not almak
1) biri konuşurken onun söylediklerini yazmak: ‘Not alıyorum, Türkçeye mısra mısra hemen tercüme ediyorum.’ –R. H. Karay. 2) bir şeyi başlıca noktalarını özetleyerek yazmak; 3) öğrenci, iyi veya kötü numara, derece almak; 4) mec. bir şeyin niteliğiyle ilgili bir karar verilmek.
not atmak
öğretmen, öğrencinin çalışma durumunu not vererek değerlendirmek.
not düşmek
not yazmak: ‘Cevdet Paşa tezkeresine şöyle bir not düşmek zorunda kalır.’ –S. Birsel.
not etmek
not olarak yazmak, kaydetmek: Bunu not edin de unutmayın.
not kırmak
1) verilen notu düşürmek, azaltmak; 2) az not vermek.
not tutmak
biri söz söylerken başkası onun söylediklerini yazmak: ‘Benim sınıfta tuttuğum notları alır, sınavlara öyle hazırlanırdı.’ –A. Ümit.
not vermek
1) bir şeyin değeri üzerinde olumlu veya olumsuz bir kanıya varmak; 2) öğrencinin bilgisini bir sayı veya derece ile belirlemek.
nüfusunu çıkarmak
nüfus kütüğüne kayıt yaptırarak nüfus cüzdanı almak: ‘Kızının çocuklarının nüfusunu çıkartacağım.’ –H. E. Adıvar.
nüfuz etmek
1) bir şeyin içine işlemek, geçmek: ‘Tatlı bir duman, bütün varlığını sararak en derin yerlerine kadar nüfuz ediyordu.’ –P. Safa. 2) inceliğine varmak, anlamak: ‘Bu, o kadar ince ve girift bir meseledir ki, bütün bir ömür boyunca izaha çalışılsa yine derinliğine nüfuz edilemez.’ –N. F. Kısakürek. 3) etkili olmak: ‘Ecnebiler ona değil, o ecnebilere nüfuz ediyordu.’ –Y. K. Beyatlı.
nüfuzu altında tutmak
söz geçirme gücünü üstün kılmak, egemenliği altında bulundurmak: ‘Onu uzun müddet nüfuzu altında tuttuğuna bir misal olarak…’ –A. Ş. Hisar.
Nuh deyip, peygamber dememek
inat etmek, ayak diremek.
Nuh Nebi’den kalma
çok eski, çoktan modası geçmiş, köhnemiş.
nükte yapmak
nükteli söz söylemek.
numara çevirmek
hile yapmak, dalavereyle iş bitirmek.
numara yapmak
argo bir hareketi yalandan yapmak veya yapar gibi görünmek: ‘Numara yapıyorum gibi bir şey gelmesin aklınıza.’ –R. N. Güntekin.
numarasını vermek
notunu vermek.
nur gibi
parlak, pırıl pırıl.
nur içinde yatsın
sevgiyle anılan ölüler için söylenen bir söz.
nur inmek
kutsal bir yere gökten ilahî ışık yağmak.
nur ol!
beğenildiği belirtilmek istendiğinde kullanılan bir söz.
nur topu gibi
sağlıklı, çok güzel ve temiz (çocuk): ‘Oğlan nur topu gibi idi.’ –P. Safa.
nutku tutulmak
korkudan, şaşkınlıktan ve öfkeden konuşamaz olmak: ‘Birdenbire nutku tutuldu ve bütün gayretlerine rağmen konuşamadı.’ –N. F. Kısakürek.
nutuk atmak (çekmek)
uzun, sıkıcı bir konuşma yapmak veya özden yoksun bir söylev vermek: ‘Kıyıda dalgalara nutuk çekip kekemeliğini düzeltmeye çalışıyor.’ –H. Taner.
nutuk vermek
bir konuda özel olarak hazırlanıp konuşmak: ‘Kapıdan içeri bir adım attıktan sonra durdu, nutuk verir gibi elini sallayarak…’ –R. N. Güntekin.
nüzul inmek (gelmek)
hlk. felç geçirmek, felce uğramak: ‘Nedir bu hâlimiz, nüzul inmiş gibi yapıştık yere, bir türlü kıpırdayamıyoruz.’ –N. Eray.
o duvar senin, bu duvar benim
birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatan bir söz: ‘O duvar senin, bu duvar benim, sağdan sola, soldan sağa yalpa vurarak halkın önüne çıkıvermiş.’ –H. F. Ozansoy.
o gün bugün(dür)
o zamandan beri: ‘İşte o gün bugündür ahbaplığı ilerlettik.’ –N. Hikmet.
o kadar
1) çok fazla: ‘Oyunları o kadar güzel olurmuş ki bunlar millî bir edebiyat eseri sayılırmış.’ –A. Ş. Hisar. 2) kâfi, yeter.
o kapı (mahalle) senin bu kapı (mahalle) benim
sürekli gezip dolaşmayı anlatan bir söz: O kapı senin bu kapı benim, akşamı eder.
o taraflı olmamak
konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak.
o tarakta bezi olmamak
o şeyle ilişiği bulunmamak.
o yolun yolcusu
1) toplumun ahlak anlayışına göre kötü bir hayat sürdüren kimse; 2) sonunda ölecek olan kimse.
objektif olmak
1) nesnel olmak; 2) tarafsız davranmak.
öbür dünyayı boylamak
ahireti boylamak: ‘O rahmetli katırın yerine ben öbür dünyayı boylardım.’ –O. C. Kaygılı.
öç (öcünü) almak (çıkarmak)
yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak: ‘Sen öz babanın öcünü alamadın diye o da dedesinin ahını yerde mi koyacaktı?’ –N. Hikmet.
ocağı batmak
yuvası yıkılmak veya soyu tükenmek.
ocağı kör kalmak
soyu tükenmek, çocuğu bulunmamak.
ocağı sönmek
aile dağılmak, yok olmak, çoluk çocuk yok olmak: ‘Aşk tuzakları birçok ocakların sönmesine sebep olmuştur.’ –F. R. Atay.
ocağı tütmek
1) soyu devam etmek; 2) yaşamını sürdürmek.
ocağını yeşertmek
aile yuvasını canlandırmak: ‘Aşkla, şevkle ocağını yeşertecek birini istiyordu.’ –Y. Kemal.
od yok ocak yok
çok yoksul.
ödev bilmek (saymak)
bir şey yapmayı kendisi için yerine getirilmesi zorunlu bir iş olarak kabul etmek, borç bilmek.
ödü bokuna karışmak
kaba çok korkmak: ‘Fırsatını bulsa pencereden atlayıp kaçacak, öyle de ödü bokuna karışmış.’ –A. Ümit.
ödü kopmak (patlamak)
çok korkmak.
odun gibi
anlayışsız, görgüsüz, kaba.
of bile dememek
şikâyetçi olmamak, şikâyet etmemek: ‘Yusuf gözlerine mil çekilirken of bile demedi.’ –Y. Kemal.
of çekmek
oflamak: ‘Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır’ –Halk türküsü.
öfke yüzü göstermek
çok sinirlendiğini belli etmek: ‘Hayatında kimseye sert muamele etmedi ve öfke yüzü göstermedi.’ –N. F. Kısakürek.
öfkeden deliye dönmek
fazla sinirlenmek: ‘Torununu gizlice tavan arasında saklamakta olduğunu öğrendiğinde öfkeden deliye dönmüştü.’ –A. Kulin.
öfkesi başına sıçramak (çıkmak, vurmak)
çok öfkelenmek.
öfkesi kabarmak
çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek.
öfkesini kusmak
kızgınlıkla ağır hakaret etmek.
öfkesini yenmek
iradesini kullanarak öfkesini gidermek.
öfkeye kapılmak
çok sinirlenmek, kızmak, hiddetlenmek: ‘Siz gelin de böyle bir adamın herhangi bir öfkeye kapılacağını tahmin edin.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
oflaya puflaya
sıkılarak, acı çekerek, bunalarak: ‘Oflaya puflaya neleri varsa hepsini vermek zorunda kalırlar.’ –Ç. Altan.
oflayıp puflamak
‘of, puf’ diyerek sıkıntısını, acısını dışa vurmak.
ofsayta düşmek
1) futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusu topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunmak; 2) mec. istemediği hâlde kötü bir durumda kalmak.
ofsaytta kalmak
1) ofsayta düşmek; 2) mec. istemediği hâlde kötü bir durum içinde kalmak.
oğul çıkarmak
bir kovan, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek.
oğul vermek
oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp ayrı bir kovana gitmek: ‘Sivrisinekler çevresinde oğul vermeye başlamışlardı.’ –O. Kemal.
öğür olmak
çokça birlikte bulunmaktan çok sıkı bir alışkanlık edinmek: ‘Çoluk çocuk öylesine öğür oldular ki anları dışarıdan gören pekâlâ çok nüfuslu tek bir aile sanabilirdi.’ –H. Taner.
öğüreceği gelmek
çok iğrenmek.
öğütte bulunmak
öğüt vermek.
oh çekmek
birinin kötü duruma düşmesine sevinmek: ‘Mahalleli bir oh çekti bu hâlleri işitince.’ –Y. N. Nayır.
oh demek
rahata ermek, rahata kavuşmak, rahat bir soluk almak.
oh olsun!
söz dinlemeyip yanlış davranarak kötü duruma düşenlere ‘çok iyi olmuş’ anlamında kullanılan bir söz: Oh olsun, benim sözümü dinlemedin!
ok atmak
hlk. miras kalan malları paylaştırmak için ad çekmek.
ok gibi (yerinden) fırlamak
çok hızlı gitmek: ‘Affedersiniz, beni burada görürse kızar diye ok gibi fırladı.’ –B. Felek.
ok meydanında buhurdan yakmak
1) geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak; 2) önemli bir iş için yetersiz imkânlardan yararlanmaya çalışmak.
ok yaydan (yayından) çıkmak
geri dönülemeyecek bir iş yapmak: ‘Amcam, beni bir kahraman gibi müdafaaya çalıştı, çalmadığı kapı bırakmadı. Fakat ok yaydan çıkmıştı.’ –R. N. Güntekin.
okka çekmek
hacminden umulmayacak kadar okka ağırlığında olmak.
okkanın altına gitmek
haksız yere ezilmek, bir zarar veya ceza görmek: ‘Eğer gözünü açmaz, bu kör dövüşüne bir nihayet vermezsen muhakkak okkanın altına gidersin.’ –R. N. Güntekin.
oklava yutmuş gibi
baston yutmuş gibi.
ökseye basmak
dikkatsizlik ederek zarara uğramak veya yanılmak.
öksürük tutmak
sürekli ve şiddetli öksürmek.
öksürüp tıksırmak
öksürmek.
öksüz kalmak
1) anası veya hem anası hem babası ölmüş olmak; 2) kimsesiz olmak: ‘O güne kadar yalnızlığımı pek o kadar duymamıştım, birden öksüz kaldım.’ –R. H. Karay.
okulu asmak (kırmak)
okuldan kaçmak, derslere girmemek.
okumayı sökmek
okula yeni başlayan öğrenci, verilen eğitim sonrası okumaya başlamak, okuma becerisini kazanmak.
okuyup üflemek
dinî inanca göre bir duayı okuduktan sonra, üfleyerek ruhlara yollamak: ‘Gerçi her gece yatmadan evvel okuyup üflerse de çok geçmeden yine uyanır ve kalkardı.’ –A. Ş. Hisar.
öküz arabası gibi
çok yavaş.
öküz gibi
aptal, anlayışsız bir biçimde: ‘Usta şoför olsa tramvay fren yapınca bunu sezer, gelip öyle öküz gibi bindirmezdi.’ –H. Taner.
öküz gibi bakmak
karşısındakini rahatsız edercesine bakmak.
öküzün altında buzağı aramak
olmayacak sebeplerle suç ve suçlu bulma çabasında olmak.
öküzün trene baktığı gibi bakmak
aptalca, hiçbir şey anlamadan bakmak.
ola ki
olabilir ki, belki: ‘Ola ki bir oldubitti yaratmayı kendi çıkarlarına uygun görmüşlerdir.’ –S. Birsel.
olacak gibi değil
‘olamaz, olmuyor, olacağa benzemiyor’ anlamında kullanılan bir söz.
olacak o kadar
‘kabul edilebilir ölçüde’ anlamında kullanılan bir söz.
olan (olup) biten
meydana gelen olaylar, ortaya çıkan durum veya oluşan her şey: ‘Biraz da etrafında olup bitenlere dikkat etsen iyi edersin.’ –A. M. Dranas. ‘Uzun İhsan Efendi olan biteni çaresizlikle seyrediyordu.’ –İ. O. Anar.
olan oldu
‘iş işten geçti, artık yapacak bir şey kalmadı’ anlamında kullanılan bir söz.
olanak sağlamak (tanımak)
bir işin olmasına elverişli ortamı hazırlamak.
olay çıkarmak
hoş olmayan bir durum yaratmak, hadise çıkarmak.
olay yapmak
bir olayı gereğinden fazla büyütmek, sorun çıkarmak.
olay yaratmak
ortada herhangi bir sebep yokken bir olaya yol açmak: ‘Hınzır sıfır, sağda da olsa solda da olsa olaylar yaratıyor.’ –A. Boysan.
olayın üstüne gitmek
olayı etraflıca araştırmak.
ölçü almak
1) herhangi bir şeyin boyutlarını ölçmek; 2) terzi vücut ölçülerini tespit etmek.
ölçülü olmak
dikkatli, hassas, düşünceli olmak.
ölçüp biçmek
bir konuda çok ayrıntılı düşünmek, inceden inceye düşünmek, değerlendirmek: ‘Değer yargılarımızı her an, hiç durmamacasına yeniden ölçüp biçmek zorunluluğumuz, işte bu aşağılanma sorunundan kaynaklanıyor.’ –S. İleri.
ölçüyü kaçırmak
yiyip içmekte veya davranışlarda aşırı gitmek: ‘Ateşli tartışmalara girdiği zaman bile ölçüyü kaçırmazdı.’ –H. Taner.
oldu bilmek (saymak)
sorunu çözülmüş bilmek.
