Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kırk kapının ipini çekmek

içinde bulunduğu sorunu çözmek için kapı kapı dolaşmak, birçok yere uğramak.

kırk tarakta bezi olmak

birçok işi veya ilişkisi olmak.

kırkı (kırkları) karışmak

çocuklar için aynı kırk günlük süre içinde doğmuş olmak.

kırkı çıkmak

doğumdan veya ölümden sonra kırk gün geçmek.

kırkından sonra azmak

yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak.

kırkından sonra saz çalmak

yaşlandıktan sonra uzun ve güç bir işe girişmek.

kırklara karışmak

bir kimse artık ortalarda görünmez olmak.

kırmızı dipli mumla davet etmek

birine bir yere gelmesi için çok yalvarmak, ısrar etmek.

kırmızı kart görmek

1) oyundan çıkarılma cezasına çarptırılmak; 2) mec. ciddi bir biçimde uyarılmak; 3) mec. dışlanmak.

kırmızı kart göstermek

sp. 1) oyundan çıkarma cezasına çarptırmak; 2) mec. ciddi bir biçimde uyarmak; 3) mec. dışlamak.

kış basmak

kışın şiddetli soğukları başlamak.

kış yapmak

hava çok soğuk ve karlı olmak.

kısa kesmek

sözü uzatmamak: ‘Ahmet Kerim annesiyle kısa kesmek istediği konuşmalarını hep kapıdan çıkarken ayak üstünde yapardı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kısa tutmak

1) bir şeyi gerektiği kadar uzun yapmamak. 2) bir konuyu geniş ve ayrıntılı bir biçimde vermemek: Başkan açılış konuşmasını kısa tuttu.

kışı geçirmek

kış mevsimini bir yerde geçirmek.

kısıntı yapmak

1) tutumlu davranmak; 2) azaltmak: ‘Bu durum, ister istemez evi doldurup boşaltanlarda da kısıntı yapmamızı gerektiriyordu.’ –A. Ağaoğlu.

kısıt altına almak

huk. kısıtlamak.

kıskacında olmak

bir konu üzerinde iki taraftan da sıkıştırılıp sıkıntılı duruma düşmek.

kıskıvrak yakalamak (bağlamak)

1) kurtulamayacak veya çözülemeyecek biçimde tutmak, sımsıkı tutmak: ‘Gecelerden bir gece, birkaç yeniçeri onu kıskıvrak yakaladı.’ –İ. O. Anar. 2) mec. tamamen etkisi altında kalmak, bir şeyle sürekli meşgul olmak: ‘Amma yalnız bu olmadı, benim muhayyilemi kıskıvrak bağlayan şey, bir başka tecrübe daha ömrüm boyunca beni tesiri altında bıraktı.’ –R. H. Karay.

kısmet (kısmeti) çıkmak

evlenme teklifi almak: ‘Zavallı kızın kısmeti çıkmış, kendine sormadan, danışmadan hemen vermişler.’ –Ö. Seyfettin.

kısmet beklemek

evlenmeyi, evleneceği kimseyi beklemek: ‘Şimdi genç değil, şöyle kırkını, kırk beşini aşmış, efendiden, ağırbaşlı bir kısmet bekliyor.’ –H. Taner.

kısmeti açılmak

1) kazancı artmak, bolluğa ermek; 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak.

kısmeti ayağına (kadar) gelmek

beklenmeyen bir nedenle kazançlı bir durumla karşılaşmak.

kısmeti bağlanmak

istediği hâlde evlenememek.

kısmeti kapanmak

1) kazancı azalmak; 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmamak.

kısmeti kesilmek

daha önceden kendisine nasip olan bir şey artık nasip olmamak: ‘Çöp tenekeleri modernleşip metal sandıklara dönüşünce bu zavallıların çöp tenekelerinden de kısmeti kesildi.’ –A. Boysan.

kısmetine mâni olmak

kazancına veya evlenmesine engel olmak.

kısmetini ayağıyla tepmek

kavuşacağı iyi bir durumu, değerini bilmeyerek istememek.

kısmetini bağlamak

bir inanışa göre büyü ile evlenmesine engel olmak.

kıssadan hisse almak (çıkarmak)

anlatılan bir olaydan ders almak: ‘O zaman, diplomatlar bu kıssadan lazım gelen hisseyi çıkarmasını bilmişler miydi? Ne gezer!’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kıstas tutmak

ölçü olarak almak.

kıtır atmak

argo yalan söylemek: ‘Kim dedi bunu sana, Kâmil Bey mi? Boş ver kardeş, inanma sakın, kıtır atıyorlar, moralimizi bozmak istiyorlar.’ –A. İlhan.

kıtır kıtır kesmek

bıçak veya kesici bir aletle acımaksızın yaralamak veya öldürmek.

kıtıra almak

argo alay etmek.

kıtlıktan çıkmış

doymak bilmeyen.

kıtlıktan çıkmış gibi yemek

doymak bilmezcesine yemek.

kıvamına (kıvama) gelmek

kıvamını bulmak: ‘Kâhya, vakit gayri Süleyman, haber saldık gelecekler, pamuklar da kıvamına geldi, demişti.’ –S. Kocagöz. ‘Dışarıda şimşekler çakıp gök gürülderken koyunlar kızarmaya başlamış, kazanlar dolusu hoşaf çoktan kıvama gelmişti.’ –İ. O. Anar.

kıvamını bulmak

gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, en uygun anında olmak: ‘Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin.’ –O. V. Kanık.

kıvanç duymak

1) övünmek; 2) sevinmek, mutlu olmak.

kıvrım kıvrım kıvranmak

1) çok acı çekerek kıvranmak; 2) yalvarma, sıkıntı vb. bir sebeple çok kıvranmak.

kıyak geçmek (çekmek)

maddi ve manevi destek olmak.

kıyak kaçmak

argo çok uygun düşmek, yakışık almak.

kıyamet gibi (kadar)

pek çok.

kıyamet kopmak

1) kıyamet günü gelmek; 2) mec. bir yerde çok gürültü ve telaş olmak.

kıyamet mi kopar?

‘ne olur, ne çıkar, ne önemi var’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Asker az olmakla kıyamet mi kopar?’ –N. Kemal.

kıyamete kadar

dünya durdukça, uzun süre: ‘Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım.’ –A. N. Asya.

kıyamete kalmak

sorun, çözülememek: ‘Seni bir daha görmek kıyamete mi kaldı?’ –H. E. Adıvar.

kıyametler koparmak

1) bir şeye çok kızarak bağırıp çağırmak, feryat etmek: ‘Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin / Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?’ –M. A. Ersoy. 2) aşırı gürültülere, kargaşaya yol açmak.

kıyas kabul etmez

iki şey arasındaki ayrımın çok fazla olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz.

kıyıcılık etmek

gaddarlık etmek, gaddarca davranmak.

kıyıda köşede kalmak

göze çarpmayan bir yerde unutulmuş olmak.

kıyıya atmak

karaya çıkartmak veya sürüklemek: ‘Sular, sandalı kıyıya atıyordu.’ –R. H. Karay.

kıyıya çıkmak

karaya çıkmak, gemiden karaya inmek.

kıymete binmek

çok değerli duruma gelmek: ‘Düşündüm ki başka bir yerde çalışmaya başlarsam belki kıymete binerim.’ –A. Kulin.

kız almak

bir ailenin kızını gelin olarak kendi ailelerine katmak.

kız gibi

1) kıza benzeyen: Kız gibi oğlan. 2) utangaç; 3) argo çok güzel ve yeni: ‘Şimdi de kucağında evirip çevirdiği İngiliz malı, kız gibi mavzerine bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu.’ –T. Buğra.

kız istemek

bir kızı evlenmek için ana ve babasından veya yakınlarından istemek: ‘Sen kızı kandıracaksın, sonra kaynananla gidip kızı isteyeceksin.’ –H. E. Adıvar.

kız kaçırmak

bir kızı kendinin veya ailesinin rızası olmadan alıp götürmek.

kız vermek

bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek.

kızağa çekmek (almak)

1) gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak; 2) mec. bir görevliyi etkin bir görevden alıp çalışmayı gerektirmeyen pasif bir işe vermek.

kızak yapmak

taşıt fren görevini yerine getirdiği hâlde duramayıp kaymak.

kızana gelmek

dişi kedi ve köpek erkek istemek.

kızarıp bozarmak

utanç, öfke vb. duyguların etkisiyle yüzü renkten renge girmek.

kızılca kıyamet kopmak

kavga, gürültü olmak: ‘Bunlardan herhangi birisinin hizmetine girse kızılca kıyamet asıl o zaman kopar.’ –Y. K. Beyatlı.

kızıp durmak

sürekli olarak kızmak ve söylenmek: ‘Tatmin olmamış bir sanatçı öfkesiyle eski arkadaşlarına kızıp duruyordu.’ –Ç. Altan.

koca bulmak

kız veya kadın kendisi ile evlenecek bir erkek bulmak: ‘Üstelik kadının adı da çıktı, bir daha koca bulamadı.’ –R. H. Karay.

kocakarılığı tutmak

geçimsiz, inatçı, şirret yaşlı bir kadın gibi davranmak: ‘Fakat kocakarılığı tutup kavgaya başlayınca Allah saklasın!’ –R. N. Güntekin.

koçan bağlamak

mısırda koçan oluşmak.

kocaya gitmek

evlenmek: ‘Harfleri okuyup yazamadan on üçümde kocaya gidecektim.’ –A. Kulin.

kocaya kaçmak

kız ailesinin izni olmadan ve nikâhlanmadan bir erkekle kaçmak: ‘Büyük kızı kocaya kaçtığı zaman küçükleri on iki dönüm tarlanın hakkından gelecek kadar yetişkindiler.’ –N. Cumalı.

kocaya varmak

kız, kadın evlenmek: ‘On üç yaşındayken altmış altı yaşında bir kocaya vardığı için izdivaç denen şeyden nefret etmişti.’ –Ö. Seyfettin.

kocaya vermek

kız veya kadını evlendirmek.

kodese tıkmak

cezaevine sokmak: ‘Belki kodese tıkarlar, hazır olsun.’ –S. F. Abasıyanık.

kodesi boylamak

cezaevine girmek.

kof çıkmak

bir kimsenin bilgisiz, değersiz, işe yaramaz biri olduğu anlaşılmak.

kök salmak

1) iyice tutunmak, sağlamlaşmak, yayılmak, köklenmek: ‘Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir?’ –H. E. Adıvar. 2) bir yere iyice yerleşmek.

kök sökmek

çok çetin iş görmek.

kök söktürmek

uğraştırmak, güçlük çıkarmak.

kökü kazınmak

bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok edilmek.

kökü kurumak

yok olmak, ortadan kalkmak: ‘Kelebeklerin kökünün kuruduğu bir dünyada çocuk istemem.’ –T. Yücel.

kökünden halletmek

herhangi bir konuyu veya sorunu temelden çözümlemek: ‘Bu işi kökünden halletmek için kızını derhâl evlendirmeye karar vermişti.’ –A. H. Tanpınar.

kökünden kazımak

kökünü kazımak.

köküne kibrit suyu

yerin dibine batsın, ölsün, kahrolsun.

köküne kibrit suyu dökmek (kökünü kurutmak)

bir daha ortaya çıkamayacak biçimde yok etmek.

kökünü kazımak

bir daha üreyemez duruma getirmek, hiçbir kalıntısını bırakmamak, yok etmek: ‘Bizimkilerin de amacı aynı / Doğan güneşle birlikte kökünüzü kazıyıp / Yeryüzünde bırakmamak izinizi’ –T. Oflazoğlu.

kokusu çıkmak

gizli tutulan bir iş anlaşılmak: ‘Bir yerden kokusu çıkarsa baban vasıtasıyla önlemek isteyecekler.’ –S. Ali.

kokusunu (koku) almak (duymak)

1) bir nesnenin kokusunu algılamak: ‘Yaz yağmuru yağdığı vakit burada toprağın güzel kokusunu duymak mümkündür.’ –M. Ş. Esendal. 2) mec. gizli tutulan bir şeyi sezmek: ‘Yılların gazetecisisin oğlum, iyi haberin kokusunu kilometrelerce uzaktan alırsın.’ –A. Ümit.

kol atmak

1) bitkinin gövdesinden ayrılan bir dal bir yöne uzanmak; 2) mec. çevreye yayılmak, genişlemek, ulaşmak, uzanmak.

kol gezmek

1) güvenlik amacıyla dolaşmak: ‘Bunlar şehir subaşısının adamları, dizdarlardı. Kol geziyorlardı.’ –Ö. Seyfettin. 2) dolaşmak: ‘İnsanı üşütmeyen, ılık gezginci bir yağmur bulutu ağır ağır kol geziyordu.’ –T. Dursun K. 3) mec. kötü durum ve davranışlar çokça olmak: ‘Bazı ülkelerde sansürün kol gezdiği görülüyor.’ –A. Kabaklı.

kol uzatmak

yayılmak, ulaşmak.

kol vermek

destek olmak.

kol vurmak

dolaşmak.

kola çıkmak

hırsız, polis vb. faaliyete geçmek, işe başlamak: ‘Polis düdükleriyle yeniden fırladım. Meğer hırsızlar kola çıkmış.’ –R. Akyavaş.

kolaçan etmek

1) çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak: ‘Çevremizi bir kolaçan edelim hele nerde olduğumuzu iyice anlayalım.’ –T. Oflazoğlu. 2) bir şeye öğrenmek amacıyla kısaca bakmak, göz atmak.

kolayı var

çaresi var.

kolayını bulmak

kolay bir biçimde yapma yolunu bulmak: ‘Lakin erler onu da yakalamanın kolayını bulmuşlardı.’ –A. N. Asya.

kolları kopmak

ağır bir şey taşımaktan veya çok iş yapmaktan yorulmak.

kolları sıvamak

bir iş yapmaya güçlü bir biçimde, istekle hazırlanmak: ‘Selami de kolları paçaları sıvayıp Ali Naci’nin yardımına koşmuştu.’ –Y. Z. Ortaç.

kollarını sallaya sallaya gelmek

hiçbir şey getirmeden gelmek.

kollarının arasına almak

kucaklamak: ‘Beni kollarının arasına alıyor, saçlarımı okşuyor.’ –H. Z. Uşaklıgil.

Sayfa 70 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü