Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

oldu olacak

hiç olmazsa: ‘Oldu olacak bunu makamla söyle de bari biraz eğlenelim.’ –O. C. Kaygılı.

oldu olacak, kırıldı nacak

hlk. ‘her şey olup bitti, iş işten geçti’ anlamında kullanılan bir söz.

oldu olanlar

‘hoş olmayan, kötü birtakım olaylar oldu’ anlamında kullanılan bir söz: Bize oldu olanlar!

oldubittiye getirmek

geri dönülmesi güç veya olanaksız bir durum yaratmak, emrivaki yapmak.

olduğu kadar

1) kabul edilebilir düzeyde; 2) beklenilenin altında.

olmayacak duaya âmin demek

gerçekleşmeyecek, sonuç vermeyecek işlerle uğraşmak.

olmaz olmaz

‘olamayacak, imkânsız şey yoktur’ anlamında kullanılan bir söz.

olmuş armut gibi eline düşmek

emeksiz ve zahmetsizce eline geçmek.

olta atmak

1) balık yakalamak için olta takımını suya atmak; 2) mec. tuzak kurmak.

oltaya düşmek

hileyle karşılaşmak, oyun veya düzen içine girmek: ‘Sersem balık gibi bu oltaya düşeceklerdi.’ –H. F. Ozansoy.

oltaya gelmek

aldatılmak.

oltaya takılmak

tuzağa düşmek.

oltaya vurmak

balık yakalanmak.

oltayı yutmak

argo aldanmak.

ölü gibi

1) hiç kımıldamadan: ‘Arkadaşlarım ölü gibi uyuklarken, ben sabahlara kadar dans ediyordum.’ –R. N. Güntekin. 2) kımıldamayan, hareketsiz.

ölü gözü gibi

sönük, fersiz (ışık).

ölü gözü kadar

çok az: ‘Üç yıldır bizim oralarda kuraklık var. Hele bu yıl ölü gözü kadar rahmet görmedik.’ –R. N. Güntekin.

ölü gözünden yaş ummak

hiç olmayacak yerden, mümkün olmayan durumda yardım veya destek beklemek.

ölüevi gibi

üzüntülü, sessiz.

oluk gibi akmak

çok bol ve arası kesilmeden gelmek: ‘Para oluk gibi akıyordu Nahit’e.’ –T. Buğra.

ölüm Allah’ın emri

1) ‘herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır’ anlamında kullanılan bir söz; 2) tehlikeli bir karar verme durumunda ‘ölümden korkmuyorum, ölümü bile göze alıyorum’ anlamında kullanılan bir söz: Ölüm Allah’ın emri, bu işi yapacağım.

ölüm döşeğinde olmak

son anlarını yaşamak: ‘Avrupa medeniyeti de ölüm döşeğindedir ama bu ölüme bir türlü katlanamaz yazarın gönlü.’ –C. Meriç.

ölüm gibi

çok büyük sıkıntı, üzüntü: ‘Sürgün benim için ölüm gibi bir şey olmuştu.’ –R. N. Güntekin.

ölüm kalım meselesi (savaşı) yapmak (olmak)

yok olmamak amacıyla mücadeleye girişmek: ‘Kurtuluş Savaşı’nda bir ölüm kalım savaşı içinde idik.’ –H. Taner.

ölüm sessizliği çökmek

yoğun ve derin bir sessizlik kaplamak: ‘Masanın başına oturduğum zaman ortalığa gerçekten ölüm sessizliği çöktü.’ –R. N. Güntekin.

ölüme koşmak

kendisini bile bile tehlikeye atmak.

ölümle burun buruna gelmek

ölümle sonuçlanabilecek çok büyük bir tehlike ile karşılaşmak.

ölümle pençeleşmek

can çekişmek.

ölümü gör (öp)

bir konuda karşısındakini ikna etmek için kullanılan yemin sözü: ‘Sevim, Beyhan’ın ölümü öp diye ısrarla getirdiği pastasından bir dilim yedi.’ –H. Taner.

ölümü göze almak

elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak: ‘Daha İstanbul’da iken buna ahdetmiş, bu yolda ölümü göze alarak Anadolu’ya çıkmıştı.’ –E. C. Güney.

ölümün soluğunu ensesinde duymak (hissetmek)

her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak: ‘Yüz yaşından daha çok insan ne kadar yaşar ki ölümün soluğunu ensemde duyuyorum.’ –Y. Kemal.

ölümüne susamak

ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak: ‘Ölümüne susamış kimse meydana çıksın.’ –O. V. Kanık.

olup olacağı

‘hepsi bu kadar’ anlamında kullanılan bir söz.

