kibarlığı tutmak
bir olay karşısında genel davranışları dışında incelik göstermek.
kibarlık taslamak
kibar olmadığı hâlde kibar gibi görünmeye çalışmak.
kibrine dokunmak
gururu zedelenmek: ‘Ayan azası olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu.’ –F. R. Atay.
kibrine yedirememek
gururuna dokunmak: ‘Sütninenin üstüne düşmeyi kibrine yediremediği için merak etmiyormuş.’ –R. N. Güntekin.
kibrit çakmak
kibriti yakmak için bir yere sürtmek.
kilidi küreği olmamak
her şeyi açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak.
kilimci ile kör hacı
herhangi birileri.
kilise direği gibi
şaka çok kalın (ense).
kilit altına almak
kilitlemek.
kilit gibi olmak
birbirine çok bağlı ve dayanışmalı olmak.
kilit kürek altına almak
bir şeyi kilitli yere koyarak saklamak: ‘O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.’ –Ö. Seyfettin.
kilit kürek olmak
bir yeri korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak: ‘… evime kilit kürek ol diye onun sırtını okşar.’ –R. N. Güntekin.
kilit vurmak
kilitlemek.
kilo almak
beslenerek vücudun ağırlığı artmak, şişmanlamak.
kilo vermek
vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak.
kilometre yapmak
yol almak.
kim bilir
1) belirsizlik, bilinmezlik bildiren bir söz: ‘Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında’ –C. S. Tarancı. 2) olabilirlik bildiren bir söz: Kim bilir ne kadar çok beğenildi.
kim kime dum duma
kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan bir söz: ‘Gece yarısı kim kime dum duma, köşk de eski yapı zaten, baca gibi alev bir anda dört yanı sarıvermiş.’ –H. Taner.
kim oluyor?
‘kendini ne sanıyor, ne hakkı var?’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Sen kim oluyorsun da beni kendi yerimden kovuyorsun?’ –A. Kulin.
kim vurduya gitmek
bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü veya vurulduğu anlaşılamamak: ‘Herkes suçlu bu ortamda, herkes kim vurduya gidiyor, herkes korkuyor.’ –A. Kulin.
kime ne
‘başkasını ilgilendirmez’ anlamında kullanılan bir söz.
kimi kimsesi olmamak
yakını, koruyucusu bulunmamak.
kimin nesi?
‘kimin yakını’ anlamında kullanılan bir söz.
kimya olmak
bulunmaz olmak: ‘Sıla kimya olmuş burnuma tüter / Yol ver dağlar ben sılaya gideyim’ –Halk türküsü.
kin bağlamak
birine karşı öç alma duygusu duymak: ‘İstanbul’dan ayrılmana o sebep oldu diye gizli gizli ona kızacak, kin bağlayacaktım.’ –R. N. Güntekin.
kin beslemek (tutmak)
birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek: ‘Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize’ –Yunus Emre.
kin duymak
birine karşı öç alma duygusunu yaşatmak veya bu duyguyu hissetmek: ‘Herkes ancak bir iki düşman için kin duyar.’ –A. Ş. Hisar.
kin gütmek
öcünü alıncaya kadar kininden vazgeçmemek.
kinin gibi
çok acı.
kip gelmek
hlk. tıpatıp, uygun gelmek.
kirada olmak
kira karşılığında verilmiş olmak.
kirada oturmak
kira ile tutulmuş bir yerde yaşamak: ‘Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz.’ –F. R. Atay.
kiraya vermek
kira karşılığında vermek, icara vermek: ‘Hiç olmazsa kızının okuma masraflarını çıkarmak endişesiyle yukarıdaki odalardan birini kiraya vermeyi düşünmüşlerdi.’ –K. Bilbaşar.
kireç söndürmek
kireci kullanmadan önce üzerine bolca su dökerek kalsiyum hidroksit durumuna getirmek.
kiri kabarmak
nem, ısı vb. sebeplerle kir, üzerinde bulunduğu yüzeyden ayrılabilir duruma gelmek.
kirişi kırmak
argo bulunduğu yerden ayrılmak, kaçıp gitmek: ‘Ama şimdi derhâl giyineceksiniz ve kirişi kıracaksınız.’ –S. F. Abasıyanık.
kirliye atmak
yıkanmak için bir kenara koymak, bir yerde biriktirmek.
kirpiği kirpiğine değmemek
hiç uyuyamamak.
kişilik kazanmak
bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek.
