Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

merakta kalmak

kaygı içinde olmak.

meraktan çatlamak

merakından çatlamak.

meraktan ölmek

çok kaygılanmak.

meram (meramını) anlatmak

isteğini, derdini anlatmak: ‘Gözlerini siyasi ihtiraslar bürüyen kimselere meram anlatmak mümkün olmamıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

meram etmek

üstüne düşmek, yapmak istemek: ‘İşte o, meram ettiği zaman etrafındakilere böyle tahakküm ederdi.’ –R. N. Güntekin.

mercek altına almak

çok titizlikle ve etraflıca incelemek.

mercimeği fırına vermek

tkz. kadınla erkek gizlice aşk ilişkisi kurmak.

mercimek kadar

çok küçük ve yuvarlak.

merdiven dayamak

ileri bir yaşa yaklaşmak: ‘Elliye merdiven dayadık, ötesine de geçtik.’ –N. Araz.

merhaba çakmak

hlk. selamlamak: ‘Kişileri kendi adıyla anmıştım, ona buna, yardımına koşan bunca kişilere bir merhaba çakayım diye.’ –A. Erhat.

merhaba etmek

hâl hatır sormak, görüşüp konuşmak: ‘Bir oturun bakalım, bir merhaba edelim!’ –M. Ş. Esendal.

merhamet duymak

acıma veya şefkat duygusu uyanmak veya kabarmak: ‘Ömrümde hiç kimseye bu kadar saf ve derin merhamet duymamıştım.’ –P. Safa.

merhamete gelmek

acıma duygusuna kapılmak.

merhem olmak

bir derde çare olmak.

mermer gibi

beyaz, parlak, sert, sağlam ve pürüzsüz.

mesafe almak

bir konuda veya çalışmada önemli ölçüde ilerlemek.

mesafe bırakmak (koymak)

ilişkilerde samimi olmamak.

mesafe katetmek

yol almak, ilerlemek: ‘Tam mesafe katettiğimiz zaman bizi nasıl yarı yolda bırakırsın?’ –O. Aysu.

mesai yapmak

bir iş yerinde, yasal günlük iş süresi dışında ek bir ücretle fazla çalışmak.

mesaiye kalmak

mesai yapmak.

mesaj bırakmak

yazı veya sözle bilgi vermek: ‘Giderken ona bir mesaj bırakmamış, haber de vermemiş.’ –A. Ş. Hisar.

mesaj vermek

duygu ve düşünceleri karşı tarafa dolaylı bir biçimde anlatmak.

meşakkat çekmek

güçlüklerle karşılaşmak.

meşakkate katlanmak

güçlüğe, sıkıntıya dayanmak, göğüs germek.

meşale çekmek

önderlik etmek, önayak olmak.

mesele çıkarmak

sorun çıkarmak.

mesele yok!

‘herhangi bir sıkıntı, güçlük yok!’ anlamında kullanılan bir söz.

meşin gibi

1) kararmış ve sertleşmiş (insan derisi); 2) iyi pişirilmeyip çiğ kalmış (et).

meşk almak

ders almak.

meşk vermek

ders vermek: ‘Esasen hemen onun meşk vereceği kızları getirmiş, ona takdim etmişti.’ –H. E. Adıvar.

mesken tutmak

yerleşmek: ‘Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun / Gördün güzelleri beni unuttun’ –Halk türküsü.

meskûn kılmak

bir yeri şeneltmek.

meskût geçmek

söylemeden geçmek.

meskût kalmak

konuşulmamak.

mesleğinin eri (erbabı) olmak

işinin uzmanı veya ustası olmak: ‘Mesleğimin eri olduğumu takdir edersiniz.’ –R. N. Güntekin.

mesnetsiz atmak

dayanağı olmadan konuşmak.

meşru sayılmak

geçerli bulunmak: ‘Meşru sayılan adilik ve faziletsizliklerden hiçbiri onda yoktu.’ –P. Safa.

mesul tutmak

sorumlu görmek: ‘Suçuna bakmadan bir de bu vaziyetten beni mesul tutmak istiyor, kabahati bana yüklüyor.’ –E. İ. Benice.

mesuliyet almak

sorumluluk almak: ‘Üstümüze ağır bir mesuliyet aldık.’ –A. Gündüz.

metanet göstermek

kötü bir duruma katlanmak, dayanmak.

meteliğe kurşun atmak

parası kalmamak.

metelik etmez

‘çok değersiz’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Gözümde, milyonu olsa da kalp para ile metelik etmez.’ –S. F. Abasıyanık.

metelik vermemek

değer ve önem vermemek, umursamamak, aldırış etmemek: ‘Orayı gördükten sonra ben, gayri dünyanın hiçbir tarafına metelik vermem.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

methiye düzmek

övmek, övgü şiiri yazmak.

metres tutmak

metresle yaşamak.

mevkisi olmak

bir işte önemli bir makamda bulunmak.

mevlasını bulmak

istediğine erişmek.

mevzuya girmek

asıl konuyu ele almak.

meyanesi gelmek

helva vb. kıvamına gelmek.

meydan (birine veya bir şeye) kalmamak

fırsat bulamamak: ‘Bu beladan kurtulabilmek için bir çare düşünmeye meydan kalmadan Ali, bir gece kasabaya girdi.’ –M. Ş. Esendal.

meydan açmak

sebep olmak: ‘Bu hareket, daha ileride kim bilir ne boğuşmalara meydan açacaktır?’ –R. N. Güntekin.

meydan almak

esk. gelişmek, yayılmak, geniş ölçüde olmak.

meydan bırakmamak

fırsat vermemek: ‘Ona ağız açmaya meydan bırakmadım.’ –R. N. Güntekin.

meydan bulamamak

fırsat bulamamak.

meydan dayağı atmak

kalabalık içinde iyice dövmek.

meydan dayağı yemek

kalabalık içinde iyice dayak yemek: ‘Vallahi meydan dayağı yesem bu kadar perişan olmazdım.’ –R. N. Güntekin.

meydan okumak

korkmadığını, çekinmediğini açıkça bildirmek, kavga veya yarışmaya çağırmak: ‘Hülasa yüz türlü yüzmek bilir, dalgıçlara meydan okurdu.’ –R. H. Karay.

meydan vermemek

kötü bir durumun gerçekleşmesi için imkân veya zaman bırakmamak: ‘Sonra sultanın cevabına meydan vermeden döndü.’ –Ö. Seyfettin.

meydana atmak

ortaya çıkarmak.

meydana çıkarmak

1) açıklığa kavuşturmak, ortaya çıkarmak, belli etmek: ‘Marifetlerini birer birer meydana çıkarıyor.’ –R. H. Karay. 2) bularak ortaya çıkarmak.

meydana çıkmak

1) ortaya çıkmak, görünmek: ‘İşte Galip, böyle bir muhitte herkesi şaşırtan büyük bir kabiliyetle meydana çıkıverdi.’ –A. H. Çelebi. 2) belli olmak: ‘Şafak serinliği içinde onun yükselmesini seyrederken ilk tahminimizde yanılmadığımız meydana çıktı.’ –H. S. Tanrıöver. 3) yetişmek, büyümek: ‘Altınyaprak Şirketi bizim son ekmek kapımızdı, bundan sonra iş bulabileceğim şüpheli, kardeşlerim daha meydana çıkmış sayılmaz.’ –R. N. Güntekin.

meydana dökmek

hepsini sergilemek, ortaya dökmek.

meydana düşmek

bir iş yapmak için kendini ortaya atmak.

meydana gelmek

1) olmak, oluşmak: ‘Kum tanelerinden meydana gelen yazıları okumaya çalışan Bünyamin bir hayli zorlandı.’ –İ. O. Anar. 2) ortaya çıkmak: ‘Müspet ve realist ilmî araştırmaların meydana gelebilmesi için istatistik bir zarurettir.’ –N. Hikmet.

meydana getirmek

olmasını sağlamak, oluşturmak: ‘Yaşlandıkça gençleşen bir adam yalnız verdiği eserlerden değil bundan sonra meydana getireceklerinden dolayı mühimdir.’ –İ. A. Gövsa.

meydana koymak

yapıp ortaya çıkarmak, göstermek.

meydana vurmak

belli etmek, ortaya çıkarmak: ‘Beşikten beri ruhlarına akıtılan düşmanlığı meydana vurmak için tam fırsatı bulmuşlardı.’ –Ö. Seyfettin.

meydanda bırakmak

1) açıkta, evsiz barksız bırakmak; 2) ortada, herkesin gözü önünde bırakmak.

meydanı (birine veya bir şeye) bırakmak

1) savunduğu şeyden vazgeçmek: ‘Çok güzel görünen bir şey var ki o da iki tarafın da meydanı bırakıp kaçmamalarıdır.’ –M. Ş. Esendal. 2) yarışmadan çekilmek.

meydanı boş bulmak

kendisini engelleyecek kimse görmeyerek aşırı davranışlarda bulunmak.

meyil vermek

1) eğiklik sağlamak; 2) mec. ilgi göstermek, gönül vermek: ‘Her dilbere meyil verme / Ya sevilir ya sevilmez’ –Erzurumlu Emrah.

meyve almak

1) ürün elde etmek; 2) mec. yarar elde etmek.

meyve vermek

1) ürün vermek; 2) mec. bir eser ortaya çıkarmak.

meyveye durmak

meyve verecek duruma gelmek: ‘Oğlu Hakan’ın doğduğu yıl meyveye duran dut, en doğurgan dönemindeydi.’ –M. Uyguner.

mezada çıkarmak (koymak)

açık artırma yoluyla bir malı satışa çıkarmak: ‘Nesi var nesi yoksa toplar, buraya getirir, mezada koyardı.’ –M. Ş. Esendal.

mezardan çıkarmak

bir kimseyi ölümden kurtarmak.

mezarını kazmak

kötülüğünü istemek, kötü duruma düşürmek için uğraşmak.

miadı dolmak

bir şeyin kullanım süresi bitmek, eskimek.

miadı gelmek

zamanı gelmek: ‘Bakkalın veresiyeyi kestiği bir gün, artık bu işin miadı geldiğine kanaat ederek satış hususunda ısrar edecek olmuş.’ –A. Ş. Hisar.

mide bulandırmak

1) kusacak bir duruma getirmek: ‘Dibinde, kıyılmış kertenkele ve yılan parçaları varmış gibi midesini bulandırmıştı.’ –P. Safa. 2) mec. kuşkulandırmak.

mide fesadına uğramak

çok ve çeşitli yiyecekler yemekten midesi bozulmak.

midesi almamak (kaldırmamak, kabul etmemek, götürmemek)

1) hastalık, tiksinme vb. sebeplerle bir şeyi yiyememek; 2) mec. çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak.

midesi bulanmak

1) kusacak gibi olmak; 2) mec. iğrenmek, tiksinmek; 3) mec. kuşkulanmak, işkillenmek; 4) mec. huzursuz olmak, rahatı kaçıp tedirgin olmak, hoşlanmamak: ‘Bu rahatlık, bolluk, ferahlık havasına esir ticareti, sömürgecilik gibi kokular karışınca insanın midesi bulanıyor.’ –B. R. Eyuboğlu.

midesi ekşimek (kaynamak, yanmak)

yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak: ‘Şu midesi ekşimese hayat da ekşimeyecek onun için, ama ne yapsın?’ –N. F. Kısakürek.

midesi ezilmek (kazınmak)

açlık duymak.

mideye indirmek

1) yemek içmek; 2) mec. haksız yere, kanunsuz olarak para kazanmak.

mideye oturmak

yenilen şey sindirilmeyip mideye rahatsızlık vermek.

mideyi bastırmak

hafif şeyler yiyerek açlığını gidermek.

mihenge vurmak

denemek.

mihnet çekmek

sıkıntılı bir duruma katlanmak, sıkıntı çekmek.

mikrofona koymak

hikâye, roman, oyun vb. eserleri radyo için elverişli duruma getirip yayımlamak.

mikroskop altına koymak (almak)

en ince noktasına kadar araştırmak, didik didik edip incelemek: ‘Başkalarını nasıl mikroskop altına koydunsa kendini de öylece koy!’ –H. E. Adıvar.

mil yapmak

yol yapmak.

milim oynamamak

1) ölçüsüne tam olarak uygun düşmek; 2) hiç kıpırdamamak.

milim şaşmamak

tam denk düşmek.

mim koymak (yapıştırmak)

1) unutulmaması için işaret koymak; 2) önemli bularak üstünde ısrarla durmak: ‘Bu lafıma mim koy, dedi, Sabri Bey.’ –A. İlhan.

minare gibi

çok uzun.

minder çürütmek

1) işsiz, güçsüz oturmak; 2) bir yerde uzun süre oturmak; 3) otururken yapılan işlerle uzun yıllar uğraşmak.

minderden kaçmak

1) güreşte oyuna katılmamak; 2) güreşte oyun sırasında minderin dışına çıkmak.

minnet altında kalmamak

birinin iyiliğine karşı kendini borçlu durumdan kurtarmak için karşılık olarak bir iyilikte bulunmak.

Sayfa 77 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü