lazım gelmek (olmak)
gerekmek: ‘Ayın parlaması için gece lazım olduğu, gibi, dehanın parlaması için çok defa bir felaket lazım gelir.’ –H. S. Tanrıöver. ‘Nadiren kolunda, lazım oldukça kullanmak üzere bir pardösü bulunduğunu ancak fark ederdiniz.’ –İ. A. Gövsa.
leb demeden leblebiyi anlamak
daha söze başlanırken ne denmek istenildiğini çabucak anlamak.
leb demeden leblebiyi anlamak
daha söze başlanırken ne denmek istenildiğini çabucak anlamak.
leblebiden nem kapmak
en küçük bir olay veya davranıştan olumsuz etkilenmek: ‘Leblebiden nem kapar.’ –F. Celâlettin.
lehinde söylemek (bulunmak)
1) iyiliğini söylemek; 2) hakkında iyi söz söylemek, desteklemek.
leke getirmek
yüz kızartacak, onur kıracak durumla karşılaşmaya yol açmak.
leke sürmek
birine onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak, suç yüklemek, lekelemek: ‘Annemi kıskanıyor, bana leke sürmek istiyor.’ –H. E. Adıvar.
leş gibi
1) çok pis (yer); 2) rahatsız edici, ağır (koku); 3) tembel veya çok yorgun.
leş gibi sarhoş
körkütük sarhoş, çok sarhoş.
leş gibi serilmek
kollarını bacaklarını yayarak kımıldamadan yatmak.
leyleği havada görmek
şaka çok gezmek.
leyleğin attığı yavru
çevresinde yeteri kadar ilgi görmeyen kimse: ‘Gözlerimi önüme indirmiştim, başım dönüyor, kulaklarım vınlıyordu. Ben, bilhassa ben, leyleğin attığı yavru.’ –O. Kemal.
leylek gibi
zayıf ve uzun bacaklı.
lezzet almak
hoşlanmak: ‘Uysal hayatımız daima gönlümün de aklımın da en lezzet aldığı meşgalesi.’ –R. H. Karay.
lezzetini çıkarmak
tadını çıkarmak: ‘Lezzetini çıkara çıkara hikâyesine devam ediyordu.’ –R. H. Karay.
ligden düşmek
kümeden düşmek.
lige çıkmak
kümeye çıkmak.
limon gibi
sarı, çok sarı: ‘Benzi limon gibi sararmaya, gözleri ateş gibi parlamaya başladı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
limon kabuğu gibi
tkz. küçük ve biçimsiz (şapka).
limonata gibi
sıcak günlerde serin serin esen (hafif rüzgâr).
lisana gelmek
konuşmaz şeyler konuşmaya başlamak, dile gelmek, dillenmek: Ağaç lisana gelerek…
liyakat göstermek
başarmak.
lodosa çevirmek (dönmek)
hava soğukken lodosla ısınmak: ‘Hava öğleden beri lodosa çevirdiği için soğuk değildi.’ –P. Safa.
lök gibi
bütün heybetiyle, ağırlığıyla (oturmak, çökmek).
lokma (lokması) ağzında büyümek
üzüntü veya iştahsızlık sebebiyle lokmasını yutamamak: ‘Ağzımızda lokmalar büyürdü, muşambanın buz gibi teması âdeta ellerimizi yakardı.’ –R. H. Karay.
lokma dökmek
1) lokma tatlısı yapmak: ‘Sonra arkasından lokma filan dökmek değil a, bir Yasin, bir Fatihacık bile okuyan bulunmaz.’ –Ö. Seyfettin. 2) konuk için yemek hazırlamak.
lokma etmek
yemek yemek: ‘Ben de uskumru aldım. Kendim kızartacağım. Ne olur kalın, beraber lokma edelim.’ –H. E. Adıvar.
Lokman hekimin ye dediği
tadı güzel olan şeyler için kullanılan bir söz.
lokum gibi
1) tatlı, güzel, yumuşak; 2) çok güzel (kadın).
lort gibi
rahat bir biçimde: ‘Onların öyle lort gibi kurulup durduklarına bakmayın.’ –R. N. Güntekin.
lügat paralamak
konuşma dilinde geçmeyen yabancı kelimeler kullanmak, ağdalı konuşmak: ‘Deli eniştemiz, dil dökerek ve lügat paralayarak âlim görünmek isterdi.’ –A. Ş. Hisar.
lüzum görmemek
gerekli bulmamak, gerekli görmemek: ‘Bütün bunlardan bahsetmeye lüzum görmedim.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
lüzumsuz görmek
gereksiz bulmak.
maaş bağlamak
aylık bağlamak.
maaşa geçmek
aylığa geçmek.
maç satmak
karşılaşma sonucunu belirlemek amacıyla meşru olmayan yollardan veya para karşılığı anlaşmaya varmak.
maça beyi gibi kurulmak
saygısızca yayılarak oturmak.
macera aramak
başına geleceklerden habersiz, sonu bilinmeyen, tehlikeli, heyecanlı bir işe girişmek.
maceraya atılmak
tehlikeli, yorucu, sıkıcı ve ne olacağı bilinmeyen bir işe kalkışmak.
madalyonun ters tarafı (tersi, arka yüzü)
‘olumlu bir iş, bir durum veya bir olayın düşünülmesi, hesaba katılması gereken olumsuz yönü’ anlamında kullanılan bir söz.
madara etmek
kötü duruma düşürmek, yalanını, yanlışını çıkarmak.
madara olmak
kötü duruma düşmek, yalanı, yanlışı ortaya çıkmak.
mağdur etmek
zarara uğratmak.
mağdur olmak
zarara uğramak.
mahal kalmamak
gerek kalmamak, gereği olmamak.
mahal yok
yeri, gereği yok: ‘Otomobilin dinmeyen yaygarasını üstüne alınmaya mahal yoktu.’ –Ö. Seyfettin.
mahalle kahvesi gibi
havasız, gürültülü ve kalabalık (yer).
mahalleyi ayağa kaldırmak
bağırıp çağırarak konu komşuyu tedirgin etmek.
maharet kazanmak
beceri edinmek, ustalaşmak.
mahcup çıkarmamak
utandırmamak: ‘Her yazdığımı tutan hocayı mahcup çıkarmamak için yazdıklarımı daha ciddi bir öz eleştiri eleğinden geçirir olmuştum.’ –H. Taner.
mahcup kalmak
utanmış olmak: ‘Bu tekdir karşısında mahcup kalmak şöyle dursun, geniş geniş güldü.’ –H. R. Gürpınar.
mahkeme açmak
mahkemede dava açmak.
mahkemeye düşmek
mahkemelik olmak: ‘Korkma, ona zırnık vermem. İcap ederse mahkemeye düşeriz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
mahkemeye vermek
dava açmak.
mahşer gibi
çok kalabalık.
mahsur kalmak
1) bir yerden çıkamamak; 2) kuşatılmak, sarılmak, çevrilmek.
mahzur doğurmak
ortaya engel çıkarmak, sakınca yaratmak: ‘Ne gibi mahzurlar doğurabileceğini görmemezlikten gelmek mümkün değildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
mahzur görmek
sakıncalı bulmak.
makara çekmek
ötücü kuşlar sürekli ötmek.
makara gibi
aralıksız (konuşma).
makaraları koyuvermek (zapt edememek, salıvermek)
tkz. kendini tutamayarak kahkahayla gülmeye başlamak: ‘Dersin ciddiliğine bakmadan koyuverdik makaraları.’ –A. İlhan.
makas almak
argo yanağı orta parmak ile işaret parmağı arasına alıp sıkıştırmak, makaslamak.
makas değiştirmek
1) tren yönünü değiştirmek; 2) mec. tuttuğu yol ve yöntemden vazgeçip başka bir yöne yönelmek.
makas vurmak
makasla kesmek.
makbule geçmek
çok beğenilmek, hoşa gitmek, işe yaramak: ‘O vakit o kış kıyamette / Ne kadar makbule geçer tatlı’ –B. Necatigil.
makine çekmek
dikiş makinesinde dikmek.
makine gibi
çok çabuk, art arda, aynı biçimde yapılan veya olan.
makine gibi adam
düzgün, çok ve çabuk iş çıkaran adam.
makineli tüfek gibi
çok hızlı, birbiri ardınca: Makineli tüfek gibi konuşuyor.
makineyi bozmak
şaka motoru bozmak.
maksat gütmek
bir işi yaparken gizli amaç beslemek: ‘Hiçbir maksat gütmeyerek yaptığım bu ufak tefek hizmetler boşa gitti.’ –R. N. Güntekin.
maksat hasıl olmak
amaca ulaşılmak, amaç gerçekleşmek: ‘İmzanın arkasına saklanan adam dost, düşman her kim olursa olsun maksat hasıl olmuştu.’ –H. R. Gürpınar.
maktul düşmek (olmak)
vurulup ölmek, öldürülmek, katledilmek.
mal bulmuş Mağribî gibi
‘büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına büyük sevinç ve coşku ile’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Başka bir gazeteci olsa bu fırsata mal bulmuş Mağribî gibi atlardı.’ –H. Taner.
mal etmek
1) bir değer karşılığında sahip olmak: ‘Sen şimdilik buna karşılık diyeceksin ki dün yüze mal ettiğin arsaları bine, bine olanları on binlere sattın.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) kendi malı, eseri, buluşu gibi benimsemek veya saymak: ‘Nereden, kimden almış olursak olalım, bin yıldır onu kendimize mal etmişiz, benimsemişiz.’ –N. Ataç. 3) yüklemek, ait olduğunu göstermek: ‘Başkalarından kazandığı iki çocuğu da bu zengin ihtiyara mal ederek mirasa sokacak.’ –H. R. Gürpınar.
mal kaldırmak
ürün elde etmek: ‘Kendisi şu kadarcık tarla sayesinde ancak akşamları bir kaşık sıcak çorba içecek kadar mal kaldırabiliyor.’ –N. Nâzım.
mal kapatmak
para karşılığında herhangi bir üretim alanındaki verimin sırf kendisine ayrılmasını sağlamak.
mal meydanda
bir işin gizli bir yönünün olmadığını belirten bir söz.
mal olmak
1) bir şeye bir değer karşılığında sahip olmak: Bu kitap bana yirmi liraya mal oldu. 2) bir iş, bir davranış sonucu zarara uğramak: ‘Babamın hayatta iken en çok sevdiği yemek, bütün bir senenin tasarrufuna mal olsa da o gece mutlaka pişerdi.’ –K. Bilbaşar. 3) bir yeri, bir şeyi benimsenmek: ‘Gerçi Meclisimebusandaki bağımsızlarla hizipçiler henüz tamamıyla bu partiye mal olmamışlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
mal yapmak
servet sahibi olmak.
malı götürmek
herkesin göz diktiği bir çıkarı elde etmek.
malum değil
bilinmeyen konular için kullanılan bir söz.
malum ya!
‘bilinen şey’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Bana gücenmeyiniz hanımefendi, malum ya, elçiye zeval yoktur.’ –H. R. Gürpınar.
malumu ilam etmek
bilinen ve açık olan bir şeyi söylemeye, açıklamaya kalkmak.
mana çıkarmak
1) yersiz bir yargıya varmak, yanlış değerlendirmek; 2) bir söze, söyleyenin aklından geçmeyen bir anlam vermek; 3) anlam çıkarmak.
mana vermek
kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.
manasına gelmek
anlamına gelmek.
manaya gelmek
anlam bildirmek.
manda gibi
çok iri ve hantal.
manda gibi yayılmak
dikkatsizce ve bütün ağırlığıyla oturmak.
manda gibi yemek
çok ve acele ile yemek.
mandepsiye basmak (düşmek)
aldatılmak, tuzağa düşürülmek: ‘Karı kocaya benzemiyordu ya neyse beni adamakıllı mandepsiye bastırdılar.’ –A. Gündüz.
maneviyatı bozulmak
moral gücü sarsılmak.
maneviyatını kırmak
moral gücünü sarsmak.
manevra yapmak
1) bir araca istenilen hareketi yaptırmak. 2) ask. askerî birlikler savaş denemesi yapmak.
mangal gibi yüreği olmak
cesareti çok olmak: ‘Sen bana iyi baksana, bende mangal gibi yürek var!’ –O. Kemal.
mangalda kül bırakmamak
yapamayacağı işleri yapabilirmiş gibi söylemek.
mâni düzmek (yakmak)
1) mâni okumak; 2) müzik eşliğinde mâni söylemek.
manken gibi
vücut ölçüleri düzgün ve ince olan.
mantar atmak
argo yalan söylemek, martaval atmak.