kisveye bürünmek
1) herhangi bir kılığa girmek; 2) herhangi bir niteliğe, biçime girerek gerçek kimliğinden farklı bir görünüş almak: ‘Bu sebeplerle bazıları eserin bu kisveye bürünmüş olarak yazıldığını kabul etmek istememektedirler.’ –A. H. Çelebi.
kitaba el basmak
kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek.
kitabı kapamak
herhangi bir konu ile ilgiyi kesmek.
kitabında yer almamak
aklına ve mantığına aykırı düşmek.
kitap (kitaplar) devirmek (devretmek)
bir veya birden çok kitabı başından sonuna kadar okuyup bitirmek: ‘… zengin bir tasvir ve izah yapabilmek için evde kitaplar devirdi.’ –M. Ş. Esendal.
kitapta yeri olmak
din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek.
kıç atmak
1) çifte atmak; 2) tkz. çok istemek.
kıçın kıçın gitmek
1) geriye doğru gitmek, geri geri gitmek; 2) henüz yürümeyen bebek kıçüstü gitmek.
kıçına bakarak (baka baka)
başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak.
kıçına kına yakmak
karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek.
kıçına tekmeyi atmak (vurmak veya yapıştırmak)
kaba kovmak.
kıçını yırtmak
kaba 1) bağırıp çağırmak; 2) bütün gücünü kullanarak uğraşmak.
kıçüstü oturmak
1) kıçı yere gelir duruma düşmek; 2) mec. herhangi bir konuda yenilmek, umduğuna ulaşamamak.
kıkır kıkır gülmek
içinden gelerek sesli sesli bir biçimde gülmek: ‘Kapalı panjurların ardında, ayıp şeyler anlatıp kıkır kıkır gülüyorlar.’ –A. İlhan.
kıl gibi
ipince, incecik.
kıl kapmak
birisine sinirlenmek, hareketlerinden rahatsız olmak.
kıl olmak
birisi sinirine dokunmak.
kılağısını almak
kesici araçları bileği taşına veya kayışa sürterek keskinliğini artırmak.
kılı kıpırdamamak
durum ve davranışını değiştirmemek, aldırış etmemek, umursamamak: ‘Hikmet Bey yaman adam, dikkat ettim, hiç istifini bozmadı, kılı kıpırdamadı.’ –H. Taner.
kılı kırk yarmak
titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak: ‘Senin gibi kılı kırk yaran bir kıza name beğendirme başarısından dolayı sevgiliniz beyefendiyi kutlarım.’ –H. R. Gürpınar.
kılıbıklık etmek
kılıbığa yakışan davranışlarda bulunmak.
kılıç çalmak
kılıçla savaşmak, kılıç ile öldürmek.
kılıç çekmek
saldırmak veya selamlamak amacıyla kılıcı kınından çıkarmak.
kılıç kuşanmak (takmak)
kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak: ‘Harbiyede beraber okumuşlar, beraber kılıç kuşanmışlardı.’ –H. E. Adıvar.
kılıç oynatmak
egemen olarak yaşamak.
kılıç sallamak
kılıç ile dövüşmek, düşman üzerine kılıçla saldırmak.
kılıç üşürmek
kılıç çekerek saldırmak: ‘Kale kapılarında Allah adına birbirine kılıç üşürenler…’ –A. İlhan.
kılıcı kınına koymak
savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek.
kılıçlama kaçmak
yan yan koşarak çaprazlamasına gitmek.
kılıçtan geçirmek
çok sayıda insanı kılıçla topluca öldürmek: ‘Bizim zavallı soydaşlarımıza kadar önünüze kim rast geldiyse kılıçtan geçirdiniz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kılıfına uydurmak
bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek.
kılığa bürünmek
oymuş gibi görünmek.
kılık kıyafeti düzmek
giysilerini yenilemek.
kılıktan kılığa girmek
1) giysi değiştirmek; 2) sık sık düşünce değiştirmek.
kılına halel gelmemek
hiçbir zarara uğramamak: ‘Her şeyi kılıfına uydurduktan sonra kılına halel gelmez.’ –M. İzgü.
kılını (bile) kıpırdatmamak (oynatmamak)
bir olay karşısında ilgisiz kalmak, en küçük bir tepki göstermemek: ‘Yüzlerce Berlinli kendisini seyrediyormuş gibi kılını kıpırdatmadan resim yapardı.’ –S. Birsel.
kımkım etmek
bir işi ağır ağır yapmak, oyalanmak.
kına (kınalar) yakmak (koymak, sürmek, vurmak, yakınmak, yakılmak)
1) kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek: ‘Bazıları bütün ele, avuçlara değil, yalnız bir tek parmağın baş kısmına kına koyarlardı ki buna yüksük kına tabir olunurdu.’ -R. H. Karay. 2) mec. birinin uğradığı kötü duruma çok sevinmek.
kına gibi
çok ince (toz durumundaki şey): ‘Kına gibi derler o taraflarda iyi işlenmiş topraklara.’ –N. Cumalı.
kıpkırmızı kesilmek (olmak)
yüz herhangi bir nedenle çok kızarmak: ‘Kız utancından kıpkırmızı kesilmiş.’ –Ö. Seyfettin. ‘Orhan’ın pembe esmer yüzü kıpkırmızı olmuştu.’ –T. Buğra.
kır boynunu!
‘defol! çekil! git!’ anlamında kullanılan bir söz.
kıraat etmek
1) Kur’an’ı belli kural ve işaretlere göre okumak; 2) okumak: ‘Olsa olsa mevzun cümlelerden mürekkep bir parçayı iyi kıraat etmiş olur.’ –Y. K. Beyatlı.
kırağı çalmak (vurmak)
kırağı, dondurup bozmak.
kırağı düşmek (yağmak)
kırağı oluşmak.
kıran girmek
1) kısa bir zaman içinde çok sayıda ölmek: Bu yıl sığırlara kıran girdi. 2) bir şey bulunmaz olmak.
kıratını ölçmek
değerini biçmek, kıymetini belirlemek: ‘Yüzlerini görür görmez, aşağıdaki misafirlerinin kıratlarını ölçmüştüm.’ –E. E. Talu.
kırdığı koz (ceviz) kırkı (bini) aşmak
sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak.
kırığı olmak
karnede zayıf notu bulunmak.
kırığı olmak
yasa ve törelere aykırı olarak karşı cinsten biriyle sürekli ilişki içinde bulunmak.
kırık plak gibi
durmaksızın, aynı tonda tekrarlayarak.
kırılıp bükülmek
kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak.
kırılıp dökülmek
1) kibar görünmeye çalışmak; 2) çok eskimek; 3) kırıklık duymak.
kırıp dökmek
dikkatsizlik veya öfkeyle birçok şeyin kırılmasına neden olmak: ‘Kaşla göz arasında ellerine geçirdiklerini kırıp dökmeye koyulmuşlardı.’ –A. İlhan.
kırıp geçirmek
1) yakıp yıkarak, öldürerek, baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek: ‘Pakize’nin kırıp geçirdiği bir şeyi görmekten hasıl olacak tesiri temaşaya gelen çocuklara…’ –H. Z. Uşaklıgil. 2) çok sert davranarak darıltmak: ‘Adamın her akşam yarım kiloyu devirdikten sonra ortalığı kırıp geçirmesinden perişan oluyorlar.’ –Ç. Altan. 3) tuhaf söz ve davranışlarla herkesi çok güldürmek: ‘Hoşsohbet, şakacı bir insan olduğu için Kâzım Bey’le kaynatasını kahkahadan kırıp geçirir.’ –S. Birsel. 4) hayran etmek: ‘Bir İspanyol şarkıcı var. Beyoğlu’nu kırıp geçiriyor.’ –H. E. Adıvar.
kırıp sarmak
bir şeyi yapmak için her türlü imkândan güçlükle yararlanmak: ‘Düğüne kimlerin çağrıldığı anlaşılmaz, ne hediye gönderileceği de belli olmaz. Olmaz ama hepsi çağrılmıştır, hepsi de kırıp sarar, birer hediye alır yollar.’ –M. Ş. Esendal.
kırış kırış olmak
çok kırışmak: ‘Alnı da bir enlemesine, bir dikine kırış kırış oluyordu.’ –T. Buğra.
kırk basmak
kırk gün dolmadan doğum yapmış annenin ve bebeğin dışarı çıkarılmasının tehlikeli olacağını geleneksel olarak kabul etmek: ‘Yeni doğmuş iki çocuğu da kırk basar diye yan yana getirmezler.’ –R. H. Karay.
kırk bir (buçuk) kere maşallah!
‘pek çok, binlerce kez nazar değmesin!’ anlamında kullanılan bir söz.
kırk dereden su getirmek
bin dereden su getirmek.
kırk evin kedisi
birçok eve girip çıkan (kimse).
kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr
sürekli kötü işler yaptıktan sonra iyi bir iş yapan insan için kullanılan söz.
