Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

not almak

1) biri konuşurken onun söylediklerini yazmak: ‘Not alıyorum, Türkçeye mısra mısra hemen tercüme ediyorum.’ –R. H. Karay. 2) bir şeyi başlıca noktalarını özetleyerek yazmak; 3) öğrenci, iyi veya kötü numara, derece almak; 4) mec. bir şeyin niteliğiyle ilgili bir karar verilmek.

not atmak

öğretmen, öğrencinin çalışma durumunu not vererek değerlendirmek.

not düşmek

not yazmak: ‘Cevdet Paşa tezkeresine şöyle bir not düşmek zorunda kalır.’ –S. Birsel.

not etmek

not olarak yazmak, kaydetmek: Bunu not edin de unutmayın.

not kırmak

1) verilen notu düşürmek, azaltmak; 2) az not vermek.

not tutmak

biri söz söylerken başkası onun söylediklerini yazmak: ‘Benim sınıfta tuttuğum notları alır, sınavlara öyle hazırlanırdı.’ –A. Ümit.

not vermek

1) bir şeyin değeri üzerinde olumlu veya olumsuz bir kanıya varmak; 2) öğrencinin bilgisini bir sayı veya derece ile belirlemek.

nüfusunu çıkarmak

nüfus kütüğüne kayıt yaptırarak nüfus cüzdanı almak: ‘Kızının çocuklarının nüfusunu çıkartacağım.’ –H. E. Adıvar.

nüfuz etmek

1) bir şeyin içine işlemek, geçmek: ‘Tatlı bir duman, bütün varlığını sararak en derin yerlerine kadar nüfuz ediyordu.’ –P. Safa. 2) inceliğine varmak, anlamak: ‘Bu, o kadar ince ve girift bir meseledir ki, bütün bir ömür boyunca izaha çalışılsa yine derinliğine nüfuz edilemez.’ –N. F. Kısakürek. 3) etkili olmak: ‘Ecnebiler ona değil, o ecnebilere nüfuz ediyordu.’ –Y. K. Beyatlı.

nüfuzu altında tutmak

söz geçirme gücünü üstün kılmak, egemenliği altında bulundurmak: ‘Onu uzun müddet nüfuzu altında tuttuğuna bir misal olarak…’ –A. Ş. Hisar.

Nuh deyip, peygamber dememek

inat etmek, ayak diremek.

Nuh Nebi’den kalma

çok eski, çoktan modası geçmiş, köhnemiş.

nükte yapmak

nükteli söz söylemek.

numara çevirmek

hile yapmak, dalavereyle iş bitirmek.

numara yapmak

argo bir hareketi yalandan yapmak veya yapar gibi görünmek: ‘Numara yapıyorum gibi bir şey gelmesin aklınıza.’ –R. N. Güntekin.

numarasını vermek

notunu vermek.

nur gibi

parlak, pırıl pırıl.

nur içinde yatsın

sevgiyle anılan ölüler için söylenen bir söz.

nur inmek

kutsal bir yere gökten ilahî ışık yağmak.

nur ol!

beğenildiği belirtilmek istendiğinde kullanılan bir söz.

nur topu gibi

sağlıklı, çok güzel ve temiz (çocuk): ‘Oğlan nur topu gibi idi.’ –P. Safa.

nutku tutulmak

korkudan, şaşkınlıktan ve öfkeden konuşamaz olmak: ‘Birdenbire nutku tutuldu ve bütün gayretlerine rağmen konuşamadı.’ –N. F. Kısakürek.

nutuk atmak (çekmek)

uzun, sıkıcı bir konuşma yapmak veya özden yoksun bir söylev vermek: ‘Kıyıda dalgalara nutuk çekip kekemeliğini düzeltmeye çalışıyor.’ –H. Taner.

nutuk vermek

bir konuda özel olarak hazırlanıp konuşmak: ‘Kapıdan içeri bir adım attıktan sonra durdu, nutuk verir gibi elini sallayarak…’ –R. N. Güntekin.

nüzul inmek (gelmek)

hlk. felç geçirmek, felce uğramak: ‘Nedir bu hâlimiz, nüzul inmiş gibi yapıştık yere, bir türlü kıpırdayamıyoruz.’ –N. Eray.

o duvar senin, bu duvar benim

birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatan bir söz: ‘O duvar senin, bu duvar benim, sağdan sola, soldan sağa yalpa vurarak halkın önüne çıkıvermiş.’ –H. F. Ozansoy.

o gün bugün(dür)

o zamandan beri: ‘İşte o gün bugündür ahbaplığı ilerlettik.’ –N. Hikmet.

o kadar

1) çok fazla: ‘Oyunları o kadar güzel olurmuş ki bunlar millî bir edebiyat eseri sayılırmış.’ –A. Ş. Hisar. 2) kâfi, yeter.

o kapı (mahalle) senin bu kapı (mahalle) benim

sürekli gezip dolaşmayı anlatan bir söz: O kapı senin bu kapı benim, akşamı eder.

o taraflı olmamak

konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak.

o tarakta bezi olmamak

o şeyle ilişiği bulunmamak.

o yolun yolcusu

1) toplumun ahlak anlayışına göre kötü bir hayat sürdüren kimse; 2) sonunda ölecek olan kimse.

objektif olmak

1) nesnel olmak; 2) tarafsız davranmak.

öbür dünyayı boylamak

ahireti boylamak: ‘O rahmetli katırın yerine ben öbür dünyayı boylardım.’ –O. C. Kaygılı.

öç (öcünü) almak (çıkarmak)

yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak: ‘Sen öz babanın öcünü alamadın diye o da dedesinin ahını yerde mi koyacaktı?’ –N. Hikmet.

ocağı batmak

yuvası yıkılmak veya soyu tükenmek.

ocağı kör kalmak

soyu tükenmek, çocuğu bulunmamak.

ocağı sönmek

aile dağılmak, yok olmak, çoluk çocuk yok olmak: ‘Aşk tuzakları birçok ocakların sönmesine sebep olmuştur.’ –F. R. Atay.

ocağı tütmek

1) soyu devam etmek; 2) yaşamını sürdürmek.

ocağını yeşertmek

aile yuvasını canlandırmak: ‘Aşkla, şevkle ocağını yeşertecek birini istiyordu.’ –Y. Kemal.

od yok ocak yok

çok yoksul.

ödev bilmek (saymak)

bir şey yapmayı kendisi için yerine getirilmesi zorunlu bir iş olarak kabul etmek, borç bilmek.

ödü bokuna karışmak

kaba çok korkmak: ‘Fırsatını bulsa pencereden atlayıp kaçacak, öyle de ödü bokuna karışmış.’ –A. Ümit.

ödü kopmak (patlamak)

çok korkmak.

odun gibi

anlayışsız, görgüsüz, kaba.

of bile dememek

şikâyetçi olmamak, şikâyet etmemek: ‘Yusuf gözlerine mil çekilirken of bile demedi.’ –Y. Kemal.

of çekmek

oflamak: ‘Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır’ –Halk türküsü.

öfke yüzü göstermek

çok sinirlendiğini belli etmek: ‘Hayatında kimseye sert muamele etmedi ve öfke yüzü göstermedi.’ –N. F. Kısakürek.

öfkeden deliye dönmek

fazla sinirlenmek: ‘Torununu gizlice tavan arasında saklamakta olduğunu öğrendiğinde öfkeden deliye dönmüştü.’ –A. Kulin.

öfkesi başına sıçramak (çıkmak, vurmak)

çok öfkelenmek.

öfkesi kabarmak

çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek.

öfkesini kusmak

kızgınlıkla ağır hakaret etmek.

öfkesini yenmek

iradesini kullanarak öfkesini gidermek.

öfkeye kapılmak

çok sinirlenmek, kızmak, hiddetlenmek: ‘Siz gelin de böyle bir adamın herhangi bir öfkeye kapılacağını tahmin edin.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

oflaya puflaya

sıkılarak, acı çekerek, bunalarak: ‘Oflaya puflaya neleri varsa hepsini vermek zorunda kalırlar.’ –Ç. Altan.

oflayıp puflamak

‘of, puf’ diyerek sıkıntısını, acısını dışa vurmak.

ofsayta düşmek

1) futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusu topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunmak; 2) mec. istemediği hâlde kötü bir durumda kalmak.

ofsaytta kalmak

1) ofsayta düşmek; 2) mec. istemediği hâlde kötü bir durum içinde kalmak.

oğul çıkarmak

bir kovan, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek.

oğul vermek

oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp ayrı bir kovana gitmek: ‘Sivrisinekler çevresinde oğul vermeye başlamışlardı.’ –O. Kemal.

öğür olmak

çokça birlikte bulunmaktan çok sıkı bir alışkanlık edinmek: ‘Çoluk çocuk öylesine öğür oldular ki anları dışarıdan gören pekâlâ çok nüfuslu tek bir aile sanabilirdi.’ –H. Taner.

öğüreceği gelmek

çok iğrenmek.

öğütte bulunmak

öğüt vermek.

oh çekmek

birinin kötü duruma düşmesine sevinmek: ‘Mahalleli bir oh çekti bu hâlleri işitince.’ –Y. N. Nayır.

oh demek

rahata ermek, rahata kavuşmak, rahat bir soluk almak.

oh olsun!

söz dinlemeyip yanlış davranarak kötü duruma düşenlere ‘çok iyi olmuş’ anlamında kullanılan bir söz: Oh olsun, benim sözümü dinlemedin!

ok atmak

hlk. miras kalan malları paylaştırmak için ad çekmek.

ok gibi (yerinden) fırlamak

çok hızlı gitmek: ‘Affedersiniz, beni burada görürse kızar diye ok gibi fırladı.’ –B. Felek.

ok meydanında buhurdan yakmak

1) geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak; 2) önemli bir iş için yetersiz imkânlardan yararlanmaya çalışmak.

ok yaydan (yayından) çıkmak

geri dönülemeyecek bir iş yapmak: ‘Amcam, beni bir kahraman gibi müdafaaya çalıştı, çalmadığı kapı bırakmadı. Fakat ok yaydan çıkmıştı.’ –R. N. Güntekin.

okka çekmek

hacminden umulmayacak kadar okka ağırlığında olmak.

okkanın altına gitmek

haksız yere ezilmek, bir zarar veya ceza görmek: ‘Eğer gözünü açmaz, bu kör dövüşüne bir nihayet vermezsen muhakkak okkanın altına gidersin.’ –R. N. Güntekin.

oklava yutmuş gibi

baston yutmuş gibi.

ökseye basmak

dikkatsizlik ederek zarara uğramak veya yanılmak.

öksürük tutmak

sürekli ve şiddetli öksürmek.

öksürüp tıksırmak

öksürmek.

öksüz kalmak

1) anası veya hem anası hem babası ölmüş olmak; 2) kimsesiz olmak: ‘O güne kadar yalnızlığımı pek o kadar duymamıştım, birden öksüz kaldım.’ –R. H. Karay.

okulu asmak (kırmak)

okuldan kaçmak, derslere girmemek.

okumayı sökmek

okula yeni başlayan öğrenci, verilen eğitim sonrası okumaya başlamak, okuma becerisini kazanmak.

okuyup üflemek

dinî inanca göre bir duayı okuduktan sonra, üfleyerek ruhlara yollamak: ‘Gerçi her gece yatmadan evvel okuyup üflerse de çok geçmeden yine uyanır ve kalkardı.’ –A. Ş. Hisar.

öküz arabası gibi

çok yavaş.

öküz gibi

aptal, anlayışsız bir biçimde: ‘Usta şoför olsa tramvay fren yapınca bunu sezer, gelip öyle öküz gibi bindirmezdi.’ –H. Taner.

öküz gibi bakmak

karşısındakini rahatsız edercesine bakmak.

öküzün altında buzağı aramak

olmayacak sebeplerle suç ve suçlu bulma çabasında olmak.

öküzün trene baktığı gibi bakmak

aptalca, hiçbir şey anlamadan bakmak.

ola ki

olabilir ki, belki: ‘Ola ki bir oldubitti yaratmayı kendi çıkarlarına uygun görmüşlerdir.’ –S. Birsel.

olacak gibi değil

‘olamaz, olmuyor, olacağa benzemiyor’ anlamında kullanılan bir söz.

olacak o kadar

‘kabul edilebilir ölçüde’ anlamında kullanılan bir söz.

olan (olup) biten

meydana gelen olaylar, ortaya çıkan durum veya oluşan her şey: ‘Biraz da etrafında olup bitenlere dikkat etsen iyi edersin.’ –A. M. Dranas. ‘Uzun İhsan Efendi olan biteni çaresizlikle seyrediyordu.’ –İ. O. Anar.

olan oldu

‘iş işten geçti, artık yapacak bir şey kalmadı’ anlamında kullanılan bir söz.

olanak sağlamak (tanımak)

bir işin olmasına elverişli ortamı hazırlamak.

olay çıkarmak

hoş olmayan bir durum yaratmak, hadise çıkarmak.

olay yapmak

bir olayı gereğinden fazla büyütmek, sorun çıkarmak.

olay yaratmak

ortada herhangi bir sebep yokken bir olaya yol açmak: ‘Hınzır sıfır, sağda da olsa solda da olsa olaylar yaratıyor.’ –A. Boysan.

olayın üstüne gitmek

olayı etraflıca araştırmak.

ölçü almak

1) herhangi bir şeyin boyutlarını ölçmek; 2) terzi vücut ölçülerini tespit etmek.

ölçülü olmak

dikkatli, hassas, düşünceli olmak.

ölçüp biçmek

bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye düşünmek, değerlendirmek: ‘Değer yargılarımızı her an, hiç durmamacasına yeniden ölçüp biçmek zorunluluğumuz, işte bu aşağılanma sorunundan kaynaklanıyor.’ –S. İleri.

ölçüyü kaçırmak

yiyip içmekte veya davranışlarda aşırı gitmek: ‘Ateşli tartışmalara girdiği zaman bile ölçüyü kaçırmazdı.’ –H. Taner.

oldu bilmek (saymak)

sorunu çözülmüş bilmek.

Sayfa 81 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü