Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

lazım gelmek (olmak)

gerekmek: ‘Ayın parlaması için gece lazım olduğu, gibi, dehanın parlaması için çok defa bir felaket lazım gelir.’ –H. S. Tanrıöver. ‘Nadiren kolunda, lazım oldukça kullanmak üzere bir pardösü bulunduğunu ancak fark ederdiniz.’ –İ. A. Gövsa.

leb demeden leblebiyi anlamak

daha söze başlanırken ne denmek istenildiğini çabucak anlamak.

leb demeden leblebiyi anlamak

daha söze başlanırken ne denmek istenildiğini çabucak anlamak.

leblebiden nem kapmak

en küçük bir olay veya davranıştan olumsuz etkilenmek: ‘Leblebiden nem kapar.’ –F. Celâlettin.

lehinde söylemek (bulunmak)

1) iyiliğini söylemek; 2) hakkında iyi söz söylemek, desteklemek.

leke getirmek

yüz kızartacak, onur kıracak durumla karşılaşmaya yol açmak.

leke sürmek

birine onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak, suç yüklemek, lekelemek: ‘Annemi kıskanıyor, bana leke sürmek istiyor.’ –H. E. Adıvar.

leş gibi

1) çok pis (yer); 2) rahatsız edici, ağır (koku); 3) tembel veya çok yorgun.

leş gibi sarhoş

körkütük sarhoş, çok sarhoş.

leş gibi serilmek

kollarını bacaklarını yayarak kımıldamadan yatmak.

leyleği havada görmek

şaka çok gezmek.

leyleğin attığı yavru

çevresinde yeteri kadar ilgi görmeyen kimse: ‘Gözlerimi önüme indirmiştim, başım dönüyor, kulaklarım vınlıyordu. Ben, bilhassa ben, leyleğin attığı yavru.’ –O. Kemal.

leylek gibi

zayıf ve uzun bacaklı.

lezzet almak

hoşlanmak: ‘Uysal hayatımız daima gönlümün de aklımın da en lezzet aldığı meşgalesi.’ –R. H. Karay.

lezzetini çıkarmak

tadını çıkarmak: ‘Lezzetini çıkara çıkara hikâyesine devam ediyordu.’ –R. H. Karay.

ligden düşmek

kümeden düşmek.

lige çıkmak

kümeye çıkmak.

limon gibi

sarı, çok sarı: ‘Benzi limon gibi sararmaya, gözleri ateş gibi parlamaya başladı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

limon kabuğu gibi

tkz. küçük ve biçimsiz (şapka).

limonata gibi

sıcak günlerde serin serin esen (hafif rüzgâr).

lisana gelmek

konuşmaz şeyler konuşmaya başlamak, dile gelmek, dillenmek: Ağaç lisana gelerek…

liyakat göstermek

başarmak.

lodosa çevirmek (dönmek)

hava soğukken lodosla ısınmak: ‘Hava öğleden beri lodosa çevirdiği için soğuk değildi.’ –P. Safa.

lök gibi

bütün heybetiyle, ağırlığıyla (oturmak, çökmek).

lokma (lokması) ağzında büyümek

üzüntü veya iştahsızlık sebebiyle lokmasını yutamamak: ‘Ağzımızda lokmalar büyürdü, muşambanın buz gibi teması âdeta ellerimizi yakardı.’ –R. H. Karay.

lokma dökmek

1) lokma tatlısı yapmak: ‘Sonra arkasından lokma filan dökmek değil a, bir Yasin, bir Fatihacık bile okuyan bulunmaz.’ –Ö. Seyfettin. 2) konuk için yemek hazırlamak.

lokma etmek

yemek yemek: ‘Ben de uskumru aldım. Kendim kızartacağım. Ne olur kalın, beraber lokma edelim.’ –H. E. Adıvar.

Lokman hekimin ye dediği

tadı güzel olan şeyler için kullanılan bir söz.

lokum gibi

1) tatlı, güzel, yumuşak; 2) çok güzel (kadın).

lort gibi

rahat bir biçimde: ‘Onların öyle lort gibi kurulup durduklarına bakmayın.’ –R. N. Güntekin.

lügat paralamak

konuşma dilinde geçmeyen yabancı kelimeler kullanmak, ağdalı konuşmak: ‘Deli eniştemiz, dil dökerek ve lügat paralayarak âlim görünmek isterdi.’ –A. Ş. Hisar.

lüzum görmemek

gerekli bulmamak, gerekli görmemek: ‘Bütün bunlardan bahsetmeye lüzum görmedim.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

lüzumsuz görmek

gereksiz bulmak.

maaş bağlamak

aylık bağlamak.

maaşa geçmek

aylığa geçmek.

maç satmak

karşılaşma sonucunu belirlemek amacıyla meşru olmayan yollardan veya para karşılığı anlaşmaya varmak.

maça beyi gibi kurulmak

saygısızca yayılarak oturmak.

macera aramak

başına geleceklerden habersiz, sonu bilinmeyen, tehlikeli, heyecanlı bir işe girişmek.

maceraya atılmak

tehlikeli, yorucu, sıkıcı ve ne olacağı bilinmeyen bir işe kalkışmak.

madalyonun ters tarafı (tersi, arka yüzü)

‘olumlu bir iş, bir durum veya bir olayın düşünülmesi, hesaba katılması gereken olumsuz yönü’ anlamında kullanılan bir söz.

madara etmek

kötü duruma düşürmek, yalanını, yanlışını çıkarmak.

madara olmak

kötü duruma düşmek, yalanı, yanlışı ortaya çıkmak.

mağdur etmek

zarara uğratmak.

mağdur olmak

zarara uğramak.

mahal kalmamak

gerek kalmamak, gereği olmamak.

mahal yok

yeri, gereği yok: ‘Otomobilin dinmeyen yaygarasını üstüne alınmaya mahal yoktu.’ –Ö. Seyfettin.

mahalle kahvesi gibi

havasız, gürültülü ve kalabalık (yer).

mahalleyi ayağa kaldırmak

bağırıp çağırarak konu komşuyu tedirgin etmek.

maharet kazanmak

beceri edinmek, ustalaşmak.

mahcup çıkarmamak

utandırmamak: ‘Her yazdığımı tutan hocayı mahcup çıkarmamak için yazdıklarımı daha ciddi bir öz eleştiri eleğinden geçirir olmuştum.’ –H. Taner.

mahcup kalmak

utanmış olmak: ‘Bu tekdir karşısında mahcup kalmak şöyle dursun, geniş geniş güldü.’ –H. R. Gürpınar.

mahkeme açmak

mahkemede dava açmak.

mahkemeye düşmek

mahkemelik olmak: ‘Korkma, ona zırnık vermem. İcap ederse mahkemeye düşeriz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

mahkemeye vermek

dava açmak.

mahşer gibi

çok kalabalık.

mahsur kalmak

1) bir yerden çıkamamak; 2) kuşatılmak, sarılmak, çevrilmek.

mahzur doğurmak

ortaya engel çıkarmak, sakınca yaratmak: ‘Ne gibi mahzurlar doğurabileceğini görmemezlikten gelmek mümkün değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

mahzur görmek

sakıncalı bulmak.

makara çekmek

ötücü kuşlar sürekli ötmek.

makara gibi

aralıksız (konuşma).

makaraları koyuvermek (zapt edememek, salıvermek)

tkz. kendini tutamayarak kahkahayla gülmeye başlamak: ‘Dersin ciddiliğine bakmadan koyuverdik makaraları.’ –A. İlhan.

makas almak

argo yanağı orta parmak ile işaret parmağı arasına alıp sıkıştırmak, makaslamak.

makas değiştirmek

1) tren yönünü değiştirmek; 2) mec. tuttuğu yol ve yöntemden vazgeçip başka bir yöne yönelmek.

makas vurmak

makasla kesmek.

makbule geçmek

çok beğenilmek, hoşa gitmek, işe yaramak: ‘O vakit o kış kıyamette / Ne kadar makbule geçer tatlı’ –B. Necatigil.

makine çekmek

dikiş makinesinde dikmek.

makine gibi

çok çabuk, art arda, aynı biçimde yapılan veya olan.

makine gibi adam

düzgün, çok ve çabuk iş çıkaran adam.

makineli tüfek gibi

çok hızlı, birbiri ardınca: Makineli tüfek gibi konuşuyor.

makineyi bozmak

şaka motoru bozmak.

maksat gütmek

bir işi yaparken gizli amaç beslemek: ‘Hiçbir maksat gütmeyerek yaptığım bu ufak tefek hizmetler boşa gitti.’ –R. N. Güntekin.

maksat hasıl olmak

amaca ulaşılmak, amaç gerçekleşmek: ‘İmzanın arkasına saklanan adam dost, düşman her kim olursa olsun maksat hasıl olmuştu.’ –H. R. Gürpınar.

maktul düşmek (olmak)

vurulup ölmek, öldürülmek, katledilmek.

mal bulmuş Mağribî gibi

‘büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına büyük sevinç ve coşku ile’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Başka bir gazeteci olsa bu fırsata mal bulmuş Mağribî gibi atlardı.’ –H. Taner.

mal etmek

1) bir değer karşılığında sahip olmak: ‘Sen şimdilik buna karşılık diyeceksin ki dün yüze mal ettiğin arsaları bine, bine olanları on binlere sattın.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) kendi malı, eseri, buluşu gibi benimsemek veya saymak: ‘Nereden, kimden almış olursak olalım, bin yıldır onu kendimize mal etmişiz, benimsemişiz.’ –N. Ataç. 3) yüklemek, ait olduğunu göstermek: ‘Başkalarından kazandığı iki çocuğu da bu zengin ihtiyara mal ederek mirasa sokacak.’ –H. R. Gürpınar.

mal kaldırmak

ürün elde etmek: ‘Kendisi şu kadarcık tarla sayesinde ancak akşamları bir kaşık sıcak çorba içecek kadar mal kaldırabiliyor.’ –N. Nâzım.

mal kapatmak

para karşılığında herhangi bir üretim alanındaki verimin sırf kendisine ayrılmasını sağlamak.

mal meydanda

bir işin gizli bir yönünün olmadığını belirten bir söz.

mal olmak

1) bir şeye bir değer karşılığında sahip olmak: Bu kitap bana yirmi liraya mal oldu. 2) bir iş, bir davranış sonucu zarara uğramak: ‘Babamın hayatta iken en çok sevdiği yemek, bütün bir senenin tasarrufuna mal olsa da o gece mutlaka pişerdi.’ –K. Bilbaşar. 3) bir yeri, bir şeyi benimsenmek: ‘Gerçi Meclisimebusandaki bağımsızlarla hizipçiler henüz tamamıyla bu partiye mal olmamışlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

mal yapmak

servet sahibi olmak.

malı götürmek

herkesin göz diktiği bir çıkarı elde etmek.

malum değil

bilinmeyen konular için kullanılan bir söz.

malum ya!

‘bilinen şey’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Bana gücenmeyiniz hanımefendi, malum ya, elçiye zeval yoktur.’ –H. R. Gürpınar.

malumu ilam etmek

bilinen ve açık olan bir şeyi söylemeye, açıklamaya kalkmak.

mana çıkarmak

1) yersiz bir yargıya varmak, yanlış değerlendirmek; 2) bir söze, söyleyenin aklından geçmeyen bir anlam vermek; 3) anlam çıkarmak.

mana vermek

kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.

manasına gelmek

anlamına gelmek.

manaya gelmek

anlam bildirmek.

manda gibi

çok iri ve hantal.

manda gibi yayılmak

dikkatsizce ve bütün ağırlığıyla oturmak.

manda gibi yemek

çok ve acele ile yemek.

mandepsiye basmak (düşmek)

aldatılmak, tuzağa düşürülmek: ‘Karı kocaya benzemiyordu ya neyse beni adamakıllı mandepsiye bastırdılar.’ –A. Gündüz.

maneviyatı bozulmak

moral gücü sarsılmak.

maneviyatını kırmak

moral gücünü sarsmak.

manevra yapmak

1) bir araca istenilen hareketi yaptırmak. 2) ask. askerî birlikler savaş denemesi yapmak.

mangal gibi yüreği olmak

cesareti çok olmak: ‘Sen bana iyi baksana, bende mangal gibi yürek var!’ –O. Kemal.

mangalda kül bırakmamak

yapamayacağı işleri yapabilirmiş gibi söylemek.

mâni düzmek (yakmak)

1) mâni okumak; 2) müzik eşliğinde mâni söylemek.

manken gibi

vücut ölçüleri düzgün ve ince olan.

mantar atmak

argo yalan söylemek, martaval atmak.

Sayfa 75 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü