Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kuyu gibi

1) çok derin (yer); 2) basık ve karanlık (yer).

kuyudan adam çıkarmak

1) olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak; 2) unutulmaktan kurtarmak.

kuzgun gibi

çok kara, çok koyu.

kuzu çevirmek

kuzunun gövdesini şişe geçirip ateş korunun üzerinde çevirerek pişirmek.

kuzu gibi

çok uysal.

kuzu gibi olmak

uslanmak, sessizleşmek, sakinleşmek.

kuzu kesilmek

uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak: ‘Sabık komiserin sahiden bir komisermiş gibi tavır aldığı anlarda kadın kuzu kesilirdi.’ –H. E. Adıvar.

kuzu postuna bürünmek

karşısındakini aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek.

laçka etmek

1) den. bir halatı koyuverip boşaltmak; 2) mec. gevşetmek, bitkin bir duruma getirmek: ‘Ne oluyorum demeye vakit bulamadan her tarafını laçka eden bir kesiklik duydu.’ –S. F. Abasıyanık.

laçka olmak

1) vida, mil vb. makine parçaları aşınarak veya yuvaları genişleyerek gevşemek; 2) mec. herhangi bir düzen iyi işlemez olmak: ‘O gece bir kadeh içkinin laçka olan sinirlerine iyi geleceğini düşünüyordu.’ –O. Aysu.

lades tutuşmak

tavuğun lades kemiğini birer ucundan karşılıklı tutup kırarak lades oyununa başlamak: ‘Lades tutuşmadık ki her defasında hatırımda diyorsun.’ –A. Ş. Hisar.

ladesli olmak

lades oyununa tutuşmak: ‘Lades tutuşanlar ladesli olduklarını unutmamaya ama rakibine unutturmaya çalışırlar.’ –Ü. Dökmen.

laf açmak

söz etmek, söz açmak, konuya girmek: ‘Yavere burulduğumu sezdirmeden başka bir laf açtım.’ –R. H. Karay.

laf altında kalmamak

söz altında kalmamak.

laf anlamaz

1) söz dinlemeyip kendi bildiğinde inat eden; 2) kaba, aptal (kimse).

laf anlatmak

sözünü dinletmek, karşıdakini ikna edinceye kadar konuşmak: ‘Aralarından bir tanesi ille de laf anlatacağım diye çene patlatıp duruyormuş.’ –Ç. Altan.

laf aramızda

‘başkaları bilmesin, duymasın’ anlamında kullanılan bir söz.

laf atmak

1) söyleşmek, konuşmak: ‘Tabii Hayri Efendi’yle biraz laf atacak belki de biraz işten güçten bahsedecekti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) uzaktan, dolayısıyla dokunacak söz söyleyip işittirmek: ‘Yakınındaki erkeği kime benzetirse onun lisanından bir şarkı ile laf atıyor.’ –F. R. Atay. 3) sözle sarkıntılık etmek: ‘Seyircilerin alışılmış sululuklarından, laf atmalardan kaçındıklarını söyledi.’ –T. Buğra.

laf çakmak (çarptırmak, dokundurmak)

üstü kapalı bir biçimde karşısındakine bir şeyler ima etmek: ‘Gözüne gelini ilişince açıktan açığa olmasa bile öfkesini ondan almak için laf çaktı.’ –O. Kemal.

laf çıkarmak

1) yeni bir şey söylemek, ortaya atmak: ‘Şimdi unutup laf mı çıkarıyorsun?’ –Ö. Seyfettin. 2) dedikodu yapmak.

laf çıkmak

dedikodu başlamak.

laf dinlemek

söz dinlemek.

laf düşmemek

söz düşmemek.

laf etmek

söz etmek: ‘Öyle laf ettim ki adamcağız gezdirmeye mecbur kaldı.’ –S. F. Abasıyanık.

laf işitmek

azarlanmak, birisi kendisine darılmak: ‘Kaç kere laf işittim bu yüzden, sineye çektim.’ –A. Kulin.

