kuluçka olmak
dişi kuş yumurtaya yatma zamanı gelmek.
kuluçkaya oturmak (yatmak)
genellikle dişi kuş yavru çıkarmak için yumurtaların üzerine yatmak.
kulun atmak
kısrak veya eşek yavru düşürmek.
kulunç girmek
bir organda veya vücut bölgesinde birdenbire veya şiddetli sancı oluşmak, tutulmak: ‘Ayağıma fena kulunç girdi diye topallayarak onları takip etti.’ –B. Felek.
kulunç kırmak
ağrıyan yeri ovmak.
külünü savurmak
bir şeyi bütünüyle bitirip yok etmek.
kum dökmek
idrar yoluyla böbreklerde oluşan kum taneciklerini vücuttan atmak.
kum gibi
pek çok.
kumar oynamak
1) ortaya para koyarak talih oyunu oynamak: ‘Kazanacağından emin olmadıkça kumar oynamak deliliktir.’ –A. İlhan. 2) mec. olumlu sonuçlanması şüpheli olan bir işe bile bile girişmek.
kumda oynamak
bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek.
kümeden düşmek
takımlar sonraki sezonda bir alt kümeye inmek, ligden düşmek.
kümeye çıkmak
takımlar sonraki sezonda bir üst kümeye yükselmek, lige çıkmak.
kumpas kurmak
gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak: ‘Üç kişi burada gizli gizli ne kumpaslar kuruyorsunuz bakayım?’ –O. C. Kaygılı.
kumpasa dâhil olmak
hileli bir işe ortak olmak: ‘Samimi bir acıma hissiyle mi, yoksa o çok değerli elmas broşun sahibi olmak için mi bu kumpasa dâhil olduğuna karar verememişti.’ –A. Kulin.
kumpasa gelmek
hile ile kandırılmak.
kumru gibi
kendi dünyasına çekilmiş: ‘Başlarını dinlerler, kumru gibi yuvalarında oturur, şunun bunun aleyhinde konuşmazlar.’ –B. Felek.
kundak sokmak (koymak)
1) yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak; 2) mec. ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir davranışta bulunmak.
kündeden atmak
1) güreşçi, rakibini belinden kavrayıp kendi üzerinden aşırarak arka üzeri atmak; 2) mec. aldatarak tuzağa düşürmek.
kündeye almak (getirmek)
1) güreşçi, rakibini altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitlemek: ‘Kolunu tutup kündeye getiriyor, bir taraftan da bacağının birini ikiye büküyorum.’ –M. İzgü. 2) mec. oyuna getirmek, tuzağa düşürmek: ‘Plan kurar, tertip yaparlar; kendilerini kurtarmaya, yeni müdürü de kündeye getirmeye çalışırlar.’ –M. Ş. Esendal.
kündeye gelmek
aldanmak, tuzağa düşmek: ‘Barut yoktu. Kalenin dar kapısından çıkmak imkânı yoktu. Öyle korkunç bir kündeye gelmişlerdi ki…’ –Ö. Seyfettin.
kündeye getirilmek
aldatılmak, tuzağa düşürülmek: ‘Akıllı bir evlat olan Ali Harun Bey, annesinin böyle bir kündeye getirilmesini hazmedemez.’ –H. R. Gürpınar.
künyesi gelmek
savaşta bir askerin ölüm haberi kendi evine bildirilmek: ‘Geçen sene künyesi geldi, dedi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
küp gibi
1) şişman; 2) sarhoş.
küpe dönmek
çok şişmanlamak: ‘O zamandan beri küpe dönmüş. Hâlbuki o zamanlar ne ince bir kızdı.’ –H. Taner.
kupkuru kesilmek
çok kurumak: ‘… ağzım kupkuru kesildi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
küplere binmek
çok öfkelenmek: ‘Ertesi günü babam horozun ölüsünü bulunca küplere bindi.’ –S. F. Abasıyanık.
küpünü doldurmak
eline fırsat geçmişken çokça para biriktirmek: ‘Hamiyetini bu felsefeye uydurarak küplerini doldurmayı bilenler bu memlekette bolluk içinde yaşarlar.’ –H. R. Gürpınar.
kur yapmak
1) karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmek, gönlünü kazanmaya çalışmak: ‘Hepsi de aynı yavan, tatsız sözlerle kur yapacaklardı.’ –H. C. Yalçın. 2) birinin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak: ‘Muhtaç hemşehrilerin bir kısmı etrafımda dolaşmaya, bana kur yapmaya başladılar.’ –R. N. Güntekin.
kurabiye gibi
çok gevrek, ağızda dağılıveren (yiyecek).
kurban gitmek
suçsuz yere ölmek, zarara uğramak: ‘Muhakkak bir ihanete kurban gitmiştir.’ –F. F. Tülbentçi.
kurban olayım!
1) aşırı sevgi ve hayranlık anlatan bir söz: Kurban olayım, ne güzel memleket! 2) yalvarma sözü: ‘Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.’ –M. A. Ersoy.
kurban vermek
can kaybına uğramak: ‘Arada bizim gibi birkaç kurban verilebilir.’ –F. R. Atay.
kurbanlık koyun gibi
başına geleceklerden habersiz olan: ‘Kâh yollarda tabur olmuş yürüyorlar, kâh garlarda, istasyonlarda kurbanlık koyun gibi bekleşip duruyorlardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kürdan gibi
çok zayıf, incecik, çelimsiz.
kurdele kesmek
1) tesis veya kuruluşun açılış töreninde gerilen şeridi iyi dileklerle kesmek; 2) herhangi bir amaçla bağlanmış olan şeridi kesip ayırmak: Nişan töreninde kırmızı kurdele kestik.
kurdele takmak
okulda belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak.
kurdunu (kurtlarını) dökmek (kırmak)
çoktan beri özlediği bir şeyi bol bol yapıp hevesini almak: ‘Daha sonra Paris’te kurtlarını dökmeye gelen her milletten insanlara rastladık.’ –B. R. Eyuboğlu.
kürek kadar dili olmak
pabuç kadar dili olmak.
kurşun atmak
1) silahla mermi atmak: ‘Yarın, öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız, Peygamberin yeşil kubbesine kurşun atacaklar.’ –F. R. Atay. 2) mec. düşmanlık etmek.
kurşun dökmek
halk inanışına göre erimiş kurşunu, hastanın üstünde, içinde su bulunan bir kaba dökerek ortaya çıkan şekillerin yorumuyla nazar, büyü, hastalık vb. şeyleri önlemek, iyileştirmek.
kurşun dokunmak
mermi isabet etmek: ‘Suriye’de bel kemiğine bir kurşun dokunmuştu.’ –Ö. Seyfettin.
kurşun gibi
1) katlanması zor bir biçimde: ‘Gurbet acısı kurşun gibi içine çökmüştü şimdi.’ –H. Taner. 2) sıkıntı veren; 3) çok ağır.
kurşun manyağı yapmak
argo ölümle tehdit etmek.
kurşun sıkmak
silahı ateşlemek, mermi yakmak: ‘Az bir sürede bütün köy bu kurşunları sıkanın Hasan olduğunu öğrendi.’ –Y. Kemal.
kurşun yağdırmak
çok sayıda kurşun atmak.
kurşun yemek
vurulmak: ‘Kurşunu yer yemez, kayalardan aşağı yuvarlanmış leşi, ta derenin kucağına!’ –T. Oflazoğlu.
kurt ağzı bağlamak
açıkta kalan hayvanların kurt tarafından boğulmasını önleme amacıyla çeşitli uygulamalar yapmak.
kurt gibi
işini bilen, girişken (kimse).
kuru başına kalmak
hayatında veya yanında kimsesi kalmamak, kimsesiz, yalnız kalmak.
kuru gürültüye pabuç bırakmamak
bir durum karşısında telaşsız, korkusuz, dilediğince davranmak: ‘Köse Mümeyyiz öyle denemeden kuru gürültüye pabuç bırakır takımından değildi.’ –Ö. Seyfettin.
kuru hasır (kilim) üstünde kalmak
aç, parasız, evsiz kalmak.
kuru tahtada kalmak
eşyası elinden gitmek, çıplak evde oturma durumunda kalmak.
kuruda kalmak
deniz alçaldığında gemi karaya oturmak.
kurum kurum kurumlanmak (kurulmak)
büyüklenmek, böbürlenmek.
kurum satmak
böbürlenmek, büyüklenmek: ‘Senin kıratında bir tane daha bulsun da kurumunu ona satsın.’ –S. M. Alus.
kuruntuya kapılmak
boş yere tasalanmak.
kürünü kırmak
hlk. hevesini almak.
kürünü öldürmek
hlk. gururunu kırmak, güçsüzlüğünü kabul etmek.
kurusıkı atmak
argo palavra atmak.
kuş gibi
1) çok hafif; 2) çabuk iş gören, eline ayağına çabuk.
kuş gibi (kadar) yemek
çok az yemek.
kuş gibi çırpınmak
çaresizlik içinde telaşlı davranmak: ‘Sokağa çıkmak, çocukların arasına karışmak için pencerede, kafeste kuş gibi çırpınırım.’ –R. N. Güntekin.
kuş gibi uçup gitmek (uçmak)
1) çok kısa süren bir hastalıkla ölmek; 2) çok kısa sürmek, geçmek: ‘Baktım seneler kuş gibi uçuyor / Baktım sonum bir avuç toprak’ –B. Necatigil.
kuş kadar canı olmak
küçük, cılız, güçsüz bir yaratık olmak: ‘Kaç gündür helak oluyor fukara, biraz dinlensin; kuş kadar canı var, temelli eriyip bitecek!’ –A. İlhan.
kuş kafesi gibi
ufak ve güzel (yapı).
kuş kanadıyla gitmek
çok hızlı gitmek.
kuş tüyü gibi
çok yumuşak (oturacak, yatacak yer).
kuş uçurmamak
hiçbir şeyin veya kimsenin kaçmasına, geçmesine imkân vermemek: ‘Zavallının yanına kimseyi sokmaz, bağından, bahçesinden kuş uçurmazmış.’ –F. R. Atay.
kuşa benzemek (dönmek)
bir şey düzeltilmek istenirken komik veya biçimsiz bir duruma gelmek.
kuşku beslemek (duymak)
kuşkulanmak.
kuşku uyanmak
kuşku oluşmak: ‘Fakat bu mektubun yazısı önceki gün gelen zarf üzerindeki yazıya çok benzediği için genç adamın yüreğinde bir kuşku uyanıyor.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kuşku yok
başka türlü olamaz.
kuşkusu kalmamak
bir konuda her şeyi bilmek, şüphe duymamak: ‘Tek kuşkum kalmamış evrende, hangi konu açılsa tek sözle ağzını tıkarım bütün bilgilerin.’ –T. Oflazoğlu.
kuşkuya düşmek
kuşkulanmak.
kuşsütü ile beslemek
eksiksiz, özenle beslemek.
kuşun kanadıyla haber salmak
en hızlı bir biçimde haber vermek: ‘Görürseniz, duyarsanız kuşun kanadıyla haber salın demedik mi?’ –M. İzgü.
kusur bulmak
1) bir şeyin özrünü görmek; 2) gereğinden çok titiz ve hoşgörüsüz davranmak: ‘Nesine itiraz ederseniz ediniz, boyun bağına, pantolonun ütüsüne kusur bulamazsınız.’ –H. E. Adıvar.
kusur etmek
yanlışlık yapmak: ‘Sana karşı olan vazifelerimde kusur mu ediyorum?’ –A. M. Dranas.
kusur etmemek
hoş karşılanmayacak bir davranışta bulunmamak: ‘Saygıda kusur etmemek için âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı.’ –F. F. Tülbentçi.
kusur işlemek
yanlış davranışta bulunmak.
kusura bakmamak (kalmamak)
hoş görmek: ‘Kusura bakma, hatırını soramadım.’ –S. F. Abasıyanık.
küt diye
ansızın: Küt diye düştü.
kutu gibi
küçük fakat kullanışlı ve şirin: ‘Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi / Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi’ –A. M. Dranas.
kütüğe geçirmek
ana deftere yazmak.
kütük gibi
1) çok şişmiş; 2) çok sarhoş.
kuvvet almak
herhangi bir yardımla gücü artmak, kuvvetlenmek: ‘Bundan kuvvet alarak âdeta bir nevi buruksu saadet içinde yaşamaktayım.’ –R. H. Karay.
kuvvet bulamamak
cesaret edememek.
kuvvetini toplamak
gücünü artırmak, kuvvetlenmek.
kuvvetle muhtemel
büyük olasılıkla.
kuvvetten düşmek
gücü azalmak.
kuyruğa girmek
ayakta arka arkaya durulan diziye girmek: ‘Ondan son-ra kuyruğa girenler, abdesthaneyi dörder dörder kullanmaya koyuldular.’ –Halikarnas Balıkçısı.
kuyruğu dikmek
1) hayvan koşmaya, başlamak; 2) insan bulunduğu yerden uzaklaşmaya başlamak.
kuyruğu kapana kısılmak (sıkışmak)
çok zor duruma düşmek.
kuyruğu titretmek
argo ölmek: ‘Aklın varsa bu kahpe dünyada kuyruğu titretmeden çekmene bak!’ –O. C. Kaygılı.
kuyruğunu kısmak
korkup sinmek.
kuyruğunu tava sapına çevirmek
haddini bildirmek, gereken dersi vermek: ‘Sonra benim kuyruğumu tava sapına çevirirler efendim diye bağırıyor, masa başındaki erkândan tekrar yardım istiyor.’ –R. N. Güntekin.
kuyruk çekmek
gözün çevresine kalem veya sürme ile çizgi çekmek: ‘Zehra elinde kalem, gözlerine kuyruk çekiyordu.’ –A. İlhan.
kuyruk olmak
arka arkaya dizilmek, sıralanmak.
kuyruk sallamak
yaltaklanmak: ‘Gül gibi yavrusunu bırakıp da evlenecekmiş. Kuyruk sallaya sallaya oğlumu öldürttü.’ –Y. Kemal.
kuyruk yapmak
uzun ve peş peşe bir sıra oluşturmak: ‘Ama hâlâ bilet var diye bekleyen en aşağı beş bin kişi güzel bir kuyruk yapmışlar.’ –B. R. Eyuboğlu.