ölüp ölüp dirilmek

çok sıkıntı, acı çekmek veya çok ağır hastalık geçirmek: ‘Çünkü çiçek kokusu. Proust’un tıknefes nöbetlerinde ölüp ölüp dirilmesine yol açarmış.’ –S. Birsel.

olupbittiye getirmek

oldubittiye getirmek.

olur a!

geniş zaman kipinden sonra gelerek belirsizlik, olasılık anlamı katan bir söz: ‘Olur a! Ağası belki sılaya gitmiştir, yerine tabanı yarık biri gelmiştir, ona da mektubu emniyet edememiştir.’ –S. M. Alus.

olur almak

yetkili makamdan bir uygulamayı yapabilmek için yazılı izin almak.

ölür müsün, öldürür müsün?

çok kızılacak bir terslik karşısında kalındığında söylenen bir söz.

olur şey (iş) değil

‘olamaz veya gerçekleşmesi beklenmez’ anlamında kullanılan bir söz.

olur vermek

yetkili makam bir uygulamanın yapılabilmesi için yazılı izin vermek.

oluruna bakmak

bir işin yapılabilirliğini araştırmak, yapmaya çalışmak.

oluruyla yetinmek

elde olanları yeterli bulmak, kanaat etmek.

ölüsü bile yetmek

en zayıf olduğu durumda bile başarılı olmak.

ölüsü ortada kalmak

cenazesini kaldıracak kimse bulunmamak.

ölüyü güldürmek

çok güldürmek: ‘Nadide Hanım, ilahi kadın nereden de bulur? Vallahi ölüyü güldürür, derdi.’ –R. N. Güntekin.

ömre bedel

bir ömre değecek kadar (iyi, güzel, değerli): ‘Orada ümitler ve hayal sukutlarıyla geçen, bir ömre bedel hareketli hayatı!’ –R. H. Karay.

ömrü uzamak

1) uzun süre yaşamak; 2) çok dayanmak.

ömrü vefa etmemek

bir sonuca ulaşmadan ölmek.

ömrümün varı

gözümün nuru: ‘Yürü dilber, yürü ömrümün varı’ –Halk türküsü.

ömrüne bereket

‘ömrün uzun olsun, var ol, sağ ol’ anlamında kullanılan bir söz.

ömrüne ömür katmak

sevinmesine, mutlu olmasına sebep olmak.

ömür çürütmek

uzun zaman emek vermiş olmak veya boşuna vakit geçirmiş olmak.

ömür geçirmek

yaşamak: ‘… ihtiyar adam hazin bir ömür geçiriyordu.’ –F. R. Atay.

ömür sürmek

1) iyi ve rahat yaşamak; 2) yaşamı belli şartlar içinde sürüp gitmek.

ömürler olsun

eli öpülenin öpene ‘çok yaşa’ anlamında söylediği bir söz.

ömürsün

1) beklenilmeyen iyi davranışlar karşısında kullanılan bir söz; 2) ‘neşeli, hoşsohbet, komik, eğlendiren birisin’ anlamında kullanılan bir söz.

omuz kaldırmak

1) bilmez gibi davranmak; 2) kabul etmemek, geri çevirmek.

omuz öpüşmek

eşit derecede olmak.

omuz silkmek

aldırmamak, önem vermemek: ‘Seni hizmetime alacağım, dedim. Âdeta omuz silkerek: -Pekâlâ, dedi.’ –F. R. Atay.

omuz vermek

1) omzuyla dayanmak; 2) mec. destek olmak: ‘Bu, insanı yanlış yollara itelese de bir çıkış noktası bulunmasına omuz verebilir.’ –S. Birsel.

omuzda taşımak

çok saygı göstermek, yüceltmek, övmek.

omuzları çökmek

bitkin, perişan ve yıkılmış bir durumda olmak.

omzuna atmak

ceket vb. şeyleri tam olarak giymeden sırtına koymak: ‘Kadifeye benzer dokumalı pahalı kumaştan paltolarını omuzlarına atmışlar.’ –C. Külebi.

on para etmemek

hiçbir değeri olmamak: ‘Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa’ –Âşık Veysel.

on paraya on takla (taklak) atmak

az bir miktar kazanabilmek için bile onursuzca bir sürü şey yapmak.

on parmağı boğazında olmak

isteği yapılmadığında sıkıntıya düşmek, düşürmek: ‘Haftada iki gün oruç tutmazsan on parmağım boğazında olsun, dedi.’ –R. N. Güntekin.

on parmağında on hüner (marifet) olmak

elinden her iş gelmek, çok becerikli olmak.

on parmağında on kara

herkesi lekelemek huyu olanlar için kullanılan bir söz: ‘On parmağınızda on kara, iftira üstüne iftira çalıyorsunuz.’ –T. Buğra.

ona buna dil uzatmak

herkes için ileri geri konuşmak.

onarım görmek

onarılmak: ‘Ondan sonra da birkaç kez onarım görmüştür.’ –S. Birsel.

önde gelmek

önemli durumda olmak.

öne almak

bir şey veya bir kimseye öncelik tanımak: ‘Sıraya koyunca en önemlisini öne almak lazım geldi.’ –B. Felek.

öne çıkmak

diğerlerinden daha iyi olmasından dolayı dikkat çekmek.

öne düşmek

1) önden yürümek; 2) kılavuzluk etmek: ‘Siz öne düşün. Ne derseniz onu deriz.’ –A. Rasim.

öne sermek

ortaya koymak, meydana çıkarmak, göstermek: ‘Yendiğimiz orduların bize üstün gelişi, bu çok acı hakikati önümüze serdi.’ –O. S. Orhon.

öne sürmek

1) birini ilk önce harekete geçmesi için önermek; 2) ileri sürmek.

öneride bulunmak

önermek, teklif etmek.

önü alınmak

önlenmek: Yangının önü alındı.

onu bunu bırak

‘bahane arama, mazeret ileri sürme’ anlamında kullanılan bir söz.

önü sıra gitmek

önünde yürümek: ‘Bir gün, önüm sıra giden bir genç çocuk, ıslıkla bir şeyler çalmaya başladı.’ –N. Meriç.

önüne arkasına bakmadan

iyi hesap etmeden, düşüncesizce.

önüne bakmak

utanmak, utancından cevap vermemek: ‘Önüne bakmıştı Mevlüt, ne diyeceğini bilemeden.’ –A. Kulin.

önüne bir kemik atmak

ağzına bir kemik atmak.

önüne çıkmak

1) rastlaşmak, karşılaşmak, karşısına çıkmak: ‘Neden hiçbir korsan filosu önümüze çıkamadı?’ –F. F. Tülbentçi. 2) mec. ilk defa görmek, yüz yüze gelmek: ‘Kim olursa olsun önüme çıkanla yeniden evleneceğim.’ –S. F. Abasıyanık. 3) yolunu kesmek için birdenbire karşı durmak: ‘Kasabaya kömür indiren dağ köylülerinin önlerine çıkıp yol kesen haydutlar.’ –M. Ş. Esendal.

önüne dikilmek

1) gelip karşısında durmak, karşısına dikilmek; 2) karşısındakine engel olmak istediğini söz veya davranışıyla göstermek.

önüne düşmek

1) birinin önünden yürümek: ‘Adam hemen geldi, önüne düştü, konuşmadan evine vardılar.’ –Y. Kemal. 2) birine kılavuzluk etmek: ‘Delikanlı Haydar ustanın önüne düştü, Hasip Bey’in evine geldiler.’ –Y. Kemal.

önüne geçmek

1) yolunu kesmek; 2) önlemek: ‘Bütün siyasi tedbirler öyle bir tehlikeli hareketin önüne geçmek için alınmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

önüne gelen

olur olmaz (kimse): ‘Mektep çocukları henüz dinlemesini biliyor, önüne gelen şiir yazma hevesine kapılarak gülünç olmuyordu.’ –A. H. Çelebi.

önüne katmak

önden yürütüp kendisi ardı sıra gitmek: ‘Hep birden ayağa kalktılar, bizi de önlerine kattılar, yola düştük.’ –M. Ş. Esendal.

önünü ardını düşünmemek

sonucun ne olacağını hesaplamamak, ilerisini gerisini düşünmemek.

önünü kesmek

1) yolunu kesmek; 2) akarsuyun akmasına engel olmak.

onur duymak

onurlanmak: ‘Piyesini sahneye koymaktan büyük onur duyduğunu söyledi.’ –C. Uçuk.

onuruna dokunmak

birinin gururunu, haysiyetini incitmek.

onuruna yedirememek

bir kimse, kendine duyduğu saygıyla bağdaşmayan ve onur kırıcı olay veya davranışlar karşısında tepkide bulunmak, kendine yedirememek: ‘Bu haksızlığı onuruna yediremeyen Mustafa, o günden sonra bu okula gitmemek için ayak diredi.’ –E. C. Güney.

öp babanın elini

tkz. beklenmedik, elverişsiz bir durum karşısında ‘şimdi ne olacak?’ anlamında kullanılan bir söz.

operasyona çıkmak

harekât gerçekleştirmek.

öperken ısırmak

güler yüz gösterirken kötülük yapmak.

öpücük göndermek (yollamak)

parmaklarının iç ucunu öpüp birine atar gibi yaparak onu selamlamak: ‘Kocaman avuçlarından bir öpücük gönderdi.’ –S. F. Abasıyanık.

öpücük kondurmak

hafifçe öpmek: ‘Avucunun içine çikolata kokulu buz gibi bir dudak, bir öpücük kondurdu.’ –S. F. Abasıyanık.

öpüp başına koymak

1) bir nimeti veya kutsal sayılan bir varlığı saygıyla el üstünde tutmak, yüksekte tutmak; 2) bir şeyi memnunlukla karşılamak, saygı duymak, saygıyla karşılamak: ‘Ne dediği bilinmez, anlaşılmaz, kapalı kutu şiirleri öpüp başımıza koymak lazım geliyor.’ –R. H. Karay.

Sayfa 82 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü