Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kuluçka olmak

dişi kuş yumurtaya yatma zamanı gelmek.

kuluçkaya oturmak (yatmak)

genellikle dişi kuş yavru çıkarmak için yumurtaların üzerine yatmak.

kulun atmak

kısrak veya eşek yavru düşürmek.

kulunç girmek

bir organda veya vücut bölgesinde birdenbire veya şiddetli sancı oluşmak, tutulmak: ‘Ayağıma fena kulunç girdi diye topallayarak onları takip etti.’ –B. Felek.

kulunç kırmak

ağrıyan yeri ovmak.

külünü savurmak

bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek.

kum dökmek

idrar yoluyla böbreklerde oluşan kum taneciklerini vücuttan atmak.

kum gibi

pek çok.

kumar oynamak

1) ortaya para koyarak talih oyunu oynamak: ‘Kazanacağından emin olmadıkça kumar oynamak deliliktir.’ –A. İlhan. 2) mec. olumlu sonuçlanması şüpheli olan bir işe bile bile girişmek.

kumda oynamak

bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek.

kümeden düşmek

takımlar sonraki sezonda bir alt kümeye inmek, ligden düşmek.

kümeye çıkmak

takımlar sonraki sezonda bir üst kümeye yükselmek, lige çıkmak.

kumpas kurmak

gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak: ‘Üç kişi burada gizli gizli ne kumpaslar kuruyorsunuz bakayım?’ –O. C. Kaygılı.

kumpasa dâhil olmak

hileli bir işe ortak olmak: ‘Samimi bir acıma hissiyle mi, yoksa o çok değerli elmas broşun sahibi olmak için mi bu kumpasa dâhil olduğuna karar verememişti.’ –A. Kulin.

kumpasa gelmek

hile ile kandırılmak.

kumru gibi

kendi dünyasına çekilmiş: ‘Başlarını dinlerler, kumru gibi yuvalarında oturur, şunun bunun aleyhinde konuşmazlar.’ –B. Felek.

kundak sokmak (koymak)

1) yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak; 2) mec. ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir davranışta bulunmak.

kündeden atmak

1) güreşçi, rakibini belinden kavrayıp kendi üzerinden aşırarak arka üzeri atmak; 2) mec. aldatarak tuzağa düşürmek.

kündeye almak (getirmek)

1) güreşçi, rakibini altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitlemek: ‘Kolunu tutup kündeye getiriyor, bir taraftan da bacağının birini ikiye büküyorum.’ –M. İzgü. 2) mec. oyuna getirmek, tuzağa düşürmek: ‘Plan kurar, tertip yaparlar; kendilerini kurtarmaya, yeni müdürü de kündeye getirmeye çalışırlar.’ –M. Ş. Esendal.

kündeye gelmek

aldanmak, tuzağa düşmek: ‘Barut yoktu. Kalenin dar kapısından çıkmak imkânı yoktu. Öyle korkunç bir kündeye gelmişlerdi ki…’ –Ö. Seyfettin.

kündeye getirilmek

aldatılmak, tuzağa düşürülmek: ‘Akıllı bir evlat olan Ali Harun Bey, annesinin böyle bir kündeye getirilmesini hazmedemez.’ –H. R. Gürpınar.

künyesi gelmek

savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilmek: ‘Geçen sene künyesi geldi, dedi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

küp gibi

1) şişman; 2) sarhoş.

küpe dönmek

çok şişmanlamak: ‘O zamandan beri küpe dönmüş. Hâlbuki o zamanlar ne ince bir kızdı.’ –H. Taner.

kupkuru kesilmek

çok kurumak: ‘… ağzım kupkuru kesildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

küplere binmek

çok öfkelenmek: ‘Ertesi günü babam horozun ölüsünü bulunca küplere bindi.’ –S. F. Abasıyanık.

küpünü doldurmak

eline fırsat geçmişken çokça para biriktirmek: ‘Hamiyetini bu felsefeye uydurarak küplerini doldurmayı bilenler bu memlekette bolluk içinde yaşarlar.’ –H. R. Gürpınar.

kur yapmak

1) karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmek, gönlünü kazanmaya çalışmak: ‘Hepsi de aynı yavan, tatsız sözlerle kur yapacaklardı.’ –H. C. Yalçın. 2) birinin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak: ‘Muhtaç hemşehrilerin bir kısmı etrafımda dolaşmaya, bana kur yapmaya başladılar.’ –R. N. Güntekin.

kurabiye gibi

çok gevrek, ağızda dağılıveren (yiyecek).

kurban gitmek

suçsuz yere ölmek, zarara uğramak: ‘Muhakkak bir ihanete kurban gitmiştir.’ –F. F. Tülbentçi.

kurban olayım!

1) aşırı sevgi ve hayranlık anlatan bir söz: Kurban olayım, ne güzel memleket! 2) yalvarma sözü: ‘Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.’ –M. A. Ersoy.

kurban vermek

can kaybına uğramak: ‘Arada bizim gibi birkaç kurban verilebilir.’ –F. R. Atay.

kurbanlık koyun gibi

başına geleceklerden habersiz olan: ‘Kâh yollarda tabur olmuş yürüyorlar, kâh garlarda, istasyonlarda kurbanlık koyun gibi bekleşip duruyorlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kürdan gibi

çok zayıf, incecik, çelimsiz.

kurdele kesmek

1) tesis veya kuruluşun açılış töreninde gerilen şeridi iyi dileklerle kesmek; 2) herhangi bir amaçla bağlanmış olan şeridi kesip ayırmak: Nişan töreninde kırmızı kurdele kestik.

kurdele takmak

okulda belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak.

kurdunu (kurtlarını) dökmek (kırmak)

çoktan beri özlediği bir şeyi bol bol yapıp hevesini almak: ‘Daha sonra Paris’te kurtlarını dökmeye gelen her milletten insanlara rastladık.’ –B. R. Eyuboğlu.

kürek kadar dili olmak

pabuç kadar dili olmak.

kurşun atmak

1) silahla mermi atmak: ‘Yarın, öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız, Peygamberin yeşil kubbesine kurşun atacaklar.’ –F. R. Atay. 2) mec. düşmanlık etmek.

kurşun dökmek

halk inanışına göre erimiş kurşunu, hastanın üstünde, içinde su bulunan bir kaba dökerek ortaya çıkan şekillerin yorumuyla nazar, büyü, hastalık vb. şeyleri önlemek, iyileştirmek.

kurşun dokunmak

mermi isabet etmek: ‘Suriye’de bel kemiğine bir kurşun dokunmuştu.’ –Ö. Seyfettin.

kurşun gibi

1) katlanması zor bir biçimde: ‘Gurbet acısı kurşun gibi içine çökmüştü şimdi.’ –H. Taner. 2) sıkıntı veren; 3) çok ağır.

kurşun manyağı yapmak

argo ölümle tehdit etmek.

kurşun sıkmak

silahı ateşlemek, mermi yakmak: ‘Az bir sürede bütün köy bu kurşunları sıkanın Hasan olduğunu öğrendi.’ –Y. Kemal.

kurşun yağdırmak

çok sayıda kurşun atmak.

kurşun yemek

vurulmak: ‘Kurşunu yer yemez, kayalardan aşağı yuvarlanmış leşi, ta derenin kucağına!’ –T. Oflazoğlu.

kurt ağzı bağlamak

açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme amacıyla çeşitli uygulamalar yapmak.

kurt gibi

işini bilen, girişken (kimse).

kuru başına kalmak

hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak.

kuru gürültüye pabuç bırakmamak

bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak: ‘Köse Mümeyyiz öyle denemeden kuru gürültüye pabuç bırakır takımından değildi.’ –Ö. Seyfettin.

kuru hasır (kilim) üstünde kalmak

aç, parasız, evsiz kalmak.

kuru tahtada kalmak

eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak.

kuruda kalmak

deniz alçaldığında gemi karaya oturmak.

kurum kurum kurumlanmak (kurulmak)

büyüklenmek, böbürlenmek.

kurum satmak

böbürlenmek, büyüklenmek: ‘Senin kıratında bir tane daha bulsun da kurumunu ona satsın.’ –S. M. Alus.

kuruntuya kapılmak

boş yere tasalanmak.

kürünü kırmak

hlk. hevesini almak.

kürünü öldürmek

hlk. gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek.

kurusıkı atmak

argo palavra atmak.

kuş gibi

1) çok hafif; 2) çabuk iş gören, eline ayağına çabuk.

kuş gibi (kadar) yemek

çok az yemek.

kuş gibi çırpınmak

çaresizlik içinde telaşlı davranmak: ‘Sokağa çıkmak, çocukların arasına karışmak için pencerede, kafeste kuş gibi çırpınırım.’ –R. N. Güntekin.

kuş gibi uçup gitmek (uçmak)

1) çok kısa süren bir hastalıkla ölmek; 2) çok kısa sürmek, geçmek: ‘Baktım seneler kuş gibi uçuyor / Baktım sonum bir avuç toprak’ –B. Necatigil.

kuş kadar canı olmak

küçük, cılız, güçsüz bir yaratık olmak: ‘Kaç gündür helak oluyor fukara, biraz dinlensin; kuş kadar canı var, temelli eriyip bitecek!’ –A. İlhan.

kuş kafesi gibi

ufak ve güzel (yapı).

kuş kanadıyla gitmek

çok hızlı gitmek.

kuş tüyü gibi

çok yumuşak (oturacak, yatacak yer).

kuş uçurmamak

hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek: ‘Zavallının yanına kimseyi sokmaz, bağından, bahçesinden kuş uçurmazmış.’ –F. R. Atay.

kuşa benzemek (dönmek)

bir şey düzeltilmek istenirken komik veya biçimsiz bir duruma gelmek.

kuşku beslemek (duymak)

kuşkulanmak.

kuşku uyanmak

kuşku oluşmak: ‘Fakat bu mektubun yazısı önceki gün gelen zarf üzerindeki yazıya çok benzediği için genç adamın yüreğinde bir kuşku uyanıyor.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kuşku yok

başka türlü olamaz.

kuşkusu kalmamak

bir konuda her şeyi bilmek, şüphe duymamak: ‘Tek kuşkum kalmamış evrende, hangi konu açılsa tek sözle ağzını tıkarım bütün bilgilerin.’ –T. Oflazoğlu.

kuşkuya düşmek

kuşkulanmak.

kuşsütü ile beslemek

eksiksiz, özenle beslemek.

kuşun kanadıyla haber salmak

en hızlı bir biçimde haber vermek: ‘Görürseniz, duyarsanız kuşun kanadıyla haber salın demedik mi?’ –M. İzgü.

kusur bulmak

1) bir şeyin özrünü görmek; 2) gereğinden çok titiz ve hoşgörüsüz davranmak: ‘Nesine itiraz ederseniz ediniz, boyun bağına, pantolonun ütüsüne kusur bulamazsınız.’ –H. E. Adıvar.

kusur etmek

yanlışlık yapmak: ‘Sana karşı olan vazifelerimde kusur mu ediyorum?’ –A. M. Dranas.

kusur etmemek

hoş karşılanmayacak bir davranışta bulunmamak: ‘Saygıda kusur etmemek için âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı.’ –F. F. Tülbentçi.

kusur işlemek

yanlış davranışta bulunmak.

kusura bakmamak (kalmamak)

hoş görmek: ‘Kusura bakma, hatırını soramadım.’ –S. F. Abasıyanık.

küt diye

ansızın: Küt diye düştü.

kutu gibi

küçük fakat kullanışlı ve şirin: ‘Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi / Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi’ –A. M. Dranas.

kütüğe geçirmek

ana deftere yazmak.

kütük gibi

1) çok şişmiş; 2) çok sarhoş.

kuvvet almak

herhangi bir yardımla gücü artmak, kuvvetlenmek: ‘Bundan kuvvet alarak âdeta bir nevi buruksu saadet içinde yaşamaktayım.’ –R. H. Karay.

kuvvet bulamamak

cesaret edememek.

kuvvetini toplamak

gücünü artırmak, kuvvetlenmek.

kuvvetle muhtemel

büyük olasılıkla.

kuvvetten düşmek

gücü azalmak.

kuyruğa girmek

ayakta arka arkaya durulan diziye girmek: ‘Ondan son-ra kuyruğa girenler, abdesthaneyi dörder dörder kullanmaya koyuldular.’ –Halikarnas Balıkçısı.

kuyruğu dikmek

1) hayvan koşmaya, başlamak; 2) insan bulunduğu yerden uzaklaşmaya başlamak.

kuyruğu kapana kısılmak (sıkışmak)

çok zor duruma düşmek.

kuyruğu titretmek

argo ölmek: ‘Aklın varsa bu kahpe dünyada kuyruğu titretmeden çekmene bak!’ –O. C. Kaygılı.

kuyruğunu kısmak

korkup sinmek.

kuyruğunu tava sapına çevirmek

haddini bildirmek, gereken dersi vermek: ‘Sonra benim kuyruğumu tava sapına çevirirler efendim diye bağırıyor, masa başındaki erkândan tekrar yardım istiyor.’ –R. N. Güntekin.

kuyruk çekmek

gözün çevresine kalem veya sürme ile çizgi çekmek: ‘Zehra elinde kalem, gözlerine kuyruk çekiyordu.’ –A. İlhan.

kuyruk olmak

arka arkaya dizilmek, sıralanmak.

kuyruk sallamak

yaltaklanmak: ‘Gül gibi yavrusunu bırakıp da evlenecekmiş. Kuyruk sallaya sallaya oğlumu öldürttü.’ –Y. Kemal.

kuyruk yapmak

uzun ve peş peşe bir sıra oluşturmak: ‘Ama hâlâ bilet var diye bekleyen en aşağı beş bin kişi güzel bir kuyruk yapmışlar.’ –B. R. Eyuboğlu.

Sayfa 73 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü