minnet duymak
birinin iyiliğine karşı kendini ona borçlu saymak: ‘Bana karşı gösterilen bu güven ve sevgiden dolayı çok minnet duymama rağmen, siyasi hayata atılmak istemiyordum.’ –H. E. Adıvar.
minnet etmemek
boyun eğmemek.
minnettar kalmak
birinden görülen iyiliğe karşı teşekkür duygusu beslemek: ‘Kendine minnettar kalan ahalinin elleri üzerinde geziyor.’ –Ö. Seyfettin.
miras yemek
1) kendine miras kalmak: ‘Erkek çocuk ne kadar miras yerse kız çocuk da o kadar miras yer.’ –F. R. Atay. 2) kendine kalan mirası tüketmek: ‘Son zamanlarda İzmir’deki gazinocu bir amcasından beş bin liralık bir de miras yemişti.’ –H. Taner.
mirasa konmak
bir kimseye önemlice bir kalıt kalmak: ‘Bizimkiler okkalı bir mirasa konmuşlar da o hergelenin hakkını mı yemişler ne?’ –H. Taner.
mis gibi
1) çok güzel: ‘Orada çamlar mis gibi kokarak rüzgârla fısıldaşırlardı.’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) elbette: ‘Ben mis gibi tornacıyım, sanatımı bırakamam.’ –S. F. Abasıyanık.
misafir gibi oturmak
1) bulunduğu yerden her an ayrılacakmış gibi eğreti, üstünkörü oturmak; 2) mec. hiç iş yapmamak.
misafir kalmak
bir yerde yiyip içmek, yatmak ve konuk olarak ilgi görmek: ‘Cemile sekiz, on gün çiftlikte misafir kalacaktı.’ –R. N. Güntekin.
misal göstermek
örnek vermek: ‘Çocuklarıma beni misal gösterdiğini, ağzım kulaklarıma vararak öteden beriden işitiyordum.’ –R. N. Güntekin.
misk gibi
mis gibi.
misli menendi yok
benzeri, eşi yok: ‘Bu sonbahar sabahında Gülhane Parkı’nın misli menendi yoktur.’ –S. F. Abasıyanık.
mitralyöz gibi
durmadan, ara vermeden (konuşma).
mıncığı çıkmak
ezilerek içi dışına çıkmak.
mır mır etmek
1) ‘mırıldanma’ sesi çıkarmak; 2) kendi kendine söylenip durmak.
mırın kırın etmek
bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak: ‘Sorulsa, nasıl bir hayatı seviyorsun, diye, mırın kırın eder, hiçbir şey anlaşılmaz.’ –A. Boysan.
mışıl mışıl uyumak
rahat, sessiz ve derin soluk alarak uyumak.
mısır püskülü gibi
seyrek, ince ve cansız (saç).
modası geçmek
1) moda olmaktan çıkmak; 2) mec. önemini yitirmek, geçersiz duruma gelmek, artık aranmamak: Bu işin modası geçti, onu vaktiyle yapmak gerekti.
model çıkarmak
1) kumaş kesiminden önce kâğıt vb. malzeme üzerine parçanın örneğini hazırlamak; 2) mec. bir şeyi vurarak izini çıkarmak: ‘Bir tuğla işçisi kerpiç kalıbını kapmış, karısının sırtında model çıkarmış, kadın ciyak ciyak.’ –A. Gündüz.
mola almak
voleybol ve basketbolda taktik alışverişi yapmak için bir süre ara istemek.
mola vermek
uzun süren yolculuğa, yürüyüşe veya çalışmaya, dinlenmek amacıyla bir süre ara vermek, oturup dinlenmek: ‘Otobüs, yol üzerinde bir kasabanın çarşısında yarım saat mola vermişti.’ –R. N. Güntekin.
moral bulmak
yürek gücünü, maneviyatını güçlendirmek: ‘Savaşçı gruplarını moral bulmaları için bir haftalık tatile göndermeyi gerekli sayıyorlardı.’ –R. Erduran.
moral vermek
bir kimsenin ruhsal direnme gücünü artırmak, cesaretlendirmek, yüreklendirmek.
morali bozulmak
ruhsal yönden direnme gücünü yitirmek, içine korku düşmek.
moralini bozmak
bir kimsenin ruhsal yönden direnme gücünü azaltmak, sarsmak: ‘Bu olay, on beş gündür sıcak yemek yemeyen askerlerin morallerini bozup sinirlerini iyice gerdi.’ –İ. O. Anar.
moratoryuma gitmek
tüm borçların ödeme zorunluluğunu geri bırakmak, resmî olarak geciktirmek.
morga kaldırmak
ölüleri morga götürmek.
mortoyu çekmek
ölmek.
mosmor kesilmek (olmak)
kötü duruma düşmek, bozulmak, mahcup olmak.
mostra olmak
argo kendini gülünç bir duruma sokmak.
motoru bozmak
bağırsakları bozulmak, ishal olmak.
muaf tutmak
bir ödevi, bir görevi bağışlamak, ayrıcalık tanımak.
muafiyet tanımak
kendisinden beklenilen veya istenilenlerin bütününü istememek.
muamele görmek
işlem uygulanmak, davranılmak: ‘İyi muamele görmekle beraber eski neşesini kaybetmişti.’ –Y. K. Beyatlı.
muamma asmak
âşıklık geleneğinde herhangi bir konuyu manzum olarak bilmece türünde düzenleyip genellikle kahvehanelerde herkesin göreceği bir yere koymak.
muammer olmak
1) yaşamak; 2) uzun ve mutlu yaşamak.
muaşakada olmak
sevişmek, birbirine âşık olmak: ‘Ahmet’le Fazilet’in muaşakada oldukları ve evlenmeye hazırlandıkları anlaşıldı.’ –Y. K. Beyatlı.
mübah görmek (saymak)
hoş görmek, sakıncasız bulmak: ‘Kendine mübah gördüğünü bana yasak ederek beni susturmak mı istiyordun?’ –P. Safa.
mücadele vermek
savaş vermek, mücadele etmek.
mucize göstermek
1) olağanüstü bir olay yaratmak: ‘Millî hareket bu son bir sene zarfında o kadar süratli bir mucize gösterdi ki büyüklüğüyle gözleri kamaştırıyor.’ –Y. K. Beyatlı. 2) sadece peygambere özgü, insan aklının ve kabiliyetinin erişemeyeceği olağanüstülükler göstermek.
müdana etmemek
1) kendini borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üstünde durmak, kimseye açıklama yapma gereği hissetmemek; 2) yaranmaya, iyi görünmeye çalışmamak.
muhabbet beslemek
sevgi duymak.
muhacir gitmek
göç etmek: ‘Bunlar Kozan’dan Kırım’a, oradan da Tuna’ya muhacir gitmişler.’ –P. Safa.
muhafaza altına almak
korumak, saklamak, bir yerde tutmak, kapatmak.
muhakeme yürütmek
düşünmek, soruna bir çözüm aramak: ‘Ferit bu aralık kendi kendine muhakemeler yürütmüş…’ –S. F. Abasıyanık.
muhalefet etmek
karşı davranışta bulunmak, karşı çıkmak.
muhasara altına almak
kuşatılmak: ‘Avluda neden bir köşede muhasara altına alındığımı o vakit anlamıştım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
muhayyer bırakmak
seçmeli bırakmak, seçmeye izin vermek.
muhit edinmek
ilişkili olduğu, tanışık olduğu kimselerin sayısını çoğaltmak.
mühür basmak
mühürlemek.
müjde koşturmak
bir muştuyu bir kimseye ivedilikle ulaştırmak.
müjde vermek (götürmek)
bir kimseye sevindirici, mutlu bir haberi ulaştırmak.
mukabele okumak
topluluk karşısında dinleyicilerin takip edebileceği biçimde Kur’an’ı okumak.
mukabelede bulunmak
karşılık vermek.
mükâfatını görmek
herhangi bir olumlu davranışın, özverinin veya bir sıkıntının iyi sonucunu elde etmek: ‘Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını görecek.’ –Ö. Seyfettin.
mukarrer bulunmak
kararlaşmak.
mukavemet etmek (göstermek)
direnmek, dayanmak, karşı koymak: ‘Kalabalık bir düşman karşısında mukavemet etmek, kudretimi arttırıyordu.’ –K. Bilbaşar.
mukavemeti kırılmak
direnci, gücü azalmak.
mülahazat hanesini açık bırakmak
bir kimse hakkında kesin bir kanıya varamayarak zamanla ortaya çıkacak gelişmeleri beklemek.
mülakat vermek
belli bir konuda konuşmak, demeç vermek.
mum etmek
muma çevirmek.
mum gibi
1) dosdoğru, dimdik; 2) uslu, kıpırtısız; 3) tertemiz, düzgün; 4) zayıf, sararıp solmuş.
mum kesilmek
sessiz, uslu, doğru düzgün durmak: ‘Öteki çocuklar mum kesilmişler, sahte bir sessizlikle birer disiplin modeli olmuşlardı.’ –Ç. Altan.
mum olmak
1) hırçınlığı, yaramazlığı bırakmak; 2) argo razı olmak: O bu işe çoktan mum olmuştur ama kendini naza çekiyor.
mum yakmak
kutsal sayılan bir yere giderek adak adadığında mum yakıp koymak.
mum yapıştırmak
1) bir şeyi kırmızı mumla mühürlemek; 2) mec. önemli bir şeyi unutmayıp akılda tutmak.
muma döndürmek (çevirmek)
her sözü dinler duruma getirmek, uslandırmak.
mümkün görünmek
olabilmek: ‘Alınan tedbirlere rağmen Türkiye’nin nüfus artışını, beklenilen bir şekilde durdurmak pek mümkün görünmüyor.’ –M. Kaplan.
mümkün olmak
imkân bulunmak: ‘Bu iki ışık, varılması mümkün olmayan bir uzaklıkta duruyordu.’ –H. S. Tanrıöver.
mumla aramak
çok isteyerek ve özlemle aramak: ‘Kısacası, böyle bir komşuyu mumla arasa bulamayacaktır.’ –T. Buğra.
mumya gibi
çok zayıf ve renksiz (kimse).
münakaşa götürmemek
tartışmaya yer vermeyecek biçimde kesin olmak.
münasebet almak
uygun düşmek.
münasebet düşmek
uygun bir durum ortaya çıkmak.
münasebet kurmak
iki şey arasında ilişki bulmak, yakınlık görmek.
münasebete girmek
1) tanışma yolu açmak, ilişki kurmak: ‘Onunla temas ve münasebete girmektense hiçbir şey yapmamayı ve hazır paradan yemeyi tercih ediyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) cinsel yaklaşımda bulunmak.
münasebeti düşmek
sırası gelmek: Bir münasebeti düşerse söylerim.
münasebetini getirmek
sırasını getirmek.
münasebette bulunmak
1) ilişkisi olmak; 2) ilişki kurmak; 3) cinsel ilişkiyi gerçekleştirmek.
münasip bulmak
uygun olduğunu, yerinde görüldüğünü kabul etmek: ‘El işlerini, bilhassa ziraatı münasip buldu.’ –N. Hikmet.
münasip düşmek
uygun düşmek: ‘O makama daha gayur bir zat münasip düşüyordu.’ –A. İlhan.
münasip görmek
uygun ve yerinde bulmak: ‘Kendi çocukları hep kız olduğu için yeğeni Bilâl’i bu işe münasip gördü.’ –H. E. Adıvar.
müracaatta bulunmak
müracaat etmek.
murada (muradına) ermek
isteğine kavuşmak, dileği gerçekleşmek, arzusu yerine gelmek: ‘Sevdalılar nihayet murada eriyorlar.’ –R. N. Güntekin.
muradı gözünde kalmak
emeline ulaşamamak: ‘Kabrimin baş taşına yazsınlar / Muradı gözünde kalan bu diye’ –Âşık Ali İzzet.
murat almak
dileğine kavuşmak.
murdar gitmek
murdar bir biçimde ölmek.
mürekkebi kurumadan bozmak
kararı, sözleşmeyi, anlaşmayı yazılmasından çok kısa süre sonra bozmak.
mürekkep olmak
-den oluşmak.
mürekkep yalamak
çok okumuş, yazmış olmak: ‘Herhâlde aile terbiyemin, görgümün ve az buçuk mürekkep yalamış olmamın da bu Tanrı vergisini beslemekte tesiri olacaktır.’ –R. N. Güntekin.
mürekkep yalamış
öğrenim görmüş, kültürlü: ‘Şöyle az buçuk mürekkep yalamış bir insanı böylesine üç nutuk çılgına döndürür.’ –S. F. Abasıyanık.
mürüvvetini görmek
anne ve baba çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak: ‘Ne kaldı şurada alnımızın akıyla ilk torunumun mürüvvetini görmeye?’ –A. Ağaoğlu.
müsaade etmek (buyurmak)
1) izin vermek: ‘Hiçbir şey söylemesine müsaade etmedim, gayet haşin, çok sert davrandım.’ –E. İ. Benice. 2) geçiş için yol vermek, yol açmak; 3) elverişli, uygun olmak.
müsabakaya girmek
yarışmak, yarışmaya katılmak.
müsadere etmek
zor alıma çarpmak.
müşahede altına almak
sürekli gözlem altında bulundurmak.
musallat olmak
birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, peşini hiç bırakmamak:
muşamba gibi
çok kirlenmiş (çamaşır, kumaş, örtü vb.).
müşkülat çekmek
zorluk, güçlük içinde kalmak: ‘Görüyorsunuz ki cevap vermekte müşkülat çekiyorsunuz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
Müslüman mahallesinde salyangoz satmak
körler mahallesinde ayna satmak.
