mantar gibi (yerden) bitmek
birdenbire veya kendiliğinden ortaya çıkmak.
mantar gibi üremek
hızla çoğalıp yayılmak: ‘Son zamanlarda mantar gibi üreyen yeni kahveci dükkânlarından birinde oturmuş, derin bir sohbete dalmışlardı.’ –O. Aysu.
mantara basmak
argo birinin hazırladığı oyuna düşmek, oyuna gelmek.
manzara koymak
televizyon yayını sırasında beklenmeyen kesinti aralarını doldurmak için ekrana değişik manzara resimlerini getirip göstermek.
mapusa düşmek
hapse girmek.
mapushaneye düşmek
hapse girmek.
maraza aramak
çekişmek, olay çıkarmak için bahane aramak: ‘İkinci yarıda herkesin dili bir karış dışarı çıktığı, maraza aradığı, çamurlaştığı zaman, seninki, oyuna yeni girmiş gibi terütaze koşar durur.’ –H. Taner.
maraza çıkarmak
kavgaya yol açmak, kavga çıkarmak, anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak.
marifet göstermek
ustalığını ortaya koyabilmek: ‘Bütün bu zahmetlere … rağmen bari bir marifet gösterse idik.’ –R. H. Karay.
Marmara çırası gibi yakmak (yanmak)
perişan etmek, mahvetmek veya perişan olmak, mahvolmak.
mars etmek
1) tavla oyununda karşısındakine hiçbir pul toplamaya fırsat vermeden kendi pullarını toplayıp oyunu kazanmak: ‘İkinci oyunda beni mars etti, mantığımı ya da mantıksızlığımı kavramıştı çünkü.’ –T. Uyar. 2) tkz. karşısındakini söz söyleyemeyecek duruma getirmek.
mars olmak
1) tavla oyununda pul toplamaya fırsat bulamadan oyunu kaybetmek; 2) tkz. söz söyleyemeyecek duruma gelmek.
marsık gibi
koyu esmer, kömür gibi, simsiyah.
mart havası gibi
kararsız, huysuz (kimse).
mart içeri, pire dışarı
tedirgin edici biri geldiğinde gitmeye kalkan kimseler için kullanılan bir söz.
mart kedisi gibi
çapkın ve azgın olan.
martaval atmak (okumak)
inanılmayacak sözler söylemek, yalan söylemek.
maruz bırakmak
bir olayın veya bir durumun etkisinde bırakmak: ‘Türk Cumhuriyeti varlığını, istikbalini safsatalarla tehlikeye maruz bırakamaz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
maruz bulunmak (olmak)
bir olayın veya bir durumun etkisinde bulunmak.
maruz kalmak
bir olay veya bir durumla karşı karşıya olmak.
maşa gibi
zayıf ve kuru (kimse).
maşa kadar
çok küçük doğan (çocuk).
maşa varken elini yakmak
bir işten gelebilecek zarardan kendini koruyacak bir yol varken o yolu tutmamak.
masal âleminde yaşamak
1) gerçek olmayan, gerçekleşmesi güç olan şeyler düşünerek yaşamak; 2) masallardaki gibi olağanüstü güzel anlar yaşamak.
masal gibi
olmayacak biçimde.
masal okumak (anlatmak)
inandırıcı olmayan, oyalayıcı sözlerle kandırmaya çalışmak.
maşalık etmek
başkalarının çıkarı, isteği ve amaçları doğrultusunda çalışmak.
maşallahı var
bir kimsenin veya bir şeyin iyi bir durumu anlatılırken söylenen bir söz: Çocuğun bugün maşallahı var, hiç huysuzluk etmedi.
masaya oturmak
bir anlaşmazlığı çözümlemek üzere bir araya gelmek, toplanmak.
maskara etmek
1) bir kimseyi veya şeyi gülünç ve şerefsiz duruma düşürmek: ‘Şu kendini bütün memlekete maskara eden münevver züppenin eksik tarafı millî şuurdan başka nedir?’ –O. S. Orhon. 2) bir şeyi bozmak, berbat etmek.
maskara olmak
gülünç bir duruma düşmek.
maskesi düşmek
gerçek niyeti ve niteliği ortaya çıkmak.
maskesini atmak
amaçlarını gizlemesini bilen kimse, bu tutumunu bırakarak gerçek kişiliğini ve amaçlarını açığa vurmak.
maskesini düşürmek (kaldırmak)
gizli amaçlarını, gerçek kişiliğini ortaya çıkarmak.
masraf etmek
para harcamak.
masraf görmek
alışveriş veya ödeme işlerini yapmak.
masraf kapısı açmak
para harcamayı gerektiren bir işe girişmek.
masrafa girmek
bir iş veya yapım için çok para harcamak: ‘Bir adamın hiç tanımadığı insanlar için bu kadar zahmet ve masrafa girmesine bir türlü akıl erdiremiyorum.’ –R. N. Güntekin.
masrafı çekmek
bir iş için gereken parayı ödemek, gideri karşılamak.
masraftan çıkmak
beklenmedik bir sırada para harcama durumunda kalmak, paradan çıkmak.
mastor olmak
esrar içerek kendinden geçmek: ‘Esrarcılar boğula boğula öksürürler, duman içinde kalırlar, duman olurlar. Buna mastor olurlar demek daha uygundur.’ –S. Sema.
mat etmek
1) satranç oyununda yenmek: ‘İki kişiyi birden satrançta mat ettim.’ –A. Gündüz. 2) bir tartışma sonunda karşısındakini cevap veremez duruma düşürmek: ‘Başkaları onları mat etmeden onlar kendi çelişkileri ile kendilerini çelmeliyorlardı.’ –H. Taner. 3) kötü duruma düşürmek, bozmak: ‘Başka bir çocuk arabasındaki hafif cümbüşü birdenbire bu araba mat etti.’ –O. C. Kaygılı.
mat olmak
1) satranç oyununda yenilmek; 2) bir tartışma sonunda veya benzeri bir durumda yenik düşmek.
matem tutmak
yas tutmak.
matiz olmak
argo sarhoşluktan sızacak duruma gelmek: ‘Bak şu moruğa matiz oluyor gene.’ –O. Kemal.
matrağa almak
alaya almak, eğlenmek.
matrak geçmek
argo alay etmek, eğlenmek: ‘Matrak mı geçiyorsun benimle?’ –N. Cumalı.
maval okumak
yalan söylemek, yalan söyleyerek oyalamak, masal okumak.
mavi boncuk dağıtmak
birçok kişiye birden sevgi göstermek ve söz konusu kişileri, bu sevginin yalnız kendisine verildiğine inandırmak.
mavra atmak (sıkmak)
1) gevezelik etmek; 2) palavra atmak.
maya çalmak
mayalanmayı sağlamak.
mayasında olmak
içinde olmak.
maydanoz olmak
olur olmaz her işe karışmak.
mayın dökmek (döşemek)
denize mayın bırakmak, denizi mayınlamak.
maymun gibi
1) tuhaf, gülünç hareketler yapan; 2) taklitçi.
maymun gözünü açtı
geçen bir olaydan ders alındığını anlatan bir söz.
maymuna dönmek
1) çirkin ve gülünç duruma girmek; 2) uslanmak.
mayna etmek
1) herhangi bir şeyi halat ve palanga aracılığıyla denize veya yere indirmek: ‘… filikalarını mayna etmişlerdi.’ –A. İlhan. 2) mec. fırtına yatışmak.
maytap geçmek
biriyle alay etmek.
maziye karışmak
geçmişte kalmak, yürürlükten ve işlerlikten çıkmak.
mazur görmek
kusura bakmamak, hoş görmek, bağışlamak, affetmek: ‘Büyük işler deruhte etmemiş insanların, bu husustaki tereddütlerini mazur görmelidir.’ –Atatürk.
mecali (mecal) kalmamak
güç kalmamak, güçsüzleşmek: ‘Artık ne yürümeye ne de ayak üstünde durmaya mecali kalmıştı.’ –M. Ş. Esendal.
mecalsiz düşmek
güçsüzleşmek, takati kalmamak: ‘Bir aralık kadının mecalsiz düştüğünü fark ettiler.’ –R. H. Karay.
mecbur kalmak (olmak)
herhangi bir şeyi yapmak zorunda bulunmak.
meclis kurmak
birkaç kişi konuşmak veya eğlenmek için toplanmak: ‘Nihayet bir akşam bütün ihtiyarlar, kadın erkek meclis kurar, ahenge başlarlarmış.’ –H. E. Adıvar.
mecrası değişmek
bir iş, bir olay için gidişi, yönü, doğrultusu değişmek.
medar olmak
yardımı, yararı dokunmak.
medet ummak (beklemek)
yardım beklemek: ‘Emin ol ki dağınık ve kasvetli bir cemiyet içinde aşktan bile medet ummayız.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
mehil vermek
süre tanımak.
mehtaba çıkmak
ay ışığında gezip dolaşmak: ‘O gece mehtaba çıkmak için bir hayli evvelinden başlayan tatlı bir hazırlık devresi vardı.’ –A. Ş. Hisar.
mekân tutmak
bir yere yerleşmek.
mekik atmak
1) mekiği arışlar arasından hızla geçirmek; 2) mec. hiçbir yerde duramayıp iki yer arasında gidip gelmek.
mekik dokumak
iki nokta veya durum arasında sürekli gidip gelmek: ‘Görüntümüz iyi ile kötü arasında mekik dokudu.’ –T. Halman.
mekik gibi
sürekli gidip gelen.
mektebi asmak
derslere girmemek için keyfî olarak okula gitmemek, okulu asmak: ‘Güzel havada mektebi asamamış bir ilkokul öğrencisi somurtkanlığı ile kafileye katıldım.’ –H. Taner.
mektep görmemiş
1) okula gitmemiş; 2) tkz. kaba, saygısız.
mektep medrese görmüş
okumuş, öğrenim görmüş.
mektubu dışından okumak
bir kimsenin içinden geçeni yüz çizgilerinden anlamak.
mektup atmak
mektubu postaya vermek.
melek gibi
1) sessiz, sakin: ‘Annem melekler gibi iyi kadındır.’ –S. F. Abasıyanık. 2) güzel: ‘Kimi tarafları pek ince delikanlılar melek gibi kızları övüyorlardı.’ –S. F. Abasıyanık.
meme vermek
emzirmek: ‘Genç kadın arkasını dönerek göğsünü açtı ve özenle meme vermeye başladı.’ –A. Gündüz.
meme yapmak
tek. motorlu araçlarda platin elektrik akımını geçirmeyecek ölçüde oksitlenmek, işlevini yapmaz olmak.
memede olmak
henüz meme ile beslenmek.
memeden kesmek
artık emzirmemek.
mendil atmak
herhangi bir duyguyu, gizli bir mesajı haberleşilen insana çeşitli anlamları olan renkli mendille bildirmek: ‘Pencereyi açıp gözünün önünde oyalı yeşil mendil mi atacağım Ferit’e?’ –N. Cumalı.
mendil kadar
çok küçük (alan): ‘Mendil kadar olsun tarlamızı ayır/ Beni doyuracak ağacı göster’ –B. R. Eyuboğlu.
mendil sallamak
birini uzaktan mendil sallayarak selamlamak veya uğurlamak: ‘Arabalar yaklaşıyor, mendil sallayalım mı?’ –A. Gündüz.
menfaat gütmek
çıkarını ön planda tutmak: ‘Hayatımda hiçbir zaman menfaat gütmedim, paragözlü olmadım.’ –S. M. Alus.
menopoza girmek
1) âdetten kesilmek, doğurma özelliğini yitirmek, hayızdan nifastan kesilmek: ‘Yakışmıyordu bu hafiflik çoktan menopoza girmiş bir kadına.’ –İ. Aral. 2) mec. bu sebeplerden dolayı kadın bunalım içerisinde olmak.
menzil atmak
tar. ok atış yarışmalarında rekor kırmak.
menzil beygiri gibi koşmak
durup dinlenmeden çalışmak.
menzil dikmek
tar. atılan ok ile kırılan rekorun yerini belirten taş dikmek.
merak getirmek
kara sevdaya tutulmak.
meraka düşmek
1) meraklanmak: ‘Sevecek birini görse bile acaba daha güzeli bulunmaz mı diye meraka düşer.’ –S. Birsel. 2) kaygılanmak.
meraka sokmak
meraklandırmak: ‘Sizleri meraka sokmamı aranızda bulunmamın sevincine bağışlayın.’ –Halikarnas Balıkçısı.
merakına dokunmak
ilgisini çekmek.
merakından çatlamak
1) çok kaygılanmak; 2) bir şeyi öğrenmek isteğini aşırı ölçüde duymak: ‘Rica ederim söyleyiniz, merakımdan çatlayacağım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
merakını mucip olmak
merakına dokunmak.
merakını uyandırmak
merak etmesine sebep olmak, meraklanmak: ‘Kızın en çok merakını uyandıran şey, Hasan’ın yeni kıyafetiydi.’ –O. C. Kaygılı.
merakta bırakmak
kaygı içinde bırakmak.
