oldu olacak
hiç olmazsa: ‘Oldu olacak bunu makamla söyle de bari biraz eğlenelim.’ –O. C. Kaygılı.
oldu olacak, kırıldı nacak
hlk. ‘her şey olup bitti, iş işten geçti’ anlamında kullanılan bir söz.
oldu olanlar
‘hoş olmayan, kötü birtakım olaylar oldu’ anlamında kullanılan bir söz: Bize oldu olanlar!
oldubittiye getirmek
geri dönülmesi güç veya olanaksız bir durum yaratmak, emrivaki yapmak.
olduğu kadar
1) kabul edilebilir düzeyde; 2) beklenilenin altında.
olmayacak duaya âmin demek
gerçekleşmeyecek, sonuç vermeyecek işlerle uğraşmak.
olmaz olmaz
‘olamayacak, imkânsız şey yoktur’ anlamında kullanılan bir söz.
olmuş armut gibi eline düşmek
emeksiz ve zahmetsizce eline geçmek.
olta atmak
1) balık yakalamak için olta takımını suya atmak; 2) mec. tuzak kurmak.
oltaya düşmek
hileyle karşılaşmak, oyun veya düzen içine girmek: ‘Sersem balık gibi bu oltaya düşeceklerdi.’ –H. F. Ozansoy.
oltaya gelmek
aldatılmak.
oltaya takılmak
tuzağa düşmek.
oltaya vurmak
balık yakalanmak.
oltayı yutmak
argo aldanmak.
ölü gibi
1) hiç kımıldamadan: ‘Arkadaşlarım ölü gibi uyuklarken, ben sabahlara kadar dans ediyordum.’ –R. N. Güntekin. 2) kımıldamayan, hareketsiz.
ölü gözü gibi
sönük, fersiz (ışık).
ölü gözü kadar
çok az: ‘Üç yıldır bizim oralarda kuraklık var. Hele bu yıl ölü gözü kadar rahmet görmedik.’ –R. N. Güntekin.
ölü gözünden yaş ummak
hiç olmayacak yerden, mümkün olmayan durumda yardım veya destek beklemek.
ölüevi gibi
üzüntülü, sessiz.
oluk gibi akmak
çok bol ve arası kesilmeden gelmek: ‘Para oluk gibi akıyordu Nahit’e.’ –T. Buğra.
ölüm Allah’ın emri
1) ‘herkes ölecek, ölmek kaçınılmazdır’ anlamında kullanılan bir söz; 2) tehlikeli bir karar verme durumunda ‘ölümden korkmuyorum, ölümü bile göze alıyorum’ anlamında kullanılan bir söz: Ölüm Allah’ın emri, bu işi yapacağım.
ölüm döşeğinde olmak
son anlarını yaşamak: ‘Avrupa medeniyeti de ölüm döşeğindedir ama bu ölüme bir türlü katlanamaz yazarın gönlü.’ –C. Meriç.
ölüm gibi
çok büyük sıkıntı, üzüntü: ‘Sürgün benim için ölüm gibi bir şey olmuştu.’ –R. N. Güntekin.
ölüm kalım meselesi (savaşı) yapmak (olmak)
yok olmamak amacıyla mücadeleye girişmek: ‘Kurtuluş Savaşı’nda bir ölüm kalım savaşı içinde idik.’ –H. Taner.
ölüm sessizliği çökmek
yoğun ve derin bir sessizlik kaplamak: ‘Masanın başına oturduğum zaman ortalığa gerçekten ölüm sessizliği çöktü.’ –R. N. Güntekin.
ölüme koşmak
kendisini bile bile tehlikeye atmak.
ölümle burun buruna gelmek
ölümle sonuçlanabilecek çok büyük bir tehlike ile karşılaşmak.
ölümle pençeleşmek
can çekişmek.
ölümü gör (öp)
bir konuda karşısındakini ikna etmek için kullanılan yemin sözü: ‘Sevim, Beyhan’ın ölümü öp diye ısrarla getirdiği pastasından bir dilim yedi.’ –H. Taner.
ölümü göze almak
elde etmek istediği sonuç uğruna ölüm de dâhil her türlü tehlikeye açık olmak: ‘Daha İstanbul’da iken buna ahdetmiş, bu yolda ölümü göze alarak Anadolu’ya çıkmıştı.’ –E. C. Güney.
ölümün soluğunu ensesinde duymak (hissetmek)
her an öleceğini beklemek, ölüm korkusu ile dolu olmak: ‘Yüz yaşından daha çok insan ne kadar yaşar ki ölümün soluğunu ensemde duyuyorum.’ –Y. Kemal.
ölümüne susamak
ölümle sonuçlanabilecek davranışlarda bulunmak: ‘Ölümüne susamış kimse meydana çıksın.’ –O. V. Kanık.
olup olacağı
‘hepsi bu kadar’ anlamında kullanılan bir söz.
ölüp ölüp dirilmek
çok sıkıntı, acı çekmek veya çok ağır hastalık geçirmek: ‘Çünkü çiçek kokusu. Proust’un tıknefes nöbetlerinde ölüp ölüp dirilmesine yol açarmış.’ –S. Birsel.
olupbittiye getirmek
oldubittiye getirmek.
olur a!
geniş zaman kipinden sonra gelerek belirsizlik, olasılık anlamı katan bir söz: ‘Olur a! Ağası belki sılaya gitmiştir, yerine tabanı yarık biri gelmiştir, ona da mektubu emniyet edememiştir.’ –S. M. Alus.
olur almak
yetkili makamdan bir uygulamayı yapabilmek için yazılı izin almak.
ölür müsün, öldürür müsün?
çok kızılacak bir terslik karşısında kalındığında söylenen bir söz.
olur şey (iş) değil
‘olamaz veya gerçekleşmesi beklenmez’ anlamında kullanılan bir söz.
olur vermek
yetkili makam bir uygulamanın yapılabilmesi için yazılı izin vermek.
oluruna bakmak
bir işin yapılabilirliğini araştırmak, yapmaya çalışmak.
oluruyla yetinmek
elde olanları yeterli bulmak, kanaat etmek.
ölüsü bile yetmek
en zayıf olduğu durumda bile başarılı olmak.
ölüsü ortada kalmak
cenazesini kaldıracak kimse bulunmamak.
ölüyü güldürmek
çok güldürmek: ‘Nadide Hanım, ilahi kadın nereden de bulur? Vallahi ölüyü güldürür, derdi.’ –R. N. Güntekin.
ömre bedel
bir ömre değecek kadar (iyi, güzel, değerli): ‘Orada ümitler ve hayal sukutlarıyla geçen, bir ömre bedel hareketli hayatı!’ –R. H. Karay.
ömrü uzamak
1) uzun süre yaşamak; 2) çok dayanmak.
ömrü vefa etmemek
bir sonuca ulaşmadan ölmek.
ömrümün varı
gözümün nuru: ‘Yürü dilber, yürü ömrümün varı’ –Halk türküsü.
ömrüne bereket
‘ömrün uzun olsun, var ol, sağ ol’ anlamında kullanılan bir söz.
ömrüne ömür katmak
sevinmesine, mutlu olmasına sebep olmak.
ömür çürütmek
uzun zaman emek vermiş olmak veya boşuna vakit geçirmiş olmak.
ömür geçirmek
yaşamak: ‘… ihtiyar adam hazin bir ömür geçiriyordu.’ –F. R. Atay.
ömür sürmek
1) iyi ve rahat yaşamak; 2) yaşamı belli şartlar içinde sürüp gitmek.
ömürler olsun
eli öpülenin öpene ‘çok yaşa’ anlamında söylediği bir söz.
ömürsün
1) beklenilmeyen iyi davranışlar karşısında kullanılan bir söz; 2) ‘neşeli, hoşsohbet, komik, eğlendiren birisin’ anlamında kullanılan bir söz.
omuz kaldırmak
1) bilmez gibi davranmak; 2) kabul etmemek, geri çevirmek.
omuz öpüşmek
eşit derecede olmak.
omuz silkmek
aldırmamak, önem vermemek: ‘Seni hizmetime alacağım, dedim. Âdeta omuz silkerek: -Pekâlâ, dedi.’ –F. R. Atay.
omuz vermek
1) omzuyla dayanmak; 2) mec. destek olmak: ‘Bu, insanı yanlış yollara itelese de bir çıkış noktası bulunmasına omuz verebilir.’ –S. Birsel.
omuzda taşımak
çok saygı göstermek, yüceltmek, övmek.
omuzları çökmek
bitkin, perişan ve yıkılmış bir durumda olmak.
omzuna atmak
ceket vb. şeyleri tam olarak giymeden sırtına koymak: ‘Kadifeye benzer dokumalı pahalı kumaştan paltolarını omuzlarına atmışlar.’ –C. Külebi.
on para etmemek
hiçbir değeri olmamak: ‘Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa’ –Âşık Veysel.
on paraya on takla (taklak) atmak
az bir miktar kazanabilmek için bile onursuzca bir sürü şey yapmak.
on parmağı boğazında olmak
isteği yapılmadığında sıkıntıya düşmek, düşürmek: ‘Haftada iki gün oruç tutmazsan on parmağım boğazında olsun, dedi.’ –R. N. Güntekin.
on parmağında on hüner (marifet) olmak
elinden her iş gelmek, çok becerikli olmak.
on parmağında on kara
herkesi lekelemek huyu olanlar için kullanılan bir söz: ‘On parmağınızda on kara, iftira üstüne iftira çalıyorsunuz.’ –T. Buğra.
ona buna dil uzatmak
herkes için ileri geri konuşmak.
onarım görmek
onarılmak: ‘Ondan sonra da birkaç kez onarım görmüştür.’ –S. Birsel.
önde gelmek
önemli durumda olmak.
öne almak
bir şey veya bir kimseye öncelik tanımak: ‘Sıraya koyunca en önemlisini öne almak lazım geldi.’ –B. Felek.
öne çıkmak
diğerlerinden daha iyi olmasından dolayı dikkat çekmek.
öne düşmek
1) önden yürümek; 2) kılavuzluk etmek: ‘Siz öne düşün. Ne derseniz onu deriz.’ –A. Rasim.
öne sermek
ortaya koymak, meydana çıkarmak, göstermek: ‘Yendiğimiz orduların bize üstün gelişi, bu çok acı hakikati önümüze serdi.’ –O. S. Orhon.
öne sürmek
1) birini ilk önce harekete geçmesi için önermek; 2) ileri sürmek.
öneride bulunmak
önermek, teklif etmek.
önü alınmak
önlenmek: Yangının önü alındı.
onu bunu bırak
‘bahane arama, mazeret ileri sürme’ anlamında kullanılan bir söz.
önü sıra gitmek
önünde yürümek: ‘Bir gün, önüm sıra giden bir genç çocuk, ıslıkla bir şeyler çalmaya başladı.’ –N. Meriç.
önüne arkasına bakmadan
iyi hesap etmeden, düşüncesizce.
önüne bakmak
utanmak, utancından cevap vermemek: ‘Önüne bakmıştı Mevlüt, ne diyeceğini bilemeden.’ –A. Kulin.
önüne bir kemik atmak
ağzına bir kemik atmak.
önüne çıkmak
1) rastlaşmak, karşılaşmak, karşısına çıkmak: ‘Neden hiçbir korsan filosu önümüze çıkamadı?’ –F. F. Tülbentçi. 2) mec. ilk defa görmek, yüz yüze gelmek: ‘Kim olursa olsun önüme çıkanla yeniden evleneceğim.’ –S. F. Abasıyanık. 3) yolunu kesmek için birdenbire karşı durmak: ‘Kasabaya kömür indiren dağ köylülerinin önlerine çıkıp yol kesen haydutlar.’ –M. Ş. Esendal.
önüne dikilmek
1) gelip karşısında durmak, karşısına dikilmek; 2) karşısındakine engel olmak istediğini söz veya davranışıyla göstermek.
önüne düşmek
1) birinin önünden yürümek: ‘Adam hemen geldi, önüne düştü, konuşmadan evine vardılar.’ –Y. Kemal. 2) birine kılavuzluk etmek: ‘Delikanlı Haydar ustanın önüne düştü, Hasip Bey’in evine geldiler.’ –Y. Kemal.
önüne geçmek
1) yolunu kesmek; 2) önlemek: ‘Bütün siyasi tedbirler öyle bir tehlikeli hareketin önüne geçmek için alınmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
önüne gelen
olur olmaz (kimse): ‘Mektep çocukları henüz dinlemesini biliyor, önüne gelen şiir yazma hevesine kapılarak gülünç olmuyordu.’ –A. H. Çelebi.
önüne katmak
önden yürütüp kendisi ardı sıra gitmek: ‘Hep birden ayağa kalktılar, bizi de önlerine kattılar, yola düştük.’ –M. Ş. Esendal.
önünü ardını düşünmemek
sonucun ne olacağını hesaplamamak, ilerisini gerisini düşünmemek.
önünü kesmek
1) yolunu kesmek; 2) akarsuyun akmasına engel olmak.
onur duymak
onurlanmak: ‘Piyesini sahneye koymaktan büyük onur duyduğunu söyledi.’ –C. Uçuk.
onuruna dokunmak
birinin gururunu, haysiyetini incitmek.
onuruna yedirememek
bir kimse, kendine duyduğu saygıyla bağdaşmayan ve onur kırıcı olay veya davranışlar karşısında tepkide bulunmak, kendine yedirememek: ‘Bu haksızlığı onuruna yediremeyen Mustafa, o günden sonra bu okula gitmemek için ayak diredi.’ –E. C. Güney.
öp babanın elini
tkz. beklenmedik, elverişsiz bir durum karşısında ‘şimdi ne olacak?’ anlamında kullanılan bir söz.
operasyona çıkmak
harekât gerçekleştirmek.
öperken ısırmak
güler yüz gösterirken kötülük yapmak.
öpücük göndermek (yollamak)
parmaklarının iç ucunu öpüp birine atar gibi yaparak onu selamlamak: ‘Kocaman avuçlarından bir öpücük gönderdi.’ –S. F. Abasıyanık.
öpücük kondurmak
hafifçe öpmek: ‘Avucunun içine çikolata kokulu buz gibi bir dudak, bir öpücük kondurdu.’ –S. F. Abasıyanık.
öpüp başına koymak
1) bir nimeti veya kutsal sayılan bir varlığı saygıyla el üstünde tutmak, yüksekte tutmak; 2) bir şeyi memnunlukla karşılamak, saygı duymak, saygıyla karşılamak: ‘Ne dediği bilinmez, anlaşılmaz, kapalı kutu şiirleri öpüp başımıza koymak lazım geliyor.’ –R. H. Karay.
