ne imiş?
ne değeri var?
ne istediğini bilmek
amacını kesin ve kararlı bir biçimde belirlemek: ‘Ne istediğini bilen iradeli bir kişiliği ve dişiliği vardı.’ –H. Taner.
ne iyi!
mutluluk ve beğenme anlatan bir söz.
ne kadar
1) nicelik bakımından miktar, ölçü, fiyat, zaman anlamlarıyla soru bildiren bir söz: ‘İlçelerinde ne kadar dernek varsa hepsini harekete geçirdiler.’ –A. Kulin. 2) çok, oldukça: ‘Bizim arkadaşın ne kadar bahtlı büyük anası varmış.’ –M. Ş. Esendal. 3) ne ölçüde.
ne kadar olsa
ne de olsa, sonuçta: ‘Eh ne kadar olsa anadır. Ben de acıdım.’ –M. Ş. Esendal.
ne kadar varsa
hepsi, tamamı.
ne lazım
niçin ilgileniyorsun, ilgilenme.
ne mal olduğunu bilmek (anlamak)
birinin nasıl bir nitelikte, yetenekte ve yaradılışta olduğunu bilmek, kestirmek: ‘Büyük hanım, bir bakışta onun ne mal olduğunu anlamıştı.’ –R. N. Güntekin.
ne mene
ne çeşit, ne türlü: ‘Deve kuşunun boyunu bosunu, biçimini, ne mene bir hayvan olduğunu bilirsiniz.’ –N. Hikmet.
ne menem
ne çeşit, ne türlü.
ne mümkün
olacak şey değil, imkânsız: ‘Görüp de sevmemek ne mümkün seni / Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin’ –O. S. Orhon.
ne münasebet!
öyle şey mi olur, ilgisi yok: ‘Ümit, ideal, şahsiyet dediğiniz zaman da hep aynı şeyleri mi anlıyorsunuz? Ne münasebet!’ –P. Safa.
ne o?
ne var, ne oluyor?
ne od var ne ocak
‘yoksulluk ve perişanlık içinde’ anlamında kullanılan bir söz.
ne olacak!
ne değeri var, önemi yok.
ne olduğunu bilememek
şaşırmak, aklı başından gitmek.
ne oldum delisi olmak
ummadığı bir duruma ulaşan kimse çok şımarmak.
ne olur (olursun, olursunuz)
‘yalvarırım, lütfen, rica ederim’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Ah ne olur büyük bir adam çıksa da sanatı da böyle tarif etseydi.’ –B. R. Eyuboğlu.
ne olur ne olmaz
‘her ihtimali düşünmek gerekir’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Bir ara ne olur ne olmaz deyip frenleri, fren balatalarını gözden geçirdik.’ –F. Otyam.
ne olursa olsun
‘her durumda, olumlu veya olumsuz bütün şartlarda’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Ne olursa olsun tahtı ele geçirmek amacını gütmüyorum ben.’ –T. Oflazoğlu.
ne oluyor?
ne gereği var veya ne karışıyor?
ne pahasına olursa olsun
1) ‘ne büyük özveri isterse istesin’ anlamında kullanılan bir söz; 2) ‘her türlü sıkıntı ve tehlikeyi göze alarak’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Emin olduğu tek şey, gerçekten ne pahasına olursa olsun, artık bir daha geri dönmeyeceğiydi.’ –M. Mungan.
ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın zekeri (yüzü)
yararı olsa bile istenmeyen kimseler için söylenen bir söz.
ne söylüyorsun?
1) ‘söylediğine dikkat ediyor musun?’ anlamında kullanılan bir söz; 2) ‘gerçek mi? doğru mu?’ anlamında kullanılan bir söz.
ne var ki
aralarında aykırılık bulunan cümleleri bağlamaya yarayan bir söz, ama, fakat, lakin, gelgelelim: ‘Ne var ki bunları şimdiye kadar kimseye anlatmadığım için uygun ifadeyi bulmakta zorlanıyorum.’ –İ. O. Anar.
ne var ne yok
1) ne haberler var, işler nasıl? 2) olanların bütünü: ‘İş, hemen ne var ne yok yüklenip yola çıkmaya kalıyordu.’ –S. F. Abasıyanık.
ne yaparsın (yapmalı) ki
ne çare ki.
ne yapıp yapıp
her ne durumda olursa olsun bir çözüm yolu bularak: ‘Seni ne yapıp yapıp memleketine göndereceğim.’ –F. R. Atay.
ne yaptığını bilmemek
aklı başında olmadığından bilinçsizce davranmak.
ne yazar
argo hükmü olur mu? değeri var mı? ‘Tut ki para babası olduk, kültür ve sanat alanında bir karış yol alamazsak bütün bunlar ne yazar?’ –H. Taner.
ne yazık ki
üzülerek belirtelim ki: ‘Ne yazık ki bu görüşleri bozuk kimselerin gördükleri ekseriya mukavva heykellerdir.’ –A. H. Çelebi.
ne yüzle
hiç utanmadan, sıkılmadan.
necat bulmak
kurtulmak.
neci oluyor!
niçin karışıyor, ona ne? Sen neci oluyorsun, kendi işine bak!
nedamet duymak (getirmek)
pişman olmak: ‘Ben şimdi nedamet getirdim.’ –P. Safa.
neden olmak
bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak.
nedir ki
1) şu var ki: Nedir ki onların sözü pek dinlenmez. 2) hangi nedenle? 3) önemsiz, değersiz.
nefes aldırmamak
dinlenmesine fırsat vermemek, aralık vermemek.
nefes almak
1) havayı ciğerlerine çekmek, soluk almak: ‘Nefes aldıkça içime kurum ve is kokusu doluyor sanıyorum.’ –R. E. Ünaydın. 2) dinlenmek; 3) ferahlamak, rahatlamak: ‘Bu telgrafı okur okumaz, geniş bir nefes aldım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 4) mutlu bir biçimde yaşamak: ‘Gezecek, eğlenecek, nefes alacak hiçbir yer yok.’ –M. Ş. Esendal.
nefes çekmek
1) sigara veya başka bir şeyin dumanını içine çekmek: ‘Ramazan sigarasının izmaritinden birkaç nefes çekti.’ –Ç. Altan. 2) esrar içmek.
nefes darlığı çekmek
solumada sıkıntı yaşamak: ‘Nefes darlığı çeker, sık sık tedavi olmak için başka şehirlere gider gider gelirdi.’ –A. Kulin.
nefes etmek
boş bir inanışa göre, rahatsızlığı, illeti geçirmek için okuyup üflemek: ‘Ahalinin büyük bir kayıtsızlıkla ‘çiçek’ ismini verdiği frengiye nefes eder, tütsü yapardı.’ –R. H. Karay.
nefes nefese kalmak
soluğu tıkanacak gibi olmak: ‘Delikanlı, sonunda gömleği terden sırtına yapışıp nefes nefese kaldığı bir an, gömleğinin yeniyle alnının terini silerek oyunu bıraktı.’ –N. Cumalı.
nefes tüketmek
uzun uzun ve boş konuşmak: ‘Enişte istediği kadar nefes tüketsin, hepsi bir kulağımdan girer, öteki kulağımdan çıkar.’ –S. M. Alus.
nefesi durmak
1) ölmek: ‘Nabzı durdu, nefesi durdu galiba.’ –Y. Z. Ortaç. 2) mec. şaşkınlık içinde kalmak.
nefesi kesilmek (daralmak veya tutulmak)
1) güç soluk alacak duruma gelmek veya soluğu büsbütün durmak: ‘Nefesi daralıyor, yüzü kızarıyor, böğrüne bir ağrı giriyor ve yol ona gittikçe uzuyordu.’ –M. Ş. Esendal. 2) mec. bunalmak, sıkılmak: ‘İki güzel filmin arkasından peş peşe on tane moloz film sıralanınca insanın nefesi kesiliyor.’ –B. R. Eyuboğlu. 3) mec. hayran kalmak, etkilenmek.
nefesini tutup beklemek
heyecan, merak veya endişeyle sonucu izlemek: ‘Uzun süren ziyaretin sona ermesini, nefeslerini tutup beklemişlerdi.’ –A. Kulin.
nefret duymak
birinden tiksinmek, hoşlanmamak: ‘Gönlümde o zamana kadar duyduğum nefret yerine büyük bir korku titriyordu.’ –M. Ş. Esendal.
nefret uyandırmak
nefret etmesine sebep olmak: ‘Çünkü Ömer Bey, başka birinde son derece nefret uyandıran bir kabalık, bir kusur sayılması lazım gelen o gurur ve azamet buhranları içinde bile bir çocuk saflığını saklıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
nefsine uymak
bedenin isteklerine uymak, günah işlemek: ‘Nefsine uyanların, zevkten başka bir şey tanımayanların, hayvanlardan ne farkı var?’ –Ö. Seyfettin.
nefsini köreltmek (körletmek)
beden isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek, nefsini yatıştırmak: ‘Yani şüphelendiği müşterilerin yolunu kesmiyor, uzaktan uzağa onları takip etmekle nefsini köreltiyordu.’ –N. Hikmet.
neler
çok ve çeşitli şeyler: Bugün neler gördük.
neler de neler, maydanozlu köfteler
alay ‘akla gelmedik şaşılacak şeyler’ anlamında kullanılan bir söz.
nerede akşam, orada sabah
bir kimsenin gece kalacak belli bir yeri olmadığını, rastgele bir yerde kalabileceğini anlatan bir söz.
nerede kaldı
ne yararı oldu? ‘Senin filozofluğun nerede kaldı?’ –Ö. Seyfettin.
nerede kaldı ki
olacak gibi görülmeyen bir düşünceyi anlatan ifadenin başına getirilen bir söz: O kendisi bilmez, nerede kaldı ki başkasına öğretsin.
neşesi kaçmak
sevinci azalmak, kederlenmek: ‘O günden sonra Canan’ın uzun müddet neşesi kaçtı.’ –P. Safa.
neşesini bulmak
neşeli bir duruma gelmek, neşelenmek.
neşet etmek
kaynağını bir yerden almak, doğmak.
nesi var
1) ‘çok iyi, çok güzel’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Hem nesi var yahu, akça pakça kız.’ –S. F. Abasıyanık. 2) hastanın durumunu öğrenmek amacıyla kullanılan bir söz: Cemal’in nesi var? – Nezle olmuş.
nesi var nesi yok
bütün serveti, her şeyi: ‘Eşkıyalar yolun gerisini de tutmuşlardı. Can maldan tatlı. Herkes nesi var nesi yok efenin önüne döktü.’ –Ö. Seyfettin.
nesli tükenmek
bitmek, tamamen yok olmak, ortadan kalkmak: ‘Oralarda nesli tükenmiş sandığımız âşıklar, halkı coşturmak için ozanların kopuzlarını çalıyorlar.’ –O. S. Orhon.
neşter vurmak
bir sorunu kesin bir sonuca ulaşmak amacıyla ele almak.
neşvünema bulmak
gelişmek.
netice vermek
sonuç vermek: ‘Ağır ve onulmaz hastalıklar için yapılan tedavi, bir iyilik şeklinde görünse bile, azabı devam ettirmekten başka bir netice vermiyor.’ –İ. A. Gövsa.
nevaleyi düzmek
1) gerekli yiyecek ve içeceği sağlamak: ‘Elinde yiyecek paketleriyle evin nevalesini düzmüş, geri dönüyor.’ –R. H. Karay. 2) sofrayı hazırlamak.
nevri dönmek
belli etmemeye çalıştığı bir öfkeye kapılmak, çok sinirlenmek: ‘Halit’in tavrını beğenmemişti. Herifin birdenbire nevri dönmüştü.’ –S. F. Abasıyanık.
ney üflemek (üfürmek)
ney çalmak: ‘Astımı olmasa babası gibi ney üfürmeye bile heves edecektir.’ –H. Taner.
neye uğradığını bilememek (anlamamak, şaşırmak)
ansızın üzücü, sıkıcı, neşeli, güzel veya hoş bir durumla karşılaşmak: ‘Martı gibi, şiirli duygu dolu bir oyunla karşılaşınca neye uğradığını şaşırır.’ –N. Cumalı.
neyin nesi (kimin fesi)
1) kimdir, nasıl bir kişidir? ‘En iyisi, adam böyle böyle, evi kiraya istiyor, git, sor, soruştur, neyin nesi, kimin fesidir, derim.’ –O. Kemal. 2) ne idiği belirsiz.
neymiş
söylendiğine göre, güya: ‘Neymiş? Projenin sahibi oymuş!’ –A. Kulin.
neyse ki
neyse.
neyse ne
bir yere, bir dereceye kadar: ‘Erkekler neyse ne ama kadınlar…’ –S. F. Abasıyanık.
nezaket göstermek
davranışlarda nazik olmak: ‘Galiba beni tanımış olacak, ondan sonra biraz fazla nezaket göstermek istedi.’ –M. Ş. Esendal.
nezarete almak
gözaltına almak.
nifak sokmak
ara açmak, bozgunculuk yapmak: ‘Bülent ile haminnesinin arasına derin bir nifak sokmuştu.’ –R. N. Güntekin.
nihayet vermek
1) ilişkiyi kesmek, bir işi, alışkanlığı yapmaktan vazgeçmek: ‘Tekaüt olduktan sonra doktorlara inat, oburluğa, nargileye bir nihayet vermemişti.’ –Ö. Seyfettin. 2) bitirmek, tamamlamak, sonuçlandırmak: ‘Bu komediye nihayet vermek, buraya bir daha gelmemek üzere çıkıp gitmek isterdim.’ –H. E. Adıvar.
nihayete ermek
sona varmak, sonuçlanmak, bitmek: ‘Geçirmiş olduğum elim sergüzeştin ve sefaletin nihayete ermiş olduğu bir gündü.’ –Y. K. Beyatlı.
nikâh düşmek
birbiriyle evlenmelerine yasal yönden veya örf bakımından engel bulunmamak: ‘Ben kardeşinin yavuklusuyum, sana nikâh düşmez, cevabını alırdı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
nikâh kıymak
nikâh memuru kanuna göre çiftlerin karı koca olduklarını bildirmek.
nikâh koymak
nikâhlamak: ‘Sana derim, güzel eltim, sen bu kızına tez vakitte nikâh koy!’ –T. Buğra.
nikâh tazelemek
1) boşandığı kişiyle yeniden evlenmek; 2) mec. bir işe yeniden başlamak.
nimet bilmek
bir şeyi lütuf kabul etmek: ‘Çaylarımıza koşarlar, evimize davet edilmeyi nimet bilirler, etrafımızda dolaşırlar.’ –H. C. Yalçın.
nimeti ayağıyla tepmek
kısmetini ayağıyla tepmek.
nişan almak
1) bir hedefi vurmak için ateşli silahlara gerekli doğrultuyu vermek, gezlemek: ‘Tabancasını kılıfından çıkarmış ve nişan almak üzereydi.’ –A. Gündüz. 2) kendisine nişan verilmek: ‘Doktor, Türk ordusunda çalıştığını, üniformamızı taşıdığını, nişan aldığını, övünerek anlattı.’ –R. H. Karay.
nişan takmak
1) nişanlanan çiftin nişan yüzüklerini parmaklarına geçirmek: ‘Birkaç gün sonra akrabalarımıza bir davet vereceğiz. Nişan takacağız.’ –R. N. Güntekin. 2) göğsüne nişan iliştirmek.
nişanı (nişanını) atmak (bozmak)
kadın veya erkek nişandan vazgeçmek: ‘Eğer nişanını bozduysa yazıklar olsun.’ –M. Ş. Esendal.
nispet etmek
eşit tutmak, oranlamak.
nispet kabul etmemek
eşit tutmamak, oranlamamak.
nispet vermek (yapmak)
karşısındakini kızdırmak için ona gösteriş yapmak: ‘Yolun ortasında bir kolunu belime dolayarak bana şöylece nispet vermesin mi?’ –O. C. Kaygılı.
nispeti olmak
ilgisi olmak, bağlantısı olmak.
niyet çekmek
niyetçiden niyet adı verilen fal kâğıdı almak: ‘Birisi niyet çeksin de biz de bir lokma bir şey yiyelim diye bekleşiyorlar.’ –S. F. Abasıyanık.
niyet tutmak
fala bakılırken olması istenilen şeyi aklından geçirmek.
nöbet beklemek (tutmak)
1) asker, polis vb. bir yeri, bir kimseyi, bir aracı gözetlemek, korumak gibi amaçlarla bulunduğu yerden belli bir süre ayrılmamak: ‘Kazığın yanında mızraklı bir asker nöbet beklesin!’ –N. F. Kısakürek. 2) kurum ve kuruluşlarda işlerin aksamadan yürümesi için sıra ile görev yapmak.
nöbet çalmak
belli zamanlarda mızıka çalmak.
nohut oda, bakla sofa
bir evin küçüklüğünü ve darlığını anlatmak için söylenen bir söz: ‘Nohut oda, bakla sofa, bizim de evimiz olacak diye mırıldandı.’ –H. Taner.
noksan bulmak
beğenmemek, uygun bulmamak: ‘Eniştem zaten bizim terbiye ve tahsilimizi birçok bakımdan noksan bulurdu.’ –A. Ş. Hisar.
nokta koymak
1) gereken yerde nokta işaretini kullanmak; 2) mec. bir işi bitirmek, tamamlamak; 3) mec. son noktayı koymak.
noktasına virgülüne dokunmadan
1) olduğu gibi; 2) hiçbir müdahale olmadan.
nostalji uyandırmak
özlem duygusu canlandırmak: ‘İlkokulu, liseyi birlikte okuduk, belki onda nostalji uyandırıyorum.’ –İ. Aral.
