muşmula gibi
asık (surat).
müstahak olmak
hak kazanmak, layık olmak: ‘Sen bu akıbete iki defa müstahak olmuşsun çocuğum.’ –R. N. Güntekin.
mutabık kalmak
uyuşmak, anlaşmaya varmak: ‘O akşam da müzakere sonunda bu yaşıtım üvey dayımla mutabık kaldık.’ –H. F. Ozansoy.
mütalaa yürütmek
herhangi bir görüş üzerinde ayrıntılarıyla düşünce üretmek.
mütalaada bulunmak
görüş veya düşünce ileri sürmek.
mütekabiliyet esası üzerine
karşılıklı olarak.
muvafık bulmak
uygun görmek kabul etmek: ‘Bu, saadet, hürriyet vadeden düşman kumandanının karşısında inat etmeyi muvafık bulmadı.’ –Ö. Seyfettin.
müze gibi
eski ve değerli eşyaları olan (yer).
müzevirlik etmek
söz getirip götürmek, ara bozmak.
nabız almak
nabzını saymak.
nabız yoklamak
nabzını yoklamak.
nabzı atmak
1) kalp vuruşu sürmek; 2) mec. ortaya çıkmak, görünmek, belli olmak: ‘Viyana’da hayat sevincinin nabzı kahvelerde atar.’ –H. Taner.
nabzı durmak
ölmek: ‘Nabzı durdu, nefesi durdu galiba.’ –Y. Z. Ortaç.
nabzını saymak
bir dakikadaki kalp atışını saymak: ‘Sonra bileğini avucumun içine alarak nabzını sayıyorum.’ –R. N. Güntekin.
nabzını tutmak
1) nabzını saymak için bileğini tutmak: ‘Doktor, hallacın yanına vardı. Nabzını tuttu.’ –S. F. Abasıyanık. 2) mec. düşüncesini, niyetini, eğilimini anlamaya çalışmak.
nabzını yoklamak
1) niyetini, düşüncesini, eğilimini anlamaya çalışmak: ‘Milletin sesini işitmek, nabzını yoklamak, meselesini ve durumunu kaynakta öğrenmek istiyordu.’ –T. Buğra. 2) düşünce, niyet ve eğilimi anlamak için ön araştırma yapmak.
naçar kalmak
çare, çıkar yol bulamamak: ‘Bu eski kafanın nasihatlerinden yıldığı için pek naçar kaldığı anlarda bu kapıyı çalar.’ –H. R. Gürpınar.
nadasa bırakmak (yatırmak)
tarlayı ekmeyip bırakmak.
nafaka bağlanmak
yasaca, bakılması zorunlu olan kişiye mahkeme kararıyla evlat, koca gibi bir kimsenin, geçim parası vermesini sağlamak.
nağme yapmak
tkz. 1) bildiği bir şeyi bilmez görünmek; 2) bahane ileri sürmek.
nal deyip mıh dememek
bir düşüncede direnmek.
nal toplamak
1) at, yarışta sonlara kalmak veya sonuncu olmak; 2) mec. herhangi bir alanda geride kalmak.
nalıncı keseri gibi kendine yontmak
yaptığı işlerde hep kendi çıkarını düşünmek.
nalları dikmek
argo hayvan veya hayvana benzetilen kişi ölmek: ‘Kitap bastırmak, yazı yazmak takatinden mahrum, nalları dikeceksiniz.’ –S. F. Abasıyanık.
nam almak
şöhret sahibi olmak, tanınmak.
nam kazanmak
ün sahibi olarak tanınmak: ‘Karaman alayı, bizim harp tarihimizde büyük nam kazanmış bir alaydır.’ –A. Gündüz.
nam salmak
ününü her yana yaymak.
nam vermek
ün kazanmak.
namaza durmak
namaza başlamak: ‘Arabalar uzaktan görününce köyüne, adamına göre kâh derviş, kâh sofu olur, hemen namaza dururdu.’ –M. Ş. Esendal.
namazı kılınmak
Müslüman birinin cenaze namazı kılınmak: ‘Bir akşam uyudu / Uyanmayıverdi / Aldılar götürdüler / Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü’ –O. V. Kanık.
namazında niyazında
İslam dininin gerekliliklerini tam anlamıyla yapan: ‘Bunlar namazında niyazında iki temiz gardiyandı.’ –N. F. Kısakürek.
name okumak
herkesin bildiği deyimleri veya sözleri söylemek.
namerde muhtaç bırakmak
güvenilmeyecek kimselerden yardım istemek zorunda bırakmak: ‘İş ki kocam olacak, erkek olsun, beni namerde muhtaç bırakmasın diyormuş.’ –H. Taner.
namerde muhtaç olmak
güvenilmeyecek kimselerden yardım istemek zorunda kalmak.
namı nişanı kalmamak
yok olup unutulmak.
namusu iki paralık olmak
onursuz bir duruma düşmek.
namusu temizlenmek
bir işin içinden kendi saygınlığını yitirmeden çıkmak: ‘Öyleyse evvela, senin istediğin dava görülmüş olur. Yani hırsız olmadığın meydana çıkar. Namusun temizlenmiş olur.’ –Ö. Seyfettin.
namusuna dokunmak
birinin namus ve onurunu olumsuz biçimde etkilemek.
namusuna sinek kondurmamak
1) kollamak, gözetlemek; 2) namusuna, onuruna laf söylettirmemek.
namusunu temizlemek
ahlak ve onuruna ters düşen bir durumdan kurtulmak için birini veya kendini öldürmek.
namzet göstermek
bir iş için aday belirleyip sunmak, aday göstermek.
nane yemek
yakışıksız bir davranışta bulunmak, uygunsuz bir iş yapmak.
nanik yapmak
birini budala yerine koymak, alay etmek.
nankörlük görmek
nankörce davranışla karşılaşmak: ‘Annen bu yalıya o kadar emek vermiş, sonra nankörlük görmüş.’ –P. Safa.
nar gibi
iyice kızarmış (yiyecek).
nara atmak (basmak)
yüksek sesle uzun uzun haykırmak: ‘Bu cevabı alan Şems bir nara atarak kendinden geçmiş ve bir daha Mevlâna’nın peşinden ayrılmaz olmuştu.’ –A. H. Çelebi.
narh koymak
ihtiyaç maddeleri için değişmez fiyat belirlemek.
nârına (nâra) yanmak
ateşine yanmak: ‘Bizim çocukluğumuz, söğüt ağacından düdük yontmakla geçerken bir gün ele avuca sığmayan bir arkadaşın nârına yandık.’ –B. R. Eyuboğlu.
nasibini almak
güzel, hoşa giden bir şeyden kısa bir süre de olsa yararlanmak, sebeplenmek: ‘Herkes ondan haz veya hüzün, kendi nasibini alırdı.’ –A. Ş. Hisar.
nasihatte bulunmak
nasihat etmek.
nasip almak
1) Bektaşilikte tarikata girme töreni yapılmak; 2) yararlanmak, kısmetine düşeni elde etmek: ‘Konaktaki hamamlardan halayıklar, hizmetçiler de nasiplerini alırmış.’ –S. Birsel.
nasıl ki
iki cümle arasındaki anlam ilişkisini ‘olduğu gibi’ anlamıyla bağlayan bir söz: ‘Acele etmez ağırdan alır, nasıl ki bu akşam da ağırdan alıyor.’ –M. Ş. Esendal.
nasıl olmuşsa
her nasılsa: ‘Yine, nasıl olmuşsa, ayakta dikilecek yer yokken, yanımdaki koltuk boş.’ –A. Ağaoğlu.
nasıl olsa
her durumda, er geç: ‘Nasıl olsa, daha bir gün Bodrum’da kalacağımız anlaşılıyor.’ –A. Erhat.
nasır bağlamak (tutmak)
1) nasırlanmak; 2) mec. duygusuzlaşmak, duyarlığını yitirmek: O adamın kalbi nasır bağlamış.
nasırına basmak
çıkarını engellemek: ‘Tütün alıcılarının nasırına basmamak, gölgelerini bile çiğnemeden dolanıp da geçmek gerektiğini biliyordu.’ –N. Cumalı.
nato kafa, nato mermer
söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafa.
nazar değmek
göz değmek.
nazara gelmek
göz değmek: ‘Hele marangoz Halil’in gözünü de denemiş. Nazara gelmemek için kendi kendine okuyup üflüyor, nerede tahta görürse tak tak vuruyor.’ –H. Taner.
nazarı değmek
gözü değmek.
nazarıdikkate almak
1) dikkatle inceleyerek değerlendirmek; 2) göz önünde bulundurmak.
nazarıdikkatini çekmek
ilgisini çekmek.
nazarıitibara almak
dikkat etmek, dikkate almak.
nazire yapmak
bir söze, bir davranışa benzeriyle karşılık vermek.
nazına katlanmak
istenen her şeyi hangi durumda olursa olsun yerine getirmek: ‘Cemal Paşa, gençlik akımı içinde hatırı sayılır olduğunu bildiği için sonuna kadar Halide Hanım’ın nazına katlandı.’ –F. R. Atay.
ne âlâ memleket
haksız ve yersiz işlerin hoş görüldüğü, kurallaştığı bir ortam için ters anlatışla ‘diyecek yok, ne güzel’ anlamında kullanılan bir söz.
ne âlem
yadırganan ancak kızılmayan davranışları olan kimseler için kullanılan bir söz: Ne âlem çocuksun!
ne âlemde?
nasıl?
ne alıp veremiyor?
‘isteği, dileği nedir, niçin musallat oluyor?’ anlamında kullanılan bir söz.
ne altını bırakmak ne üstünü
bir şeyin veya yerin her tarafını karıştırmak, dolaşmak vb: Geze dolaşa şehrin ne altını bıraktık ne üstünü.
ne arar (onda … ne gezer)
onda yoktur: Onda para ne arar!
ne biçim?
nasıl?
ne buyrulur?
‘onun nasıl bir şey olduğunu gördünüz, buna ne diyorsunuz?’ anlamında kullanılan bir söz.
ne çare
‘çaresi yok, elden ne gelir’ anlamında kullanılan bir söz.
ne çiçektir, biliriz
‘ne denli yeteneksiz, niteliksiz olduğunu biliriz’ anlamında kullanılan bir söz.
ne çıkar
1) ne zararı var? ‘Dar bir gün gelmiş, birinden üç beş kuruş almışım, bundan ne çıkar?’ –M. Ş. Esendal. 2) bir sonuç vermez; 3) nasıl bir yarar umulur?
ne de olsa
‘ne denli eksiği, kusuru olursa olsun, böyle olmakla birlikte’ anlamında kullanılan bir söz: Ne de olsa o bizden tecrübelidir.
ne dedim de
yapılan bir şeyden duyulan pişmanlığı belirten bir söz: Ah be ne dedim de okumadım.
ne demek olsun
ne demek.
ne demek?
1) ‘öyle şey olur mu, o nasıl şey, yakışık alır mı?’ anlamında kullanılan bir söz; 2) ‘tabii ki, elbette, lafı mı olur?’ anlamında kullanılan bir söz.
ne demeye
1) ne diye, nasıl bir düşünceyle, hangi maksatla, niçin? ‘Hadi müşteriyi iplediğin yok, patrona ne demeye boş verirsin!’ –R. Ilgaz. 2) hangi anlama?
ne denir (dersin)
bir konuda söyleyecek söz kalmadığını anlatan bir söz.
ne denli
ne kadar: ‘Fakat şaşkınlığı ne denli büyük olursa olsun, oranın güzelliği daha büyüktü.’ –Halikarnas Balıkçısı.
ne dese beğenirsin?
beklenmeyen bir söz söylenildiğinde kullanılan bir söz.
ne diye?
nasıl bir düşünceyle, niçin? ‘Sen bundan on yıl önce kişiliğini bulmuştun, ne diye bunu bırakıp başka şeyler arıyorsun?’ –B. R. Eyuboğlu.
ne fayda
iş işten geçtikten sonra alınan boş önlemler için ‘neye yarar’ anlamında kullanılan bir söz.
ne gam
üzülmeye gerek yok.
ne gezer
bulunmaz, yoktur: ‘Kâr mı, ne gezer efendim? Hatta ziyanına satıyordu.’ –Halikarnas Balıkçısı.
ne gibi?
nasıl, ne türlü?
ne gözle bakmak
1) inancını belirtir biçimde bakmak; 2) değerlendirmek.
ne güne duruyor?
1) … varken başka şey gerekmez: Biz ne güne duruyoruz? 2) şimdi yapmazsa ne zaman yapacak?
ne günlere kaldık!
zamanın olaylarından yakınma anlatan bir söz.
ne haber?
1) herhangi bir bilgi var mı? 2) ne var ne yok; 3) alay ‘senin hiçbir şeyden haberin yok’ anlamında kullanılan bir söz: O, başkalarıyla geziyormuş, ne haber?
ne hacet
gereksiz, gerek yok: ‘Bir gamlı hazanın seherinde / Israra ne hacet yine bülbül?’ –A. Haşim.
ne haddine!
ona mı düşmüş, ona mı kalmış, ona düşmez: Böyle yazı yazmak onun ne haddine!
ne hâlde?
hangi durumda?
ne hâli varsa görsün
öğüt ve uyarı dinlemeyenler için ‘ne yaparsa yapsın, beni ilgilendirmez’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Boş ver ne hâlleri varsa görsünler, ben bu heriflere bulaşamam.’ –A. Ümit.
ne hesaba gelmek ne de kantara
elle tutulur olmamak, tutarlı ve sağlam görünmemek: Anlattıkların ne hesaba gelir ne de kantara.
ne hikmetse (hikmettir)
1) bilmezlikten gelinen durumlarda kullanılan bir söz: ‘Elektrik ampulü ne hikmetse hep bozulmuş olurdu.’ –H. Taner. 2) bilinmeyen bir sebepten ötürü.
ne idiği belirsiz
ne olduğu, soyu sopu belirsiz: ‘Ben âdeta bu ne idiği belirsiz herife gittikçe ısınıyorum.’ –O. C. Kaygılı.
