kırk kapının ipini çekmek
içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak.
kırk tarakta bezi olmak
birçok işi veya ilişkisi olmak.
kırkı (kırkları) karışmak
çocuklar için aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak.
kırkı çıkmak
doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek.
kırkından sonra azmak
yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak.
kırkından sonra saz çalmak
yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek.
kırklara karışmak
bir kimse artık ortalarda görünmez olmak.
kırmızı dipli mumla davet etmek
birine bir yere gelmesi için çok yalvarmak, ısrar etmek.
kırmızı kart görmek
1) oyundan çıkarılma cezasına çarptırılmak; 2) mec. ciddi bir biçimde uyarılmak; 3) mec. dışlanmak.
kırmızı kart göstermek
sp. 1) oyundan çıkarma cezasına çarptırmak; 2) mec. ciddi bir biçimde uyarmak; 3) mec. dışlamak.
kış basmak
kışın şiddetli soğukları başlamak.
kış yapmak
hava çok soğuk ve karlı olmak.
kısa kesmek
sözü uzatmamak: ‘Ahmet Kerim annesiyle kısa kesmek istediği konuşmalarını hep kapıdan çıkarken ayak üstünde yapardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kısa tutmak
1) bir şeyi gerektiği kadar uzun yapmamak. 2) bir konuyu geniş ve ayrıntılı bir biçimde vermemek: Başkan açılış konuşmasını kısa tuttu.
kışı geçirmek
kış mevsimini bir yerde geçirmek.
kısıntı yapmak
1) tutumlu davranmak; 2) azaltmak: ‘Bu durum, ister istemez evi doldurup boşaltanlarda da kısıntı yapmamızı gerektiriyordu.’ –A. Ağaoğlu.
kısıt altına almak
huk. kısıtlamak.
kıskacında olmak
bir konu üzerinde iki taraftan da sıkıştırılıp sıkıntılı duruma düşmek.
kıskıvrak yakalamak (bağlamak)
1) kurtulamayacak veya çözülemeyecek biçimde tutmak, sımsıkı tutmak: ‘Gecelerden bir gece, birkaç yeniçeri onu kıskıvrak yakaladı.’ –İ. O. Anar. 2) mec. tamamen etkisi altında kalmak, bir şeyle sürekli meşgul olmak: ‘Amma yalnız bu olmadı, benim muhayyilemi kıskıvrak bağlayan şey, bir başka tecrübe daha ömrüm boyunca beni tesiri altında bıraktı.’ –R. H. Karay.
kısmet (kısmeti) çıkmak
evlenme teklifi almak: ‘Zavallı kızın kısmeti çıkmış, kendine sormadan, danışmadan hemen vermişler.’ –Ö. Seyfettin.
kısmet beklemek
evlenmeyi, evleneceği kimseyi beklemek: ‘Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden, ağırbaşlı bir kısmet bekliyor.’ –H. Taner.
kısmeti açılmak
1) kazancı artmak, bolluğa ermek; 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak.
kısmeti ayağına (kadar) gelmek
beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak.
kısmeti bağlanmak
istediği hâlde evlenememek.
kısmeti kapanmak
1) kazancı azalmak; 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmamak.
kısmeti kesilmek
daha önceden kendisine nasip olan bir şey artık nasip olmamak: ‘Çöp tenekeleri modernleşip metal sandıklara dönüşünce bu zavallıların çöp tenekelerinden de kısmeti kesildi.’ –A. Boysan.
kısmetine mâni olmak
kazancına veya evlenmesine engel olmak.
kısmetini ayağıyla tepmek
kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek.
kısmetini bağlamak
bir inanışa göre büyü ile evlenmesine engel olmak.
kıssadan hisse almak (çıkarmak)
anlatılan bir olaydan ders almak: ‘O zaman, diplomatlar bu kıssadan lazım gelen hisseyi çıkarmasını bilmişler miydi? Ne gezer!’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kıstas tutmak
ölçü olarak almak.
kıtır atmak
argo yalan söylemek: ‘Kim dedi bunu sana, Kâmil Bey mi? Boş ver kardeş, inanma sakın, kıtır atıyorlar, moralimizi bozmak istiyorlar.’ –A. İlhan.
kıtır kıtır kesmek
bıçak veya kesici bir aletle acımaksızın yaralamak veya öldürmek.
kıtıra almak
argo alay etmek.
kıtlıktan çıkmış
doymak bilmeyen.
kıtlıktan çıkmış gibi yemek
doymak bilmezcesine yemek.
kıvamına (kıvama) gelmek
kıvamını bulmak: ‘Kâhya, vakit gayri Süleyman, haber saldık gelecekler, pamuklar da kıvamına geldi, demişti.’ –S. Kocagöz. ‘Dışarıda şimşekler çakıp gök gürülderken koyunlar kızarmaya başlamış, kazanlar dolusu hoşaf çoktan kıvama gelmişti.’ –İ. O. Anar.
kıvamını bulmak
gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, en uygun anında olmak: ‘Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin.’ –O. V. Kanık.
kıvanç duymak
1) övünmek; 2) sevinmek, mutlu olmak.
kıvrım kıvrım kıvranmak
1) çok acı çekerek kıvranmak; 2) yalvarma, sıkıntı vb. bir sebeple çok kıvranmak.
kıyak geçmek (çekmek)
maddi ve manevi destek olmak.
kıyak kaçmak
argo çok uygun düşmek, yakışık almak.
kıyamet gibi (kadar)
pek çok.
kıyamet kopmak
1) kıyamet günü gelmek; 2) mec. bir yerde çok gürültü ve telaş olmak.
kıyamet mi kopar?
‘ne olur, ne çıkar, ne önemi var’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Asker az olmakla kıyamet mi kopar?’ –N. Kemal.
kıyamete kadar
dünya durdukça, uzun süre: ‘Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım.’ –A. N. Asya.
kıyamete kalmak
sorun, çözülememek: ‘Seni bir daha görmek kıyamete mi kaldı?’ –H. E. Adıvar.
kıyametler koparmak
1) bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek: ‘Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?’ –M. A. Ersoy. 2) aşırı gürültülere, kargaşaya yol açmak.
kıyas kabul etmez
iki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz.
kıyıcılık etmek
gaddarlık etmek, gaddarca davranmak.
kıyıda köşede kalmak
göze çarpmayan bir yerde unutulmuş olmak.
kıyıya atmak
karaya çıkartmak veya sürüklemek: ‘Sular, sandalı kıyıya atıyordu.’ –R. H. Karay.
kıyıya çıkmak
karaya çıkmak, gemiden karaya inmek.
kıymete binmek
çok değerli duruma gelmek: ‘Düşündüm ki başka bir yerde çalışmaya başlarsam belki kıymete binerim.’ –A. Kulin.
kız almak
bir ailenin kızını gelin olarak kendi ailelerine katmak.
kız gibi
1) kıza benzeyen: Kız gibi oğlan. 2) utangaç; 3) argo çok güzel ve yeni: ‘Şimdi de kucağında evirip çevirdiği İngiliz malı, kız gibi mavzerine bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu.’ –T. Buğra.
kız istemek
bir kızı evlenmek için ana ve babasından veya yakınlarından istemek: ‘Sen kızı kandıracaksın, sonra kaynananla gidip kızı isteyeceksin.’ –H. E. Adıvar.
kız kaçırmak
bir kızı kendinin veya ailesinin rızası olmadan alıp götürmek.
kız vermek
bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek.
kızağa çekmek (almak)
1) gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak; 2) mec. bir görevliyi etkin bir görevden alıp çalışmayı gerektirmeyen pasif bir işe vermek.
kızak yapmak
taşıt fren görevini yerine getirdiği hâlde duramayıp kaymak.
kızana gelmek
dişi kedi ve köpek erkek istemek.
kızarıp bozarmak
utanç, öfke vb. duyguların etkisiyle yüzü renkten renge girmek.
kızılca kıyamet kopmak
kavga, gürültü olmak: ‘Bunlardan herhangi birisinin hizmetine girse kızılca kıyamet asıl o zaman kopar.’ –Y. K. Beyatlı.
kızıp durmak
sürekli olarak kızmak ve söylenmek: ‘Tatmin olmamış bir sanatçı öfkesiyle eski arkadaşlarına kızıp duruyordu.’ –Ç. Altan.
koca bulmak
kız veya kadın kendisi ile evlenecek bir erkek bulmak: ‘Üstelik kadının adı da çıktı, bir daha koca bulamadı.’ –R. H. Karay.
kocakarılığı tutmak
geçimsiz, inatçı, şirret yaşlı bir kadın gibi davranmak: ‘Fakat kocakarılığı tutup kavgaya başlayınca Allah saklasın!’ –R. N. Güntekin.
koçan bağlamak
mısırda koçan oluşmak.
kocaya gitmek
evlenmek: ‘Harfleri okuyup yazamadan on üçümde kocaya gidecektim.’ –A. Kulin.
kocaya kaçmak
kız ailesinin izni olmadan ve nikâhlanmadan bir erkekle kaçmak: ‘Büyük kızı kocaya kaçtığı zaman küçükleri on iki dönüm tarlanın hakkından gelecek kadar yetişkindiler.’ –N. Cumalı.
kocaya varmak
kız, kadın evlenmek: ‘On üç yaşındayken altmış altı yaşında bir kocaya vardığı için izdivaç denen şeyden nefret etmişti.’ –Ö. Seyfettin.
kocaya vermek
kız veya kadını evlendirmek.
kodese tıkmak
cezaevine sokmak: ‘Belki kodese tıkarlar, hazır olsun.’ –S. F. Abasıyanık.
kodesi boylamak
cezaevine girmek.
kof çıkmak
bir kimsenin bilgisiz, değersiz, işe yaramaz biri olduğu anlaşılmak.
kök salmak
1) iyice tutunmak, sağlamlaşmak, yayılmak, köklenmek: ‘Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir?’ –H. E. Adıvar. 2) bir yere iyice yerleşmek.
kök sökmek
çok çetin iş görmek.
kök söktürmek
uğraştırmak, güçlük çıkarmak.
kökü kazınmak
bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek.
kökü kurumak
yok olmak, ortadan kalkmak: ‘Kelebeklerin kökünün kuruduğu bir dünyada çocuk istemem.’ –T. Yücel.
kökünden halletmek
herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek: ‘Bu işi kökünden halletmek için kızını derhâl evlendirmeye karar vermişti.’ –A. H. Tanpınar.
kökünden kazımak
kökünü kazımak.
köküne kibrit suyu
yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun.
köküne kibrit suyu dökmek (kökünü kurutmak)
bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek.
kökünü kazımak
bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek: ‘Bizimkilerin de amacı aynı / Doğan güneşle birlikte kökünüzü kazıyıp / Yeryüzünde bırakmamak izinizi’ –T. Oflazoğlu.
kokusu çıkmak
gizli tutulan bir iş anlaşılmak: ‘Bir yerden kokusu çıkarsa baban vasıtasıyla önlemek isteyecekler.’ –S. Ali.
kokusunu (koku) almak (duymak)
1) bir nesnenin kokusunu algılamak: ‘Yaz yağmuru yağdığı vakit burada toprağın güzel kokusunu duymak mümkündür.’ –M. Ş. Esendal. 2) mec. gizli tutulan bir şeyi sezmek: ‘Yılların gazetecisisin oğlum, iyi haberin kokusunu kilometrelerce uzaktan alırsın.’ –A. Ümit.
kol atmak
1) bitkinin gövdesinden ayrılan bir dal bir yöne uzanmak; 2) mec. çevreye yayılmak, genişlemek, ulaşmak, uzanmak.
kol gezmek
1) güvenlik amacıyla dolaşmak: ‘Bunlar şehir subaşısının adamları, dizdarlardı. Kol geziyorlardı.’ –Ö. Seyfettin. 2) dolaşmak: ‘İnsanı üşütmeyen, ılık gezginci bir yağmur bulutu ağır ağır kol geziyordu.’ –T. Dursun K. 3) mec. kötü durum ve davranışlar çokça olmak: ‘Bazı ülkelerde sansürün kol gezdiği görülüyor.’ –A. Kabaklı.
kol uzatmak
yayılmak, ulaşmak.
kol vermek
destek olmak.
kol vurmak
dolaşmak.
kola çıkmak
hırsız, polis vb. faaliyete geçmek, işe başlamak: ‘Polis düdükleriyle yeniden fırladım. Meğer hırsızlar kola çıkmış.’ –R. Akyavaş.
kolaçan etmek
1) çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak: ‘Çevremizi bir kolaçan edelim hele nerde olduğumuzu iyice anlayalım.’ –T. Oflazoğlu. 2) bir şeye öğrenmek amacıyla kısaca bakmak, göz atmak.
kolayı var
çaresi var.
kolayını bulmak
kolay bir biçimde yapma yolunu bulmak: ‘Lakin erler onu da yakalamanın kolayını bulmuşlardı.’ –A. N. Asya.
kolları kopmak
ağır bir şey taşımaktan veya çok iş yapmaktan yorulmak.
kolları sıvamak
bir iş yapmaya güçlü bir biçimde, istekle hazırlanmak: ‘Selami de kolları paçaları sıvayıp Ali Naci’nin yardımına koşmuştu.’ –Y. Z. Ortaç.
kollarını sallaya sallaya gelmek
hiçbir şey getirmeden gelmek.
kollarının arasına almak
kucaklamak: ‘Beni kollarının arasına alıyor, saçlarımı okşuyor.’ –H. Z. Uşaklıgil.
