kuyu gibi
1) çok derin (yer); 2) basık ve karanlık (yer).
kuyudan adam çıkarmak
1) olumsuz, uygunsuz veya yasal olmayan bir duruma son vererek birini haklarına kavuşturmak; 2) unutulmaktan kurtarmak.
kuzgun gibi
çok kara, çok koyu.
kuzu çevirmek
kuzunun gövdesini şişe geçirip ateş korunun üzerinde çevirerek pişirmek.
kuzu gibi
çok uysal.
kuzu gibi olmak
uslanmak, sessizleşmek, sakinleşmek.
kuzu kesilmek
uysallaşmak, sessizleşmek, sakin bir durum almak: ‘Sabık komiserin sahiden bir komisermiş gibi tavır aldığı anlarda kadın kuzu kesilirdi.’ –H. E. Adıvar.
kuzu postuna bürünmek
karşısındakini aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak, kendini zararsız ve uysal göstermek.
laçka etmek
1) den. bir halatı koyuverip boşaltmak; 2) mec. gevşetmek, bitkin bir duruma getirmek: ‘Ne oluyorum demeye vakit bulamadan her tarafını laçka eden bir kesiklik duydu.’ –S. F. Abasıyanık.
laçka olmak
1) vida, mil vb. makine parçaları aşınarak veya yuvaları genişleyerek gevşemek; 2) mec. herhangi bir düzen iyi işlemez olmak: ‘O gece bir kadeh içkinin laçka olan sinirlerine iyi geleceğini düşünüyordu.’ –O. Aysu.
lades tutuşmak
tavuğun lades kemiğini birer ucundan karşılıklı tutup kırarak lades oyununa başlamak: ‘Lades tutuşmadık ki her defasında hatırımda diyorsun.’ –A. Ş. Hisar.
ladesli olmak
lades oyununa tutuşmak: ‘Lades tutuşanlar ladesli olduklarını unutmamaya ama rakibine unutturmaya çalışırlar.’ –Ü. Dökmen.
laf açmak
söz etmek, söz açmak, konuya girmek: ‘Yavere burulduğumu sezdirmeden başka bir laf açtım.’ –R. H. Karay.
laf altında kalmamak
söz altında kalmamak.
laf anlamaz
1) söz dinlemeyip kendi bildiğinde inat eden; 2) kaba, aptal (kimse).
laf anlatmak
sözünü dinletmek, karşıdakini ikna edinceye kadar konuşmak: ‘Aralarından bir tanesi ille de laf anlatacağım diye çene patlatıp duruyormuş.’ –Ç. Altan.
laf aramızda
‘başkaları bilmesin, duymasın’ anlamında kullanılan bir söz.
laf atmak
1) söyleşmek, konuşmak: ‘Tabii Hayri Efendi’yle biraz laf atacak belki de biraz işten güçten bahsedecekti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) uzaktan, dolayısıyla dokunacak söz söyleyip işittirmek: ‘Yakınındaki erkeği kime benzetirse onun lisanından bir şarkı ile laf atıyor.’ –F. R. Atay. 3) sözle sarkıntılık etmek: ‘Seyircilerin alışılmış sululuklarından, laf atmalardan kaçındıklarını söyledi.’ –T. Buğra.
laf çakmak (çarptırmak, dokundurmak)
üstü kapalı bir biçimde karşısındakine bir şeyler ima etmek: ‘Gözüne gelini ilişince açıktan açığa olmasa bile öfkesini ondan almak için laf çaktı.’ –O. Kemal.
laf çıkarmak
1) yeni bir şey söylemek, ortaya atmak: ‘Şimdi unutup laf mı çıkarıyorsun?’ –Ö. Seyfettin. 2) dedikodu yapmak.
laf çıkmak
dedikodu başlamak.
laf dinlemek
söz dinlemek.
laf düşmemek
söz düşmemek.
laf etmek
söz etmek: ‘Öyle laf ettim ki adamcağız gezdirmeye mecbur kaldı.’ –S. F. Abasıyanık.
laf işitmek
azarlanmak, birisi kendisine darılmak: ‘Kaç kere laf işittim bu yüzden, sineye çektim.’ –A. Kulin.
laf kaynayıp gitmek
söz boşa söylenmek, anlaşılmaz olmak, hiçbir etki yapmamak: ‘Her kafadan bir ses çıkıyor, söylenen laflar gülüşmeler arasında kaynayıp gidiyordu.’ –H. Taner.
laf ola beri gele!
konuşulan konu ile ilgili olmayan bir söz söylendiğinde veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen bir söz.
laf olmak
dedikodu çıkmak.
laf olsun âdet yerini bulsun
konuşacak herhangi bir konu bulunmayıp rastgele söz sarf edildiğinde söylenen bir söz: ‘A hiç olur mu cümlesini de laf kıtlığında laf olsun âdet yerini bulsun diye söylemişti.’ –H. Taner.
laf oturtmak
karşı tarafa gerektiği yerde, beklenilmeyen bir durumda, esaslı ve gereken bir laf söylemek.
laf söyledi bal kabağı!
alay gereksiz yere ve aptalca söz söyleyen kimse için kullanılan bir söz.
laf taşımak
dedikodu ederek laf götürüp getirmek.
laf yakıştırmak
konuşma sırasında yerinde söz söylemek, gerekeni ifade etmek.
laf yapmak
dedikodu yapmak.
laf yetiştirmek
birinin söylediklerine olur olmaz karşılık vermek, çene yarıştırmaya kalkmak: ‘Evin hanımı sokaktan geçene laf yetiştirmek için vakit yitirmemeli.’ –S. İleri.
laf yok!
‘mükemmel, çok güzel, kusursuz, eleştirilecek bir tarafı yok’ anlamında kullanılan bir söz.
lafa boğmak
bir konu üzerinde konuşulurken ilgisiz, gereksiz ve anlamsız bir biçimde söz edip asıl konuyu değiştirmek, unutturmak, karıştırmak.
lafa dalmak
uzun süren bir sohbette bulunmak, çok konuşmak: ‘Kız Binnaz, kapının önünde kiminle lafa daldın yine?’ –N. Cumalı.
lafa karışmak
biri veya birileri konuşurken bir başkası konuşmak, konuşmaya katılmak: ‘Müsteşar bile sözüne itiraz edemiyor diye lafa karışıyor.’ –H. Taner.
lafa tutmak
yersiz, zamansız ve sürekli konuşarak meşgul etmek, oyalamak.
lafı ağzına tıkamak
birinin rahatça konuşmasını engelleyip susturmak, söylemesine imkân tanımamak.
lafı ağzında bırakmak
birinin konuşmasını kesmek, sözlerini bitirmesine fırsat vermemek.
lafı ağzında gevelemek
söylemek isteğini söyleyememek.
lafı ağzında kalmak
sözü ağzında kalmak.
lafı bağlamak
bir konu üzerinde son sözü söylemek.
lafı değiştirmek
başka konuyu dile getirmek, başka bir şeyden söz etmek: ‘Bu meslekte neler gördük biz diye yuvarlayarak lafı değiştiriyorum.’ –A. Ümit.
lafı dolandırmak
sözü uzatmak: ‘Üç beş sorum var kalıplaşmış, onları soruyorum, lafı dolandırarak.’ –N. Meriç.
lafı döndürüp dolaştırmak
sözü uzatmak: ‘Her söyleşisinde lafı döndürüp dolaştırmasından bıkmışlardı.’ –M. Mungan.
lafı geçmek
1) sözü etkili olmak, sözü dinlenmek; 2) bahsedilmek: ‘Kocasının erkek kardeşinin süt kardeşi imişsiniz, ben sizi hiç görmedimdi fakat bu evde lafınız geçerdi.’ –P. Safa.
lafı kıçından anlamak
konuşulan konuyu yanlış, ters anlamak.
lafı kıçından dinlemek
konuşulan konuyu ilgisiz, üstünkörü veya önem vermeden dinlemek.
lafı kısa kesmek
söyleyeceğini kısa veya özet olarak belirtmek, az ve öz konuşmak.
lafı mı olur?
1) ‘şimdi onun sırası değil, daha önemli konular var’ anlamında kullanılan bir söz; 2) bir iş yapmak için ‘seve seve zahmete girerim’ anlamında kullanılan bir söz.
lafı sulandırmak
bir konu üzerinde ciddiyetle durup konuşurken araya ilgisiz, anlamsız veya tutarsız boş laf katmak.
lafı uzatmak
konuşmayı gereksiz bir biçimde başka sözlerle sürdürmek: ‘Lafı uzatmadım, kelimesi kelimesine cevap vermeye takatim yoktu.’ –E. İ. Benice.
lafını (lafınızı) balla kestim
bir kimsenin sözünü kesmek gerektiğinde ‘izin verin’ anlamında kullanılan bir söz.
lafını bilmek
akıllı uslu konuşup başkasını rahatsız etmemek, yerinde, güzel ve tutarlı konuşmak.
lafını etmek
birinden veya bir konudan söz etmek, onunla ilgili olarak konuşmak.
lafını kesmek
birinin sözünü bitirmesine fırsat vermeden araya girmek: ‘Vedia yine feylesofun lafını kesti.’ –Ö. Seyfettin.
lafını şaşırmak
ne diyeceğini bilememek, şaşırarak başka şeyler söylemek.
lafını yabana atmamak
söylenen söze değer vermek: ‘Yooo, lafımı yabana atma, bu işi rahmetli anneciğim de bilirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
lafını yedirmek
iddialı olarak söylediği sözü geri alma zorunda bırakmak.
lafını yemek
verdiği sözden, söylediği sözden vazgeçmek: ‘Lafımı yemem avrat, dedi, kafam kızdı mı tövbe lafımı yemem!’ –O. Kemal.
lafta kalmak
bir iş düşünce aşamasında kalıp gerçekleşmemek.
laftan anlamak
söyleneni dinleyip uymak veya uygulamak: ‘Adam değil ki laftan anlasın!’ –N. Cumalı.
laga luga etmek (veya yapmak)
boş konuşmak.
lağımla atmak
bir kayayı delip içine patlayıcı maddeler koyduktan sonra bu maddeleri ateşleyerek parçalamak.
lahavle çekmek (okumak)
‘lahavle’ sözünü söylemek: ‘Cömertliği karşısında olduğumu anlayınca lahavle çekip yola devam ettim.’ –A. Rasim.
lakap takmak
bir kimseye onun bir özelliğini belirtecek bir ad vermek: ‘Arkadaşının taktığı bu lakabı, Ger Ali, soyadı kanunu çıkınca isminin başından alıp sonuna koydu mu bilmiyorum.’ –Y. Z. Ortaç.
lakayıt kalmak
ilgisiz davranmak, aldırmamak: ‘Onun gözyaşlarına lakayıt kalmak mecburiyetinde bulunuyorum.’ –M. Ş. Esendal.
lakırtı ağzından dökülmek
isteksiz konuşmak.
lakırtı çıkarmak
laf çıkarmak: ‘Sonra tahsisat yoktur, gelecek sene bütçesine para konulacak diye lakırtı çıkardılar.’ –M. Ş. Esendal.
lakırtı etmek
1) konuşmak: ‘Bir gün sinirli olur da ters bir lakırtı ederse ben susarım.’ –M. Ş. Esendal. 2) dedikodu konusu etmek.
lakırtı taşımak
laf taşımak.
lakırtı yetiştirmek
bir söze karşılık vermekte gecikmemek: ‘Birbirine lakırtı yetiştirmeye, cevap bulmaya çalışıyorlar.’ –M. Ş. Esendal.
lakırtısı ağzında kalmak
konuşan kimsenin, bir başkasının söze başlaması veya ani bir olay sonucunda sözü yarım kalmak.
lakırtısı mı olur?
konuşulan bir şeyin önemsizliğini veya yersizliğini anlatmak için söylenen bir söz.
lakırtısını etmek
hakkında konuşmak: ‘Köylü ile Gülsüm, çocukları o kadar eğlendirmişti ki sofrada hep onların lakırtısını ediyorlar, durmadan gülüyorlardı.’ –R. N. Güntekin.
lakırtıya boğmak
gereksiz ve boş sözlerle konuşmayı uzatmak.
lakırtıya tutmak
konuşarak oyalamak: ‘Şükran, elleri atımın dizgininde, beni bırakmıyor, lakırtıya tutuyordu.’ –R. N. Güntekin.
lakırtıyı ağzına tıkamak
birinin sözünü bitirmesine imkân vermeden onu ters bir karşılıkla susmak zorunda bırakmak.
lakırtıyı ezip büzmek
konuşmasını beceremeyip aynı şeyleri tekrarlamak.
lakırtıyı kesmek
susmak: ‘Sanki görüşmemiz münasebetsiz bir safhaya girmişti de ister istemez lakırtıyı kesmiştik.’ –İ. H. Baltacıoğlu.
laklak etmek
karşılıklı, gelişigüzel, havadan sudan konuşmak.
lal etmek
konuşamaz duruma sokmak, susturmak: ‘Bazı ihtiyar âlimlerimizin lisana vukuflarına hayran oldum, mantıklarıyla bizi lal ettiler.’ –Y. K. Beyatlı.
lala paşa eğlendirmek
işini gücünü bırakıp karşısındakinin hoş vakit geçirmesini sağlamak.
lâm elif çevirmek (çizmek)
kısa bir süre dolaşıp gelmek: ‘Akşamüstü gelirken, Langa’dan doğru bir lâm elif çevirelim, dedik.’ –H. R. Gürpınar.
lamba açmak
kapı, pencere kenarlarında genellikle dik açılı girinti açmak.
lambayı açmak
1) ışığı yakmak; 2) lambanın fitilini yükseltip ışığını çoğaltmak.
lâmı cimi yok
‘değişmez, kesin, başka yolu yok’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Lütfü’ye akordeon çaldırıyorlar, lâmı cimi yok, çalacak.’ –A. İlhan.
lanet etmek
ilenmek, kötülüğünü istemek: ‘Bu nesil öyle zamanlar geçirdi ki doğduğuna lanet etti.’ –F. R. Atay.
lanet okumak
bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden yoksun kalmasını dilemek: ‘Hele sevgilisinin de hastalandığı bu korkunç haftalarda, fabrikanın cinayetlerine ne kadar lanet okuyor, biraz da kendisi vasıta olduğundan dolayı ne derece ızdırap çekiyordu.’ –R. H. Karay.
lapa gibi
yumuşak, gevşek bir biçimde: ‘Sen de kendini lapa gibi bırakma!’ –B. Felek.
lapa vurmak
ağrıyı kesmek, iyileştirmek amacıyla lapa koymak.
larp diye
ansızın: Larp diye önümüze çıkıverdi.
lastik gibi
1) çevik: ‘Neme lazım lastik gibi kaleci.’ –H. Taner. 2) az pişmiş, sert (et).
latife götürmek
şaka kaldırmak: ‘Hiç latife götürecek hâlim yokken, kendimi tutamadım; kahkahaları atmaya başladım.’ –S. M. Alus.
lava etmek
1) bir filikayı ilerletmek; 2) mec. birini çekiştirmek.
layığını bulmak
1) dengini, yaraşır eşini bulmak; 2) hak ettiği cezayı bulmak: ‘İster misin, Tayfun’un da gözüne ilişsin; layığını bulmuş diye sevinsin.’ –S. M. Alus.
layık görmek
yakıştırmak, uygun görmek: ‘Ben işte oyum, şimdi söylemeye layık görmediğiniz Dikmen Yıldızı…’ –A. Gündüz.
