Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kötülük etmek (yapmak)

kötü davranmak, zarar vermek: ‘Kötülük edeni öldürür veya ayetlerin emrettiği cezalardan birini verir.’ –F. R. Atay.

kötürüm olmak (kalmak)

1) yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyememek: ‘Mağdurun belinden aşağısını felce uğrattı, bütün hayatı boyunca kötürüm kaldı.’ –B. Felek. 2) mec. güçsüz kalmak: ‘Acılıyım karım öleli / Kalmışım yarı kötürüm’ –B. Necatigil.

kötüye çekmek

yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek: ‘Ne oldu ki Ömer ağa, dedi. Lafımı yanlış anladın, kötüye çektin?’ –S. F. Abasıyanık.

kötüye kullanmak

1) yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak: Görevlerini kötüye kullandılar. 2) birinin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak: ‘O benim dinlemekteki sabrımı, saflığımı kötüye kullandı.’ –H. R. Gürpınar.

kova olmak

çok gol yemek.

koyduğum yerde otluyor

tkz. uzun süredir hiçbir ilerleme göstermeyenler için söylenen bir söz: ‘Sen de koyduğum yerde otluyorsun, bir şey bilmiyorsun.’ –H. R. Gürpınar.

koydunsa bul

arandığı hâlde bulunamayan şeyler veya bulunması gereken yerde bulunmayan kimseler için kullanılan bir söz: ‘Gündüz olsun gece olsun, iki dakikalık bir fırsat buldu mu Allah’a ısmarladık, sütnineyi koydunsa bul!’ –R. N. Güntekin.

koynunda yılan beslemek

bir yakınından ihanet görmek.

koyu koyu düşünmek

uzun uzun veya derin derin düşünmek: ‘Nereye gideceğimi, ne yapacağımı koyu koyu düşünmeye başladığım güne kadar silah elimden düşmemiştir.’ –R. N. Güntekin.

koyun gibi

1) budala, şaşkın; 2) karar ve davranışlarında başkasına bağımlı olan, başkasına uyan: ‘Bizim damat da sessiz sedasız, koyun gibi adam.’ –A. Ümit.

koyun kaval dinler gibi dinlemek

hiçbir şey anlamadan dinlemek: ‘Kafa göz yara yara Hüsn ü Aşk’ı okuyor, hayranları da koyun kaval dinler gibi dinliyorlardı.’ –A. H. Çelebi.

koz kırmak

1) oyunda elindeki kozlardan birini kullanmak; 2) mec. yanlış tutum içinde bulunmak: ‘Zavallının iratlarında oturan kiracılarla uğraşarak kırmadığı koz, çevirmediği dolap kalmıyordu.’ –Ö. Seyfettin.

koz vermek

imkân tanımak, elverişli durum sağlamak.

koza çekmek

kozayı temizleyip ayıklamak: ‘Pamuk ırgatları alaçıkların önüne oturmuşlar, koza çekiyorlardı.’ –Y. Kemal.

kozasına çekilmek

çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak: ‘Hiçbir tarakta bezim kalmadı, ipek böceği gibi kozama çekilmiş, kendi hâlimde, politikaya bulaşmadan yaşıyorum.’ –A. İlhan.

kraldan çok kralcı olmak

birinin davasını ondan çok savunur olmak.

kraliçe gibi

gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel (kadın).

krallara layık

çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz.

kramp girmek

kasılmak.

kredisi düşmek

güvenilirliği, saygınlığı yitmek.

kriz geçirmek

1) bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak. 2) mec. bunalım içinde bulunmak.

kubur sıkmak

silah atmak, tabanca sıkmak: ‘Oğlum, ben karanlığa kubur sıkmam.’ –H. R. Gürpınar.

kucağına düşmek

düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak.

kucağına kurulmak

kucağına oturmak.

kucağında bulmak

beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak.

kucaktan kucağa dolaşmak (gezmek)

kadın, pek çok kişiyle yasal olmayan ilişkide bulunmak.

küçük abdesti gelmek

idrar yapma ihtiyacı duymak.

küçük dağları ben yarattım demek

çok böbürlenmek, kibirlenmek: ‘Aslarda o küçük dağları ben yarattım diyen heybet … varken … o güdük, o boynu bükük konçinalar onlara bir türlü el kaldıramıyorlar.’ –H. Taner.

küçük dilini yutmak

şaşırmak, donakalmak: ‘Kadıncağız beni bu hâlde görünce az kalsın küçük dilini yutacaktı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

küçük düşmek

değeri veya onuru sarsılmak: ‘Kimsenin yanında küçük düşmeni istemem.’ –R. N. Güntekin.

küçük düşürmek

değerini veya şerefini sarsmak: ‘Handan’ı küçük düşürdüğünü, asıl suçun da bu olduğunu kabul etmişti.’ –T. Buğra.

küçük görmek

değer, önem vermemek: ‘Bütün bu fânilikleri küçük görerek bunları ancak gönül oyalayıcı şeyler diye telakki ettiklerini gösteriyordu.’ –A. Ş. Hisar.

küçük köyün büyük ağası

büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz.

küçük oynamak

kumarda az para ile oynamak.

küçükle küçük, büyükle büyük olmak

1) her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak; 2) her makam ve durumdaki kişilere karşı dostça ve anlayış göstererek davranmak: ‘Protokol kaidelerini, çok zaman, bir yana atıp küçükle küçük, büyükle büyük olmasını biliyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

küf bağlamak (tutmak)

1) küflenmek; 2) mec. unutulmak; 3) mec. bitmek, kalmamak: ‘İsteksiz isteksiz oluyorsun tıraşı, bir küf bağlamışsa bütün heyecanların.’ –Ç. Altan.

küfelik olmak

çok sarhoş olmak.

küfrü basmak

küfretmek.

küfür savurmak

küfretmek: ‘Onlara ağza alınmaz birkaç küfür savurdu.’ –O. C. Kaygılı.

küfür yemek

kendisine küfredilmek: ‘Kapının eşiğinde, şiş yarasının kabuklarını ayıklayan bir Arap eteğine basıp halis Kur’an şivesiyle şiddetli bir küfür yedikten sonra otele döndüm.’ –F. R. Atay.

kuğu gibi

ince uzun, narin (boyun).

kukla gibi

1) ufak tefek, çelimsiz; 2) kişiliksiz.

kukumav kuşu gibi

tek başına, kimsesiz: ‘Çıkmış, kukumav gibi oraya tünemiş!’ –A. İlhan.

kukumav kuşu gibi düşünüp durmak

çok üzüntülü bir durumda düşünmek.

kül bağlamak

1) ateş sönmek; 2) mec. gücünü, etkisini yitirmek.

kul etmek

kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek: ‘Nasıl sevebilirse üç gönül bir tek gülü / Sen de güzelliğine kul edersin üç gönlü’ –F. N. Çamlıbel.

kül etmek

1) yakmak, kavurmak; 2) mec. birinin varını yoğunu yok etmek.

kül gibi

soluk, renksiz (bet beniz).

kül olmak

1) bütünüyle yanmak: ‘Tatlı bir cızırtı çıkararak çabucak tutuşur, mavi ve sincabi bir buhar bırakarak kül oluverirdi.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. varını yoğunu yitirmek.

kül ufak olmak

çok küçük parçalara ayrılmak.

kül yemek (yutmak)

argo kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak.

kula kul olmak

bir kimsenin buyruğu altında bulunmak.

kulağı (bir şeyde) olmak

dikkatini bir şeye vermek.

kulağı (kulakları) çınlasın

konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz: Kulağı çınlasın, bizim arkadaş öyle derdi.

kulağı ağır işitmek

kulağı iyi işitmemek.

kulağı dikilmek

konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek: ‘Şimdi kulakları, seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.’ –S. F. Abasıyanık.

kulağı duvar olmak

sağır olmak: ‘Kulakları duvar olan ihtiyarla avaz avaz ilişki kurmaya üşenmişler.’ –H. Taner.

kulağı kirişte olmak

söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla beklemek: ‘Eski bekçiler … mahalleyi kollamalı, kim hastadır, kim yatalaktır, kim yüzünü Hazret’e çevirmiş, kimin gözü toprağa bakıyor, bunları bilmeli, kulağı kirişte olmalı.’ –R. Akyavaş.

kulağı okşamak

kulağa hoş gelmek.

kulağı ters taraftan göstermek

kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak: ‘Tahkike mahkike, kulağı ters taraftan göstermeye ne lüzum var?’ –S. M. Alus.

kulağına çalınmak

başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak: ‘Bu gürültüler arasında Vildan’ın bağırarak ve daha ziyade kıymet vererek telaffuz ettiği bazı kelimeler, cümleler kulağıma çalınıyordu.’ –P. Safa.

kulağına çarpmak

duyulmak: ‘Barın kalabalığı, hareketliliği, çalgısı ve dumanı içinde ortaya atılan bu söz, tam bir isabetle geldi, Ahmet Samim’in kulağına çarptı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kulağına fısıldamak

çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek: ‘Evet biliyorum, bunlar kulağına fısıldadılar değil mi?’ –A. Ağaoğlu.

kulağına gelmek

1) kulağına çalınmak; 2) duymak.

kulağına girmemek

söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek.

kulağına gitmek

duymak: ‘Olup bitenler kulağına gitse onlardan önce çarkıma okur ya neyse.’ –M. Seyda.

kulağına inanmamak

duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek: ‘Kulaklarıma inanamıyordum, bu kadar narin, bu kadar nahif bir vücutta böyle bir ruh…’ –Ö. Seyfettin.

kulağına kar suyu kaçırmak

dolaylı olarak duyurmak.

kulağına kar suyu kaçmak

bir duyum almak.

kulağına koymak (sokmak)

bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek: ‘Bunu Bayram ağanın kulağına koydular.’ –H. E. Adıvar.

kulağına küpe olmak (etmek)

başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak: ‘Bu sözümü kulağına küpe et kızım!’ –R. N. Güntekin.

kulağına söylemek

fısıldamak.

kulağını açmak

dikkatle dinlemek.

külah kapmak

düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek: ‘Hatta bunlar arasında öyleleri vardır ki zamana ayak uydurmak, göze girmek ve külah kapmak için gâvur mukallitliğinde birbiriyle âdeta yarışa girişmişlerdir.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

külah peşinde olmak

yalan ve dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak.

külah takmak

hile ile, oyunla kandırıp parasını almak: ‘Önüme gelene külah takacaktım. Külah takacağım kimseler de mutlaka benim gibi olanlardı.’ –Halikarnas Balıkçısı.

külahıma anlat!

‘söylediklerine inanamıyorum, beni kandıramazsın’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Anlat sen benim külahıma! Ah, ben hükûmette olsam size gık dedirtmem!’ –Ö. Seyfettin.

külahını havaya atmak

pek çok sevinmek.

külahları değiştirmek (değişmek)

tehdit ederek bozuşmak: ‘Dükkânda çalışırken ters bir iş tutarsa yeniden külahları değişebilirlerdi.’ –O. Kemal.

kulak (kulağını) tırmalamak

kulağı rahatsız etmek: ‘Evde kimse yoktu sözü kulağını tırmaladı.’ –M. Ş. Esendal.

kulak arkası (ardı) etmek

dikkate almamak, göz önünde tutmamak: ‘Bazıları hava kirlenmesinde olduğu gibi bu eleştirileri kulak ardı ediyorlar.’ –H. Taner.

kulak asmak

önem vermek, dinlemek: ‘Bunların sözlerine ne diye kulak asıyor, ona göre yapacağın işi kestiriyorsun?’ –M. Ş. Esendal.

kulak kabartmak

belli etmemeye çalışarak dinlemek.

kulak kesilmek

büyük bir dikkatle dinlemek: ‘Çok kızgın bir fikir çarpışmasının üzerine gelmişim, kulak kesildim.’ –İ. H. Baltacıoğlu.

kulak kıvırmak

domatesin olgunlaşmasını sağlamak için işlem yapmak.

kulak misafiri olmak

yanında konuşulanları konuşmaya katılmadan dinlemek: ‘Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum.’ –O. V. Kanık.

kulak tutmak

dinlemek, işitmek istemek.

kulak vermek

merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak: ‘Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir’ –N. H. Onan.

kulakları dolmak

aynı şeyi dinlemekten usanmak.

kulakları paslanmak

çoktan beri müzik dinlememiş olmak.

kulakları patlatmak

Gürültüyle rahatsız etmek: ‘Kulakları patlatan bir ses bütün ormanı, bütün kuşları, bütün dünyayı susturdu.’ –M. Ş. Esendal.

kulaklarına kadar kızarmak

çok utanmak.

kulaklarını dikmek

hayvan dikkat kesilmek.

kulaklarının pasını gidermek

çoktan beri dinlememişken müzik dinlemek.

külçe gibi oturmak

yorgun veya bitkin bir durumda çöküvermek.

külçe kesilmek

dermansız, güçsüz kalıp olduğu yere yığılmak: ‘Sağ olup da bu hâli görseydi, o anda külçe mi kesilirdi acaba, yoksa oynatıverir miydi?’ –S. M. Alus.

külfete katlanmak

sıkıntıya, zorluğa önem vermemek: ‘Ben en hain, en merhametsiz hücumları yapmak için bu kadar külfetlere katlanıp buralara gelmiştim.’ –A. Gündüz.

kulis yapmak

1) herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak; 2) bir amaca ulaşabilmek için ilgili kişiler arasında özel çalışma yapmak.

kulp takmak

bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak: ‘Başa çıkılmaz kötülerle, her meziyete kulp takarlar.’ –C. Meriç.

kulpunu bulmak

yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak: ‘Öbür seferler arkasında Servet Bey vardı; bir kulpunu bulur, uzattırıverirdi mühletleri.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

Sayfa 72 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü