kolpoya düşmek (gelmek)
oyuna gelmek.
koltuğa girmek
evlenmek: ‘Nihayet sonbaharın yağmurlu, serin bir günü koltuğa giriyorum.’ –Ö. Seyfettin.
koltuğu doldurmak
aldığı görevi tam olarak başarabilecek yetenekte bulunmak: ‘Ercüment, memurluk hayatında her oturduğu koltuğu doldurmuş…’ –Y. Z. Ortaç.
koltuğuna girmek
koltuğunun altına sığınmak.
koltuğunun altına sığınmak
birinin koruyuculuğuna sığınmak: ‘Ben de aç duracak değilim ya! Bizim orada senin gibi bir ağa yok ki koltuğunun altına sığınalım.’ –M. Ş. Esendal.
koltuk çıkmak
desteklemek.
koltuk değneği olmak
birine, yaptığı uygunsuz işlerde destek sağlamak.
koltukları kabarmak
kendine veya yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak: ‘Memnun oldu, koltukları kabardı, sevinçle gözlerimin içine baktı.’ –E. İ. Benice.
koltukta olmak
şaka başkasının konuğu olup kendi masraf etmemek.
kolu kanadı kırılmak
bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak: ‘Hem de kolu kanadı tamamıyla kırılmış, bir daha hemcinslerimize dil uzatamayacak bir hâlde…’ –R. N. Güntekin.
koluna kuvvet
iş yapan bir kimseye, isteklendirmek, coşturmak için söylenen bir söz.
komadan çıkmak
komaya giren hasta bu durumdan kurtulmak, ölümden dönmek.
komalık olmak
yediği dayaktan sonra kıpırdayamayacak duruma gelmek: ‘Eski kocam, komalık oluncaya kadar dövüldükten sonra boş bir arsaya atılmıştı.’ –A. Ümit.
komaya girmek
1) duyma, anlama ve hareket yeteneklerini yitirerek yarı ölü duruma gelmek, kendinden geçmek; 2) mec. kendinden geçecek kadar sinirlenmek, şaşırmak, üzülmek.
komiğine gitmek
gülünç bulmak: ‘Tıraş olan erkekleri seyretmeyi severim, komiğime gider.’ –T. Dursun K.
komik bulmak
gülünç saymak.
komplekse kapılmak
aşağılık duygusu hissetmek: ‘Haklarında yazılan yüceltici eleştirileri de tam anladığımı söyleyemem. O zaman biraz komplekse kapılıyorum.’ –N. Meriç.
komplo kurbanı olmak
komploya kurban gitmek.
komploya kurban gitmek
komplo yoluyla zarar görmek.
kömür başa vurmak
kömürün iyi yanmamasından çıkan karbon oksidiyle zehirlenmekten baş ağrımak.
kömür gibi
kapkara.
kömürcü çırağına dönmek
yüzü, üstü başı siyah lekeler içinde kalmak, eli yüzü kapkara olmak.
konak gibi
büyük ve gösterişli (ev).
konferans çekmek
karşısındakini bıktıracak bir biçimde uzun veya öğüt verircesine konuşmak.
konferans vermek
herhangi bir konuda bilgi verecek biçimde konuşma yapmak: ‘Türk Ocağında bir de konferans vermiş olduğunu hatırlatırım.’ –F. R. Atay.
konsantre olmak
1) düşünceyi, duyguyu, gücü bir noktada toplamak; 2) mec. bilenmek.
konser vermek
dinleyicilere, müzik eserlerini çalmak veya söylemek.
kont gibi
şık giyinmiş (adam).
kont gibi yaşamak
bolluk içinde yaşamak.
kontak atmak
1) elektrik donanımında karşı uçların birbirine dokunmasıyla elektrik akımı kesilmek; 2) mec. dengeyi kaybetmek, sinirlenip olağan dışı davranmak.
kontak kapatmak (kapamak)
1) bir taşıtın çalışan motorunu durdurmak için kontak anahtarını çevirerek elektrik devresini kapamak; 2) mec. bir olayı protesto etmek için sürücüler trafiğe çıkmamak, taşıtlarıyla trafiği engellemek veya bir süre bulunduğu yerde kalıp motoru durdurmak.
kontak kurmak
biriyle veya bir olayla bağlantı sağlamak.
kontra gitmek
birine zıt gitmek.
kontrol altına almak
bir olayı denetim altına almak.
kontrol altında olmak
denetlenmek.
kontrol altında tutmak
denetlemek: ‘Amcam öfkesini kontrol altında tutmaya çalışarak derin bir soluk alıyor.’ –A. Ümit.
kontrpiyede kalmak
1) sp. futbolda kaleci ters tarafa gitmek veya hamle yapmak; 2) mec. beklediği sonuca ulaşamamak; 3) mec. düşüncelerini açıklayamamaktan ötürü zor durumda kalmak.
konuk etmek
birini evinde bir süre ağırlamak.
konuk gelmek
bir yere veya birinin evine kısa bir süre kalmak için gelmek.
konuk olmak
bir yerde kısa bir süre ağırlanmak.
konuşmaya dalmak
başka şeylerle ilişkiyi keserek belli bir konudan söz etmek.
koparıp atmak
1) koparmak; 2) mec. ilgisini kesmek, önem vermemek: ‘Sana karşı içimde iki katlı bir ana yüreği var. İşte onu koparıp atamıyorum.’ –Ö. Seyfettin.
köpeğe atsan yemez
‘çok kötü (yiyecek)’ anlamında kullanılan bir söz.
köpeğe hoşt, kediye pişt dememek
kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak.
köpeğin ağzına kemik atmak
hkr. karşı gelerek bağırıp çağıran birini susturmak için ona bir çıkar sağlamak.
köpek gibi
çok yaltaklanan: ‘Kız ona derdini yanarken, paşanın Tevfik’i buldurması için köpek gibi yalvarırken, o gözlerini tavana dikiyor, cevap vermiyordu.’ –H. E. Adıvar.
köpek yese kudurur
çok ağır ve onur kırıcı sözler için söylenen bir söz.
köprübaşını tutmak
çok önemli bir mevkiyi ele geçirmek.
köprüleri atmak
bir işten vazgeçme veya geri dönme imkânı kalmayacak biçimde kesin bir davranışta bulunmak.
köpük gibi
beyaz, hafif ve köpük görünümlü.
kopup gelmek
uzak bir yerden ayrılarak gelmek.
kopya çekmek
genellikle yazılı sınavlarda soruları cevaplamak için bir kaynağa gizlice bakmak: ‘En bildiği derste bile kopya çeker, çekmezse hasta olur, deliye döner.’ –H. Taner.
kopya vermek
sınavda sorulara cevap vermesi için bir kimseye gizlice yardımda bulunmak: ‘Lisede de başkalarına kopya verirken yakalanır, ikmale kalırdın.’ –N. Hikmet.
kör değneğini beller gibi
hep aynı biçimde davranıp hiçbir yenilik veya değişiklik yapmayacak biçimde: ‘Evde, kör değneğini bellemiş gibi sabahları, biraz kızarmış ekmek, tereyağı ve reçelle çay içtiğimiz hâlde, bunlar, eniştemizin köşkünde bir öğle yemeği miktarına çıkar.’ –A. Ş. Hisar.
kor dökmek
yanınca dayanıklı kor durumuna girmek.
kor gibi
kıpkırmızı, ateş gibi.
kor gibi yanmak
1) çok parlamak: ‘Gözleri kor gibi yanan ve bir ölüden daha sarı olan diğer bir yaralı yatıyordu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) büyük üzüntü çekmek.
kör itin öldüğü yer
çok uzakta olan yer: ‘Sabah sabah kör itin öldüğü yerlerde işim yok.’ –O. Kemal.
kör kör parmağım gözüne
‘çok belli, göze batacak kadar ortada’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Orada da bazı kimseler sanat denince ille kuru, basit, yalın kat, kör kör parmağım gözüne bir üslubu anlıyorlar.’ –H. Taner.
kör kurttan bile vazgeçmemek
en küçük varlığı bile hor görmeden korumak.
kör şeytandan bulmak
kaderi kötü olmak.
kordon altına almak
bir yere giriş çıkışı önlemek için o yeri görevlilerce korumak.
korktuğu başına gelmek
düşünülen kötü durum gerçekleşmek: ‘Korktuğu başına gelmiş ve o koskoca Nahit Bey ipin ucunu kaçırarak dillere destan olmuştu.’ –T. Buğra.
korktuğuna uğramak
korktuğu başına gelmek.
korku düşmek
endişelenmek, korkmak: ‘Bir korku düştü canıma acep nola benim hâlim / Derman olmaz ise bana acep nola benim hâlim?’ –Yunus Emre.
korku saçmak
herkesi korkutmak.
korkudan çıldırmak
aşırı korku yüzünden aklını yitirmek, delirmek: ‘Yoksa çocuk, etrafını saran hayaletlerin dehşeti karşısında mutlaka korkudan çıldırırdı.’ –R. N. Güntekin.
korkusundan altına etmek (kaçırmak, yapmak)
çok korktuğunda idrarını veya dışkısını kaçırmak.
korkuya kapılmak
korku düşmek.
korkuya kesmek
korkmak: ‘Ürkek ürkek dolaşıyordu evin içinde. Tepeden tırnağa korkuya kesmişti.’ –Y. Kemal.
körler mahallesinde ayna satmak
bir şeyi ona gereksinim duymayacak olan çevreye götürmek.
korumaya almak
tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi veya eseri saldırılardan korumak üzere önlem almak.
körün taşı
rastlantı sonucu birine zarar veren, hesapta olmayan iş.
korunma görmek
anlayış veya hoşgörü ile karşılanmak: ‘Hiçbir düşünce ve mülahazanın … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği…’ –Anayasa.
kös dinlemek
türlü olaylar yaşadığı için bilgi ve deneyim sahibi olarak benzer veya daha basit olaylar karşısında aldırış etmemek: ‘Politikacılar onun olumlu isteklerini kös dinler mi, dinlemezler mi o zaman görürüz.’ –H. Taner.
köşe bucağa dağılmak
1) her tarafa yayılmak: ‘Köşe bucağa dağılmış ürkek hizmetçilerini çağırır.’ –A. Erhat. 2) darmadağın olmak.
köşe bucak kaçmak (saklanmak)
kimseye görünmek istememek: ‘Anası köşe bucak kaçıyor, tenha bir yer buldukça hıçkırıyordu.’ –R. Enis.
köşe kapmaca oynamak
biri başkasına gidip bulamadığı sırada, o da kendisine gelip bulamamak, birbirini arayıp durmak.
köşe tutmak
karışmak, kendini belli etmek, görünmek: ‘Kemanın ince gıy gıylarına boş mağaralardaki ses akisleri gibi öten pes perdeden bir öksürük köşe tutuyor.’ –H. E. Adıvar.
köşebaşını tutmak
etkili olabilecek en önemli makamda bulunmak veya o yeri ele geçirmek: ‘Amatör diplomatlar, küme küme köşebaşlarını tutmuş ve bozgunculuk propagandasına girmişti.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
köşede bucakta kalmak
ilgisizlikten gözden uzakta bulunmak: Koca Sinan’ın en önemli yapısı bu durumda olursa köşede bucakta kalmış olanlara selam olsun!
kösele gibi
çok sert, çiğnenmesi güç, koparılamaz: Kösele gibi et.
kösemenlik etmek
yol göstermek, kılavuzluk etmek.
kösenin sakalı gibi
her zaman olduğu gibi kalan, değişikliğe uğramayan.
köşesine çekilmek
toplumdan kaçıp hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına yaşamak.
köşeyi dönmek
1) hiçbir çaba göstermeden kısa sürede zengin olmak; 2) kısa yoldan ve büyük bir emek harcamadan sosyal ve ekonomik güç edinmek.
kösteği kırmak
1) çocuk yürümeye başlamak; 2) bağlı bulunduğu yerle ilişiğini kesmek.
köstek vurmak
1) hayvanın ayağına köstek bağlamak; 2) mec. kösteklemek; 3) sp. güreşte hasmın bir veya iki ayağını sımsıkı yakalamak.
koşu koparmak
hızla koşuvermek, çabucak atılıp gitmek: ‘Sonra elinde boş tasla çeşmeye doğru bir koşu koparıyor.’ –R. N. Güntekin.
koşun bağlamak
koşun durumuna girmek, saf tutmak.
kötek atmak (çekmek)
dövmek, dayak atmak.
kötek yemek
dövülmek, dayak yemek.
kötü gözle bakmak
1) bir kimse için iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine bakmak: ‘Tiyatroda kimse kimseye kötü gözle bakamaz.’ –S. F. Abasıyanık. 2) cinsel duygu ile bakmak: ‘Ben bu kambur kızdan hoşlanmışsam, onu sevmişsem neden ona kötü gözle bakmış olayım?’ –O. V. Kanık.
kötü kişi olmak
bazı kimseler birtakım insanların düşmanlığını kazanmak.
kötü kötü düşünmek
üzüntülü düşüncelere dalmak: ‘Ben başladım kötü kötü düşünmeye.’ –N. Hikmet.
kötü olmak
1) olumsuz bir durum almak; 2) beğenilmemek, takdir edilmemek; 3) kadın kötü yola düşmek: ‘En insaflıları biraz acır, ah zavallı kötü oldu, alnının yazısı imiş derler.’ –Ö. Seyfettin.
kötü yola düşmek
kötü kadın olmak.
kötü yola sapmak
doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve yanlış işler yapmak.
kötü yola saptırmak
kötü yola sürüklemek: ‘Parmak kadar çocuğu kötü yollara saptıranların kökünü kazırım.’ –S. Ali.
kötü yola sürüklemek
yasa dışı, uygunsuz veya hoşa gitmeyen bir yaşayış içine sokmak: ‘Kız kardeşini kötü yola sürükledi diye babası reddetmişti.’ –S. F. Abasıyanık.