laf kaynayıp gitmek

söz boşa söylenmek, anlaşılmaz olmak, hiçbir etki yapmamak: ‘Her kafadan bir ses çıkıyor, söylenen laflar gülüşmeler arasında kaynayıp gidiyordu.’ –H. Taner.

laf ola beri gele!

konuşulan konu ile ilgili olmayan bir söz söylendiğinde veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen bir söz.

laf olmak

dedikodu çıkmak.

laf olsun âdet yerini bulsun

konuşacak herhangi bir konu bulunmayıp rastgele söz sarf edildiğinde söylenen bir söz: ‘A hiç olur mu cümlesini de laf kıtlığında laf olsun âdet yerini bulsun diye söylemişti.’ –H. Taner.

laf oturtmak

karşı tarafa gerektiği yerde, beklenilmeyen bir durumda, esaslı ve gereken bir laf söylemek.

laf söyledi bal kabağı!

alay gereksiz yere ve aptalca söz söyleyen kimse için kullanılan bir söz.

laf taşımak

dedikodu ederek laf götürüp getirmek.

laf yakıştırmak

konuşma sırasında yerinde söz söylemek, gerekeni ifade etmek.

laf yapmak

dedikodu yapmak.

laf yetiştirmek

birinin söylediklerine olur olmaz karşılık vermek, çene yarıştırmaya kalkmak: ‘Evin hanımı sokaktan geçene laf yetiştirmek için vakit yitirmemeli.’ –S. İleri.

laf yok!

‘mükemmel, çok güzel, kusursuz, eleştirilecek bir tarafı yok’ anlamında kullanılan bir söz.

lafa boğmak

bir konu üzerinde konuşulurken ilgisiz, gereksiz ve anlamsız bir biçimde söz edip asıl konuyu değiştirmek, unutturmak, karıştırmak.

lafa dalmak

uzun süren bir sohbette bulunmak, çok konuşmak: ‘Kız Binnaz, kapının önünde kiminle lafa daldın yine?’ –N. Cumalı.

lafa karışmak

biri veya birileri konuşurken bir başkası konuşmak, konuşmaya katılmak: ‘Müsteşar bile sözüne itiraz edemiyor diye lafa karışıyor.’ –H. Taner.

lafa tutmak

yersiz, zamansız ve sürekli konuşarak meşgul etmek, oyalamak.

lafı ağzına tıkamak

birinin rahatça konuşmasını engelleyip susturmak, söylemesine imkân tanımamak.

lafı ağzında bırakmak

birinin konuşmasını kesmek, sözlerini bitirmesine fırsat vermemek.

lafı ağzında gevelemek

söylemek isteğini söyleyememek.

lafı ağzında kalmak

sözü ağzında kalmak.

lafı bağlamak

bir konu üzerinde son sözü söylemek.

lafı değiştirmek

başka konuyu dile getirmek, başka bir şeyden söz etmek: ‘Bu meslekte neler gördük biz diye yuvarlayarak lafı değiştiriyorum.’ –A. Ümit.

lafı dolandırmak

sözü uzatmak: ‘Üç beş sorum var kalıplaşmış, onları soruyorum, lafı dolandırarak.’ –N. Meriç.

lafı döndürüp dolaştırmak

sözü uzatmak: ‘Her söyleşisinde lafı döndürüp dolaştırmasından bıkmışlardı.’ –M. Mungan.

lafı geçmek

1) sözü etkili olmak, sözü dinlenmek; 2) bahsedilmek: ‘Kocasının erkek kardeşinin süt kardeşi imişsiniz, ben sizi hiç görmedimdi fakat bu evde lafınız geçerdi.’ –P. Safa.

lafı kıçından anlamak

konuşulan konuyu yanlış, ters anlamak.

lafı kıçından dinlemek

konuşulan konuyu ilgisiz, üstünkörü veya önem vermeden dinlemek.

lafı kısa kesmek

söyleyeceğini kısa veya özet olarak belirtmek, az ve öz konuşmak.

lafı mı olur?

1) ‘şimdi onun sırası değil, daha önemli konular var’ anlamında kullanılan bir söz; 2) bir iş yapmak için ‘seve seve zahmete girerim’ anlamında kullanılan bir söz.

lafı sulandırmak

bir konu üzerinde ciddiyetle durup konuşurken araya ilgisiz, anlamsız veya tutarsız boş laf katmak.

lafı uzatmak

konuşmayı gereksiz bir biçimde başka sözlerle sürdürmek: ‘Lafı uzatmadım, kelimesi kelimesine cevap vermeye takatim yoktu.’ –E. İ. Benice.

lafını (lafınızı) balla kestim

bir kimsenin sözünü kesmek gerektiğinde ‘izin verin’ anlamında kullanılan bir söz.

lafını bilmek

akıllı uslu konuşup başkasını rahatsız etmemek, yerinde, güzel ve tutarlı konuşmak.

lafını etmek

birinden veya bir konudan söz etmek, onunla ilgili olarak konuşmak.

lafını kesmek

birinin sözünü bitirmesine fırsat vermeden araya girmek: ‘Vedia yine feylesofun lafını kesti.’ –Ö. Seyfettin.

lafını şaşırmak

ne diyeceğini bilememek, şaşırarak başka şeyler söylemek.

lafını yabana atmamak

söylenen söze değer vermek: ‘Yooo, lafımı yabana atma, bu işi rahmetli anneciğim de bilirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

lafını yedirmek

iddialı olarak söylediği sözü geri alma zorunda bırakmak.

lafını yemek

verdiği sözden, söylediği sözden vazgeçmek: ‘Lafımı yemem avrat, dedi, kafam kızdı mı tövbe lafımı yemem!’ –O. Kemal.

lafta kalmak

bir iş düşünce aşamasında kalıp gerçekleşmemek.

laftan anlamak

söyleneni dinleyip uymak veya uygulamak: ‘Adam değil ki laftan anlasın!’ –N. Cumalı.

laga luga etmek (veya yapmak)

boş konuşmak.

lağımla atmak

bir kayayı delip içine patlayıcı maddeler koyduktan sonra bu maddeleri ateşleyerek parçalamak.

lahavle çekmek (okumak)

‘lahavle’ sözünü söylemek: ‘Cömertliği karşısında olduğumu anlayınca lahavle çekip yola devam ettim.’ –A. Rasim.

lakap takmak

bir kimseye onun bir özelliğini belirtecek bir ad vermek: ‘Arkadaşının taktığı bu lakabı, Ger Ali, soyadı kanunu çıkınca isminin başından alıp sonuna koydu mu bilmiyorum.’ –Y. Z. Ortaç.

lakayıt kalmak

ilgisiz davranmak, aldırmamak: ‘Onun gözyaşlarına lakayıt kalmak mecburiyetinde bulunuyorum.’ –M. Ş. Esendal.

lakırtı ağzından dökülmek

isteksiz konuşmak.

lakırtı çıkarmak

laf çıkarmak: ‘Sonra tahsisat yoktur, gelecek sene bütçesine para konulacak diye lakırtı çıkardılar.’ –M. Ş. Esendal.

lakırtı etmek

1) konuşmak: ‘Bir gün sinirli olur da ters bir lakırtı ederse ben susarım.’ –M. Ş. Esendal. 2) dedikodu konusu etmek.

lakırtı taşımak

laf taşımak.

lakırtı yetiştirmek

bir söze karşılık vermekte gecikmemek: ‘Birbirine lakırtı yetiştirmeye, cevap bulmaya çalışıyorlar.’ –M. Ş. Esendal.

lakırtısı ağzında kalmak

konuşan kimsenin, bir başkasının söze başlaması veya ani bir olay sonucunda sözü yarım kalmak.

lakırtısı mı olur?

konuşulan bir şeyin önemsizliğini veya yersizliğini anlatmak için söylenen bir söz.

lakırtısını etmek

hakkında konuşmak: ‘Köylü ile Gülsüm, çocukları o kadar eğlendirmişti ki sofrada hep onların lakırtısını ediyorlar, durmadan gülüyorlardı.’ –R. N. Güntekin.

lakırtıya boğmak

gereksiz ve boş sözlerle konuşmayı uzatmak.

lakırtıya tutmak

konuşarak oyalamak: ‘Şükran, elleri atımın dizgininde, beni bırakmıyor, lakırtıya tutuyordu.’ –R. N. Güntekin.

lakırtıyı ağzına tıkamak

birinin sözünü bitirmesine imkân vermeden onu ters bir karşılıkla susmak zorunda bırakmak.

lakırtıyı ezip büzmek

konuşmasını beceremeyip aynı şeyleri tekrarlamak.

lakırtıyı kesmek

susmak: ‘Sanki görüşmemiz münasebetsiz bir safhaya girmişti de ister istemez lakırtıyı kesmiştik.’ –İ. H. Baltacıoğlu.

laklak etmek

karşılıklı, gelişigüzel, havadan sudan konuşmak.

lal etmek

konuşamaz duruma sokmak, susturmak: ‘Bazı ihtiyar âlimlerimizin lisana vukuflarına hayran oldum, mantıklarıyla bizi lal ettiler.’ –Y. K. Beyatlı.

lala paşa eğlendirmek

işini gücünü bırakıp karşısındakinin hoş vakit geçirmesini sağlamak.

lâm elif çevirmek (çizmek)

kısa bir süre dolaşıp gelmek: ‘Akşamüstü gelirken, Langa’dan doğru bir lâm elif çevirelim, dedik.’ –H. R. Gürpınar.

lamba açmak

kapı, pencere kenarlarında genellikle dik açılı girinti açmak.

lambayı açmak

1) ışığı yakmak; 2) lambanın fitilini yükseltip ışığını çoğaltmak.

lâmı cimi yok

‘değişmez, kesin, başka yolu yok’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Lütfü’ye akordeon çaldırıyorlar, lâmı cimi yok, çalacak.’ –A. İlhan.

lanet etmek

ilenmek, kötülüğünü istemek: ‘Bu nesil öyle zamanlar geçirdi ki doğduğuna lanet etti.’ –F. R. Atay.

lanet okumak

bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden yoksun kalmasını dilemek: ‘Hele sevgilisinin de hastalandığı bu korkunç haftalarda, fabrikanın cinayetlerine ne kadar lanet okuyor, biraz da kendisi vasıta olduğundan dolayı ne derece ızdırap çekiyordu.’ –R. H. Karay.

lapa gibi

yumuşak, gevşek bir biçimde: ‘Sen de kendini lapa gibi bırakma!’ –B. Felek.

lapa vurmak

ağrıyı kesmek, iyileştirmek amacıyla lapa koymak.

larp diye

ansızın: Larp diye önümüze çıkıverdi.

lastik gibi

1) çevik: ‘Neme lazım lastik gibi kaleci.’ –H. Taner. 2) az pişmiş, sert (et).

latife götürmek

şaka kaldırmak: ‘Hiç latife götürecek hâlim yokken, kendimi tutamadım; kahkahaları atmaya başladım.’ –S. M. Alus.

lava etmek

1) bir filikayı ilerletmek; 2) mec. birini çekiştirmek.

layığını bulmak

1) dengini, yaraşır eşini bulmak; 2) hak ettiği cezayı bulmak: ‘İster misin, Tayfun’un da gözüne ilişsin; layığını bulmuş diye sevinsin.’ –S. M. Alus.

layık görmek

yakıştırmak, uygun görmek: ‘Ben işte oyum, şimdi söylemeye layık görmediğiniz Dikmen Yıldızı…’ –A. Gündüz.

Sayfa 74 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü