merakta kalmak
kaygı içinde olmak.
meraktan çatlamak
merakından çatlamak.
meraktan ölmek
çok kaygılanmak.
meram (meramını) anlatmak
isteğini, derdini anlatmak: ‘Gözlerini siyasi ihtiraslar bürüyen kimselere meram anlatmak mümkün olmamıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
meram etmek
üstüne düşmek, yapmak istemek: ‘İşte o, meram ettiği zaman etrafındakilere böyle tahakküm ederdi.’ –R. N. Güntekin.
mercek altına almak
çok titizlikle ve etraflıca incelemek.
mercimeği fırına vermek
tkz. kadınla erkek gizlice aşk ilişkisi kurmak.
mercimek kadar
çok küçük ve yuvarlak.
merdiven dayamak
ileri bir yaşa yaklaşmak: ‘Elliye merdiven dayadık, ötesine de geçtik.’ –N. Araz.
merhaba çakmak
hlk. selamlamak: ‘Kişileri kendi adıyla anmıştım, ona buna, yardımına koşan bunca kişilere bir merhaba çakayım diye.’ –A. Erhat.
merhaba etmek
hâl hatır sormak, görüşüp konuşmak: ‘Bir oturun bakalım, bir merhaba edelim!’ –M. Ş. Esendal.
merhamet duymak
acıma veya şefkat duygusu uyanmak veya kabarmak: ‘Ömrümde hiç kimseye bu kadar saf ve derin merhamet duymamıştım.’ –P. Safa.
merhamete gelmek
acıma duygusuna kapılmak.
merhem olmak
bir derde çare olmak.
mermer gibi
beyaz, parlak, sert, sağlam ve pürüzsüz.
mesafe almak
bir konuda veya çalışmada önemli ölçüde ilerlemek.
mesafe bırakmak (koymak)
ilişkilerde samimi olmamak.
mesafe katetmek
yol almak, ilerlemek: ‘Tam mesafe katettiğimiz zaman bizi nasıl yarı yolda bırakırsın?’ –O. Aysu.
mesai yapmak
bir iş yerinde, yasal günlük iş süresi dışında ek bir ücretle fazla çalışmak.
mesaiye kalmak
mesai yapmak.
mesaj bırakmak
yazı veya sözle bilgi vermek: ‘Giderken ona bir mesaj bırakmamış, haber de vermemiş.’ –A. Ş. Hisar.
mesaj vermek
duygu ve düşünceleri karşı tarafa dolaylı bir biçimde anlatmak.
meşakkat çekmek
güçlüklerle karşılaşmak.
meşakkate katlanmak
güçlüğe, sıkıntıya dayanmak, göğüs germek.
meşale çekmek
önderlik etmek, önayak olmak.
mesele çıkarmak
sorun çıkarmak.
mesele yok!
‘herhangi bir sıkıntı, güçlük yok!’ anlamında kullanılan bir söz.
meşin gibi
1) kararmış ve sertleşmiş (insan derisi); 2) iyi pişirilmeyip çiğ kalmış (et).
meşk almak
ders almak.
meşk vermek
ders vermek: ‘Esasen hemen onun meşk vereceği kızları getirmiş, ona takdim etmişti.’ –H. E. Adıvar.
mesken tutmak
yerleşmek: ‘Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun / Gördün güzelleri beni unuttun’ –Halk türküsü.
meskûn kılmak
bir yeri şeneltmek.
meskût geçmek
söylemeden geçmek.
meskût kalmak
konuşulmamak.
mesleğinin eri (erbabı) olmak
işinin uzmanı veya ustası olmak: ‘Mesleğimin eri olduğumu takdir edersiniz.’ –R. N. Güntekin.
mesnetsiz atmak
dayanağı olmadan konuşmak.
meşru sayılmak
geçerli bulunmak: ‘Meşru sayılan adilik ve faziletsizliklerden hiçbiri onda yoktu.’ –P. Safa.
mesul tutmak
sorumlu görmek: ‘Suçuna bakmadan bir de bu vaziyetten beni mesul tutmak istiyor, kabahati bana yüklüyor.’ –E. İ. Benice.
mesuliyet almak
sorumluluk almak: ‘Üstümüze ağır bir mesuliyet aldık.’ –A. Gündüz.
metanet göstermek
kötü bir duruma katlanmak, dayanmak.
meteliğe kurşun atmak
parası kalmamak.
metelik etmez
‘çok değersiz’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Gözümde, milyonu olsa da kalp para ile metelik etmez.’ –S. F. Abasıyanık.
metelik vermemek
değer ve önem vermemek, umursamamak, aldırış etmemek: ‘Orayı gördükten sonra ben, gayri dünyanın hiçbir tarafına metelik vermem.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
methiye düzmek
övmek, övgü şiiri yazmak.
metres tutmak
metresle yaşamak.
mevkisi olmak
bir işte önemli bir makamda bulunmak.
mevlasını bulmak
istediğine erişmek.
mevzuya girmek
asıl konuyu ele almak.
meyanesi gelmek
helva vb. kıvamına gelmek.
meydan (birine veya bir şeye) kalmamak
fırsat bulamamak: ‘Bu beladan kurtulabilmek için bir çare düşünmeye meydan kalmadan Ali, bir gece kasabaya girdi.’ –M. Ş. Esendal.
meydan açmak
sebep olmak: ‘Bu hareket, daha ileride kim bilir ne boğuşmalara meydan açacaktır?’ –R. N. Güntekin.
meydan almak
esk. gelişmek, yayılmak, geniş ölçüde olmak.
meydan bırakmamak
fırsat vermemek: ‘Ona ağız açmaya meydan bırakmadım.’ –R. N. Güntekin.
meydan bulamamak
fırsat bulamamak.
meydan dayağı atmak
kalabalık içinde iyice dövmek.
meydan dayağı yemek
kalabalık içinde iyice dayak yemek: ‘Vallahi meydan dayağı yesem bu kadar perişan olmazdım.’ –R. N. Güntekin.
meydan okumak
korkmadığını, çekinmediğini açıkça bildirmek, kavga veya yarışmaya çağırmak: ‘Hülasa yüz türlü yüzmek bilir, dalgıçlara meydan okurdu.’ –R. H. Karay.
meydan vermemek
kötü bir durumun gerçekleşmesi için imkân veya zaman bırakmamak: ‘Sonra sultanın cevabına meydan vermeden döndü.’ –Ö. Seyfettin.
meydana atmak
ortaya çıkarmak.
meydana çıkarmak
1) açıklığa kavuşturmak, ortaya çıkarmak, belli etmek: ‘Marifetlerini birer birer meydana çıkarıyor.’ –R. H. Karay. 2) bularak ortaya çıkarmak.
meydana çıkmak
1) ortaya çıkmak, görünmek: ‘İşte Galip, böyle bir muhitte herkesi şaşırtan büyük bir kabiliyetle meydana çıkıverdi.’ –A. H. Çelebi. 2) belli olmak: ‘Şafak serinliği içinde onun yükselmesini seyrederken ilk tahminimizde yanılmadığımız meydana çıktı.’ –H. S. Tanrıöver. 3) yetişmek, büyümek: ‘Altınyaprak Şirketi bizim son ekmek kapımızdı, bundan sonra iş bulabileceğim şüpheli, kardeşlerim daha meydana çıkmış sayılmaz.’ –R. N. Güntekin.
meydana dökmek
hepsini sergilemek, ortaya dökmek.
meydana düşmek
bir iş yapmak için kendini ortaya atmak.
meydana gelmek
1) olmak, oluşmak: ‘Kum tanelerinden meydana gelen yazıları okumaya çalışan Bünyamin bir hayli zorlandı.’ –İ. O. Anar. 2) ortaya çıkmak: ‘Müspet ve realist ilmî araştırmaların meydana gelebilmesi için istatistik bir zarurettir.’ –N. Hikmet.
meydana getirmek
olmasını sağlamak, oluşturmak: ‘Yaşlandıkça gençleşen bir adam yalnız verdiği eserlerden değil bundan sonra meydana getireceklerinden dolayı mühimdir.’ –İ. A. Gövsa.
meydana koymak
yapıp ortaya çıkarmak, göstermek.
meydana vurmak
belli etmek, ortaya çıkarmak: ‘Beşikten beri ruhlarına akıtılan düşmanlığı meydana vurmak için tam fırsatı bulmuşlardı.’ –Ö. Seyfettin.
meydanda bırakmak
1) açıkta, evsiz barksız bırakmak; 2) ortada, herkesin gözü önünde bırakmak.
meydanı (birine veya bir şeye) bırakmak
1) savunduğu şeyden vazgeçmek: ‘Çok güzel görünen bir şey var ki o da iki tarafın da meydanı bırakıp kaçmamalarıdır.’ –M. Ş. Esendal. 2) yarışmadan çekilmek.
meydanı boş bulmak
kendisini engelleyecek kimse görmeyerek aşırı davranışlarda bulunmak.
meyil vermek
1) eğiklik sağlamak; 2) mec. ilgi göstermek, gönül vermek: ‘Her dilbere meyil verme / Ya sevilir ya sevilmez’ –Erzurumlu Emrah.
meyve almak
1) ürün elde etmek; 2) mec. yarar elde etmek.
meyve vermek
1) ürün vermek; 2) mec. bir eser ortaya çıkarmak.
meyveye durmak
meyve verecek duruma gelmek: ‘Oğlu Hakan’ın doğduğu yıl meyveye duran dut, en doğurgan dönemindeydi.’ –M. Uyguner.
mezada çıkarmak (koymak)
açık artırma yoluyla bir malı satışa çıkarmak: ‘Nesi var nesi yoksa toplar, buraya getirir, mezada koyardı.’ –M. Ş. Esendal.
mezardan çıkarmak
bir kimseyi ölümden kurtarmak.
mezarını kazmak
kötülüğünü istemek, kötü duruma düşürmek için uğraşmak.
miadı dolmak
bir şeyin kullanım süresi bitmek, eskimek.
miadı gelmek
zamanı gelmek: ‘Bakkalın veresiyeyi kestiği bir gün, artık bu işin miadı geldiğine kanaat ederek satış hususunda ısrar edecek olmuş.’ –A. Ş. Hisar.
mide bulandırmak
1) kusacak bir duruma getirmek: ‘Dibinde, kıyılmış kertenkele ve yılan parçaları varmış gibi midesini bulandırmıştı.’ –P. Safa. 2) mec. kuşkulandırmak.
mide fesadına uğramak
çok ve çeşitli yiyecekler yemekten midesi bozulmak.
midesi almamak (kaldırmamak, kabul etmemek, götürmemek)
1) hastalık, tiksinme vb. sebeplerle bir şeyi yiyememek; 2) mec. çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak.
midesi bulanmak
1) kusacak gibi olmak; 2) mec. iğrenmek, tiksinmek; 3) mec. kuşkulanmak, işkillenmek; 4) mec. huzursuz olmak, rahatı kaçıp tedirgin olmak, hoşlanmamak: ‘Bu rahatlık, bolluk, ferahlık havasına esir ticareti, sömürgecilik gibi kokular karışınca insanın midesi bulanıyor.’ –B. R. Eyuboğlu.
midesi ekşimek (kaynamak, yanmak)
yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak: ‘Şu midesi ekşimese hayat da ekşimeyecek onun için, ama ne yapsın?’ –N. F. Kısakürek.
midesi ezilmek (kazınmak)
açlık duymak.
mideye indirmek
1) yemek içmek; 2) mec. haksız yere, kanunsuz olarak para kazanmak.
mideye oturmak
yenilen şey sindirilmeyip mideye rahatsızlık vermek.
mideyi bastırmak
hafif şeyler yiyerek açlığını gidermek.
mihenge vurmak
denemek.
mihnet çekmek
sıkıntılı bir duruma katlanmak, sıkıntı çekmek.
mikrofona koymak
hikâye, roman, oyun vb. eserleri radyo için elverişli duruma getirip yayımlamak.
mikroskop altına koymak (almak)
en ince noktasına kadar araştırmak, didik didik edip incelemek: ‘Başkalarını nasıl mikroskop altına koydunsa kendini de öylece koy!’ –H. E. Adıvar.
mil yapmak
yol yapmak.
milim oynamamak
1) ölçüsüne tam olarak uygun düşmek; 2) hiç kıpırdamamak.
milim şaşmamak
tam denk düşmek.
mim koymak (yapıştırmak)
1) unutulmaması için işaret koymak; 2) önemli bularak üstünde ısrarla durmak: ‘Bu lafıma mim koy, dedi, Sabri Bey.’ –A. İlhan.
minare gibi
çok uzun.
minder çürütmek
1) işsiz, güçsüz oturmak; 2) bir yerde uzun süre oturmak; 3) otururken yapılan işlerle uzun yıllar uğraşmak.
minderden kaçmak
1) güreşte oyuna katılmamak; 2) güreşte oyun sırasında minderin dışına çıkmak.
minnet altında kalmamak
birinin iyiliğine karşı kendini borçlu durumdan kurtarmak için karşılık olarak bir iyilikte bulunmak.
