak.
oyun bağlamak
sp. güreşte rakibe bir oyun uygulayıp onu sonuçlandırmadan beklemek.
oyun bozmak
1) tasarlanmış bir işi yersiz ve vakitsiz olarak karıştırmak, planları altüst etmek: ‘Ömer de bizimle idi ama oyunumu bozacağı için sana yüzünü göstermemiştim.’ –R. H. Karay. 2) mızıkçılık etmek.
oyun çıkarmak
sp. oyun oynamak: Millî takım güzel bir oyun çıkardı.
oyun kurmak
sp. 1) bir yarışmayı kazanmak için belirli bir taktik uygulamak; 2) mec. hile yapmak.
oyun oynamak
1) birini aldatmak, kandırmak: ‘Üç aydan beri bana mütemadiyen aynı oyunu oynuyorsunuz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) mec. hile yapmak.
oyun vermek
oyunda kaybetmek.
oyun yapmak
sp. 1) güreşte rakibe oyun uygulamak; 2) mec. hile yapmak.
oyuna çıkmak
oyun için sahneye çıkmak: ‘Ben ilk defa oyuna çıkıyorum, beyefendi de gelmiş burada allık pudra sürüştürüyor.’ –T. Buğra.
oyuna gelmek
aldatılmak: ‘Bir oyuna geldin, onuruna yediremiyorsun.’ –H. Taner.
oyuna getirmek
birini tuzağa düşürmek, aldatmak: ‘Orada da Arif denilen hergele bizi oyuna getirdi.’ –M. Ş. Esendal.
oyuna kurban gitmek
bir hile, düzen sonunda zarara, iftiraya uğramak: ‘Yakalanan bir komşunun garazına yahut bir el birliğine yahut da bir oyununa kurban gitmiştir.’ –S. F. Abasıyanık.
oyunu almak
oyunu kazanmak.
oyunun kurallarını bilmek
yapılan işlerin nasıl, kimler tarafından ve hangi ilişkilerle sonuçlandırıldığına ilişkin bilgisi olmak: ‘Oyunun kurallarını baştan beri bilen biri olarak şimdiye kadar sömürülmemiştim.’ –T. Uyar.
özen göstermek
bir şeyi özenerek elden geldiğince iyi olmasına gayret ederek yapmak, itina etmek: ‘Çay bitmesin diye yudum yudum içmeye büyük özen gösterirler.’ –S. Birsel.
özenip bezenmek
bir işi ayrıntılarına varıncaya değin büyük bir özenle ve titizlikle yapmak.
özgü olmak
1) birine, bir şeye ait olmak; 2) belli bir kimsede, şeyde veya türde bulunmak; 3) aynı cinsten başka hiçbir türde veya bireyde rastlanılmamak.
özlemini çekmek
arzulamak, çok özlemek, hasretini çekmek: ‘Mustafa Kemal Paşa, özlemini çektiği bir yuvaya kavuşmuştur.’ –H. Taner.
özlemini duymak
yürekten istemek, arzu etmek.
özrü kabahatinden büyük
bir suç veya kabahat için özür dilerken daha büyük suç işleyen kimseler için söylenen bir söz.
özü sözü bir (olmak)
söylediği söz ile yaptığı iş veya davranışları örtüşen, tutarlı olan: ‘Onların özü sözü birdir. Hayatları bizim için örnektir.’ –N. Hikmet.
