kötülük etmek (yapmak)
kötü davranmak, zarar vermek: ‘Kötülük edeni öldürür veya ayetlerin emrettiği cezalardan birini verir.’ –F. R. Atay.
kötürüm olmak (kalmak)
1) yaşlılık veya sakatlık sebebiyle yürüyememek: ‘Mağdurun belinden aşağısını felce uğrattı, bütün hayatı boyunca kötürüm kaldı.’ –B. Felek. 2) mec. güçsüz kalmak: ‘Acılıyım karım öleli / Kalmışım yarı kötürüm’ –B. Necatigil.
kötüye çekmek
yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek: ‘Ne oldu ki Ömer ağa, dedi. Lafımı yanlış anladın, kötüye çektin?’ –S. F. Abasıyanık.
kötüye kullanmak
1) yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak: Görevlerini kötüye kullandılar. 2) birinin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak: ‘O benim dinlemekteki sabrımı, saflığımı kötüye kullandı.’ –H. R. Gürpınar.
kova olmak
çok gol yemek.
koyduğum yerde otluyor
tkz. uzun süredir hiçbir ilerleme göstermeyenler için söylenen bir söz: ‘Sen de koyduğum yerde otluyorsun, bir şey bilmiyorsun.’ –H. R. Gürpınar.
koydunsa bul
arandığı hâlde bulunamayan şeyler veya bulunması gereken yerde bulunmayan kimseler için kullanılan bir söz: ‘Gündüz olsun gece olsun, iki dakikalık bir fırsat buldu mu Allah’a ısmarladık, sütnineyi koydunsa bul!’ –R. N. Güntekin.
koynunda yılan beslemek
bir yakınından ihanet görmek.
koyu koyu düşünmek
uzun uzun veya derin derin düşünmek: ‘Nereye gideceğimi, ne yapacağımı koyu koyu düşünmeye başladığım güne kadar silah elimden düşmemiştir.’ –R. N. Güntekin.
koyun gibi
1) budala, şaşkın; 2) karar ve davranışlarında başkasına bağımlı olan, başkasına uyan: ‘Bizim damat da sessiz sedasız, koyun gibi adam.’ –A. Ümit.
koyun kaval dinler gibi dinlemek
hiçbir şey anlamadan dinlemek: ‘Kafa göz yara yara Hüsn ü Aşk’ı okuyor, hayranları da koyun kaval dinler gibi dinliyorlardı.’ –A. H. Çelebi.
koz kırmak
1) oyunda elindeki kozlardan birini kullanmak; 2) mec. yanlış tutum içinde bulunmak: ‘Zavallının iratlarında oturan kiracılarla uğraşarak kırmadığı koz, çevirmediği dolap kalmıyordu.’ –Ö. Seyfettin.
koz vermek
imkân tanımak, elverişli durum sağlamak.
koza çekmek
kozayı temizleyip ayıklamak: ‘Pamuk ırgatları alaçıkların önüne oturmuşlar, koza çekiyorlardı.’ –Y. Kemal.
kozasına çekilmek
çevreyle ilişkisini kesmek, hiçbir şeye karışmamak: ‘Hiçbir tarakta bezim kalmadı, ipek böceği gibi kozama çekilmiş, kendi hâlimde, politikaya bulaşmadan yaşıyorum.’ –A. İlhan.
kraldan çok kralcı olmak
birinin davasını ondan çok savunur olmak.
kraliçe gibi
gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel (kadın).
krallara layık
çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz.
kramp girmek
kasılmak.
kredisi düşmek
güvenilirliği, saygınlığı yitmek.
kriz geçirmek
1) bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak. 2) mec. bunalım içinde bulunmak.
kubur sıkmak
silah atmak, tabanca sıkmak: ‘Oğlum, ben karanlığa kubur sıkmam.’ –H. R. Gürpınar.
kucağına düşmek
düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak.
kucağına kurulmak
kucağına oturmak.
kucağında bulmak
beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak.
kucaktan kucağa dolaşmak (gezmek)
kadın, pek çok kişiyle yasal olmayan ilişkide bulunmak.
küçük abdesti gelmek
idrar yapma ihtiyacı duymak.
küçük dağları ben yarattım demek
çok böbürlenmek, kibirlenmek: ‘Aslarda o küçük dağları ben yarattım diyen heybet … varken … o güdük, o boynu bükük konçinalar onlara bir türlü el kaldıramıyorlar.’ –H. Taner.
küçük dilini yutmak
şaşırmak, donakalmak: ‘Kadıncağız beni bu hâlde görünce az kalsın küçük dilini yutacaktı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
küçük düşmek
değeri veya onuru sarsılmak: ‘Kimsenin yanında küçük düşmeni istemem.’ –R. N. Güntekin.
küçük düşürmek
değerini veya şerefini sarsmak: ‘Handan’ı küçük düşürdüğünü, asıl suçun da bu olduğunu kabul etmişti.’ –T. Buğra.
küçük görmek
değer, önem vermemek: ‘Bütün bu fânilikleri küçük görerek bunları ancak gönül oyalayıcı şeyler diye telakki ettiklerini gösteriyordu.’ –A. Ş. Hisar.
küçük köyün büyük ağası
büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz.
küçük oynamak
kumarda az para ile oynamak.
küçükle küçük, büyükle büyük olmak
1) her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak; 2) her makam ve durumdaki kişilere karşı dostça ve anlayış göstererek davranmak: ‘Protokol kaidelerini, çok zaman, bir yana atıp küçükle küçük, büyükle büyük olmasını biliyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
küf bağlamak (tutmak)
1) küflenmek; 2) mec. unutulmak; 3) mec. bitmek, kalmamak: ‘İsteksiz isteksiz oluyorsun tıraşı, bir küf bağlamışsa bütün heyecanların.’ –Ç. Altan.
küfelik olmak
çok sarhoş olmak.
küfrü basmak
küfretmek.
küfür savurmak
küfretmek: ‘Onlara ağza alınmaz birkaç küfür savurdu.’ –O. C. Kaygılı.
küfür yemek
kendisine küfredilmek: ‘Kapının eşiğinde, şiş yarasının kabuklarını ayıklayan bir Arap eteğine basıp halis Kur’an şivesiyle şiddetli bir küfür yedikten sonra otele döndüm.’ –F. R. Atay.
kuğu gibi
ince uzun, narin (boyun).
kukla gibi
1) ufak tefek, çelimsiz; 2) kişiliksiz.
kukumav kuşu gibi
tek başına, kimsesiz: ‘Çıkmış, kukumav gibi oraya tünemiş!’ –A. İlhan.
kukumav kuşu gibi düşünüp durmak
çok üzüntülü bir durumda düşünmek.
kül bağlamak
1) ateş sönmek; 2) mec. gücünü, etkisini yitirmek.
kul etmek
kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek: ‘Nasıl sevebilirse üç gönül bir tek gülü / Sen de güzelliğine kul edersin üç gönlü’ –F. N. Çamlıbel.
kül etmek
1) yakmak, kavurmak; 2) mec. birinin varını yoğunu yok etmek.
kül gibi
soluk, renksiz (bet beniz).
kül olmak
1) bütünüyle yanmak: ‘Tatlı bir cızırtı çıkararak çabucak tutuşur, mavi ve sincabi bir buhar bırakarak kül oluverirdi.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. varını yoğunu yitirmek.
kül ufak olmak
çok küçük parçalara ayrılmak.
kül yemek (yutmak)
argo kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, aldatılmak.
kula kul olmak
bir kimsenin buyruğu altında bulunmak.
kulağı (bir şeyde) olmak
dikkatini bir şeye vermek.
kulağı (kulakları) çınlasın
konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz: Kulağı çınlasın, bizim arkadaş öyle derdi.
kulağı ağır işitmek
kulağı iyi işitmemek.
kulağı dikilmek
konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek: ‘Şimdi kulakları, seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.’ –S. F. Abasıyanık.
kulağı duvar olmak
sağır olmak: ‘Kulakları duvar olan ihtiyarla avaz avaz ilişki kurmaya üşenmişler.’ –H. Taner.
kulağı kirişte olmak
söylenecek sözü, gelecek haberi sabırsızlıkla beklemek: ‘Eski bekçiler … mahalleyi kollamalı, kim hastadır, kim yatalaktır, kim yüzünü Hazret’e çevirmiş, kimin gözü toprağa bakıyor, bunları bilmeli, kulağı kirişte olmalı.’ –R. Akyavaş.
kulağı okşamak
kulağa hoş gelmek.
kulağı ters taraftan göstermek
kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak: ‘Tahkike mahkike, kulağı ters taraftan göstermeye ne lüzum var?’ –S. M. Alus.
kulağına çalınmak
başkasına söylenirken kendisi de duymuş olmak: ‘Bu gürültüler arasında Vildan’ın bağırarak ve daha ziyade kıymet vererek telaffuz ettiği bazı kelimeler, cümleler kulağıma çalınıyordu.’ –P. Safa.
kulağına çarpmak
duyulmak: ‘Barın kalabalığı, hareketliliği, çalgısı ve dumanı içinde ortaya atılan bu söz, tam bir isabetle geldi, Ahmet Samim’in kulağına çarptı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kulağına fısıldamak
çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek: ‘Evet biliyorum, bunlar kulağına fısıldadılar değil mi?’ –A. Ağaoğlu.
kulağına gelmek
1) kulağına çalınmak; 2) duymak.
kulağına girmemek
söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek.
kulağına gitmek
duymak: ‘Olup bitenler kulağına gitse onlardan önce çarkıma okur ya neyse.’ –M. Seyda.
kulağına inanmamak
duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek: ‘Kulaklarıma inanamıyordum, bu kadar narin, bu kadar nahif bir vücutta böyle bir ruh…’ –Ö. Seyfettin.
kulağına kar suyu kaçırmak
dolaylı olarak duyurmak.
kulağına kar suyu kaçmak
bir duyum almak.
kulağına koymak (sokmak)
bir duruma veya söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek: ‘Bunu Bayram ağanın kulağına koydular.’ –H. E. Adıvar.
kulağına küpe olmak (etmek)
başa gelen bir durumdan alınan dersi unutmamak: ‘Bu sözümü kulağına küpe et kızım!’ –R. N. Güntekin.
kulağına söylemek
fısıldamak.
kulağını açmak
dikkatle dinlemek.
külah kapmak
düzen, dalavere ile bir işin başına geçmek: ‘Hatta bunlar arasında öyleleri vardır ki zamana ayak uydurmak, göze girmek ve külah kapmak için gâvur mukallitliğinde birbiriyle âdeta yarışa girişmişlerdir.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
külah peşinde olmak
yalan ve dolanla bir işin başına geçmeye çalışmak.
külah takmak
hile ile, oyunla kandırıp parasını almak: ‘Önüme gelene külah takacaktım. Külah takacağım kimseler de mutlaka benim gibi olanlardı.’ –Halikarnas Balıkçısı.
külahıma anlat!
‘söylediklerine inanamıyorum, beni kandıramazsın’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Anlat sen benim külahıma! Ah, ben hükûmette olsam size gık dedirtmem!’ –Ö. Seyfettin.
külahını havaya atmak
pek çok sevinmek.
külahları değiştirmek (değişmek)
tehdit ederek bozuşmak: ‘Dükkânda çalışırken ters bir iş tutarsa yeniden külahları değişebilirlerdi.’ –O. Kemal.
kulak (kulağını) tırmalamak
kulağı rahatsız etmek: ‘Evde kimse yoktu sözü kulağını tırmaladı.’ –M. Ş. Esendal.
kulak arkası (ardı) etmek
dikkate almamak, göz önünde tutmamak: ‘Bazıları hava kirlenmesinde olduğu gibi bu eleştirileri kulak ardı ediyorlar.’ –H. Taner.
kulak asmak
önem vermek, dinlemek: ‘Bunların sözlerine ne diye kulak asıyor, ona göre yapacağın işi kestiriyorsun?’ –M. Ş. Esendal.
kulak kabartmak
belli etmemeye çalışarak dinlemek.
kulak kesilmek
büyük bir dikkatle dinlemek: ‘Çok kızgın bir fikir çarpışmasının üzerine gelmişim, kulak kesildim.’ –İ. H. Baltacıoğlu.
kulak kıvırmak
domatesin olgunlaşmasını sağlamak için işlem yapmak.
kulak misafiri olmak
yanında konuşulanları konuşmaya katılmadan dinlemek: ‘Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum.’ –O. V. Kanık.
kulak tutmak
dinlemek, işitmek istemek.
kulak vermek
merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak: ‘Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın / Bir vatan kalbinin attığı yerdir’ –N. H. Onan.
kulakları dolmak
aynı şeyi dinlemekten usanmak.
kulakları paslanmak
çoktan beri müzik dinlememiş olmak.
kulakları patlatmak
Gürültüyle rahatsız etmek: ‘Kulakları patlatan bir ses bütün ormanı, bütün kuşları, bütün dünyayı susturdu.’ –M. Ş. Esendal.
kulaklarına kadar kızarmak
çok utanmak.
kulaklarını dikmek
hayvan dikkat kesilmek.
kulaklarının pasını gidermek
çoktan beri dinlememişken müzik dinlemek.
külçe gibi oturmak
yorgun veya bitkin bir durumda çöküvermek.
külçe kesilmek
dermansız, güçsüz kalıp olduğu yere yığılmak: ‘Sağ olup da bu hâli görseydi, o anda külçe mi kesilirdi acaba, yoksa oynatıverir miydi?’ –S. M. Alus.
külfete katlanmak
sıkıntıya, zorluğa önem vermemek: ‘Ben en hain, en merhametsiz hücumları yapmak için bu kadar külfetlere katlanıp buralara gelmiştim.’ –A. Gündüz.
kulis yapmak
1) herhangi bir toplulukta oturumlar dışında gizli çalışmalar yapmak; 2) bir amaca ulaşabilmek için ilgili kişiler arasında özel çalışma yapmak.
kulp takmak
bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak: ‘Başa çıkılmaz kötülerle, her meziyete kulp takarlar.’ –C. Meriç.
kulpunu bulmak
yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu bulmak: ‘Öbür seferler arkasında Servet Bey vardı; bir kulpunu bulur, uzattırıverirdi mühletleri.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
