Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kibarlığı tutmak

bir olay karşısında genel davranışları dışında incelik göstermek.

kibarlık taslamak

kibar olmadığı hâlde kibar gibi görünmeye çalışmak.

kibrine dokunmak

gururu zedelenmek: ‘Ayan azası olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu.’ –F. R. Atay.

kibrine yedirememek

gururuna dokunmak: ‘Sütninenin üstüne düşmeyi kibrine yediremediği için merak etmiyormuş.’ –R. N. Güntekin.

kibrit çakmak

kibriti yakmak için bir yere sürtmek.

kilidi küreği olmamak

her şeyi açıkta bulunmak, kilitli yere saklanmamış olmak.

kilimci ile kör hacı

herhangi birileri.

kilise direği gibi

şaka çok kalın (ense).

kilit altına almak

kilitlemek.

kilit gibi olmak

birbirine çok bağlı ve dayanışmalı olmak.

kilit kürek altına almak

bir şeyi kilitli yere koyarak saklamak: ‘O gün her tarafı kilit kürek altına aldı.’ –Ö. Seyfettin.

kilit kürek olmak

bir yeri korumak, o yerin güvenilir, sağlam adamı olmak: ‘… evime kilit kürek ol diye onun sırtını okşar.’ –R. N. Güntekin.

kilit vurmak

kilitlemek.

kilo almak

beslenerek vücudun ağırlığı artmak, şişmanlamak.

kilo vermek

vücudun ağırlığı azalmak, zayıflamak.

kilometre yapmak

yol almak.

kim bilir

1) belirsizlik, bilinmezlik bildiren bir söz: ‘Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında’ –C. S. Tarancı. 2) olabilirlik bildiren bir söz: Kim bilir ne kadar çok beğenildi.

kim kime dum duma

kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan bir söz: ‘Gece yarısı kim kime dum duma, köşk de eski yapı zaten, baca gibi alev bir anda dört yanı sarıvermiş.’ –H. Taner.

kim oluyor?

‘kendini ne sanıyor, ne hakkı var?’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Sen kim oluyorsun da beni kendi yerimden kovuyorsun?’ –A. Kulin.

kim vurduya gitmek

bir kalabalık arasında öldürülen veya vurulan kimsenin kimin tarafından öldürüldüğü veya vurulduğu anlaşılamamak: ‘Herkes suçlu bu ortamda, herkes kim vurduya gidiyor, herkes korkuyor.’ –A. Kulin.

kime ne

‘başkasını ilgilendirmez’ anlamında kullanılan bir söz.

kimi kimsesi olmamak

yakını, koruyucusu bulunmamak.

kimin nesi?

‘kimin yakını’ anlamında kullanılan bir söz.

kimya olmak

bulunmaz olmak: ‘Sıla kimya olmuş burnuma tüter / Yol ver dağlar ben sılaya gideyim’ –Halk türküsü.

kin bağlamak

birine karşı öç alma duygusu duymak: ‘İstanbul’dan ayrılmana o sebep oldu diye gizli gizli ona kızacak, kin bağlayacaktım.’ –R. N. Güntekin.

kin beslemek (tutmak)

birine karşı öç alma duygusunu sürdürmek: ‘Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize’ –Yunus Emre.

kin duymak

birine karşı öç alma duygusunu yaşatmak veya bu duyguyu hissetmek: ‘Herkes ancak bir iki düşman için kin duyar.’ –A. Ş. Hisar.

kin gütmek

öcünü alıncaya kadar kininden vazgeçmemek.

kinin gibi

çok acı.

kip gelmek

hlk. tıpatıp, uygun gelmek.

kirada olmak

kira karşılığında verilmiş olmak.

kirada oturmak

kira ile tutulmuş bir yerde yaşamak: ‘Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz.’ –F. R. Atay.

kiraya vermek

kira karşılığında vermek, icara vermek: ‘Hiç olmazsa kızının okuma masraflarını çıkarmak endişesiyle yukarıdaki odalardan birini kiraya vermeyi düşünmüşlerdi.’ –K. Bilbaşar.

kireç söndürmek

kireci kullanmadan önce üzerine bolca su dökerek kalsiyum hidroksit durumuna getirmek.

kiri kabarmak

nem, ısı vb. sebeplerle kir, üzerinde bulunduğu yüzeyden ayrılabilir duruma gelmek.

kirişi kırmak

argo bulunduğu yerden ayrılmak, kaçıp gitmek: ‘Ama şimdi derhâl giyineceksiniz ve kirişi kıracaksınız.’ –S. F. Abasıyanık.

kirliye atmak

yıkanmak için bir kenara koymak, bir yerde biriktirmek.

kirpiği kirpiğine değmemek

hiç uyuyamamak.

kişilik kazanmak

bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek.

kisveye bürünmek

1) herhangi bir kılığa girmek; 2) herhangi bir niteliğe, biçime girerek gerçek kimliğinden farklı bir görünüş almak: ‘Bu sebeplerle bazıları eserin bu kisveye bürünmüş olarak yazıldığını kabul etmek istememektedirler.’ –A. H. Çelebi.

kitaba el basmak

kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek.

kitabı kapamak

herhangi bir konu ile ilgiyi kesmek.

kitabında yer almamak

aklına ve mantığına aykırı düşmek.

kitap (kitaplar) devirmek (devretmek)

bir veya birden çok kitabı başından sonuna kadar okuyup bitirmek: ‘… zengin bir tasvir ve izah yapabilmek için evde kitaplar devirdi.’ –M. Ş. Esendal.

kitapta yeri olmak

din veya yasa kitaplarında bulunmak, konusu geçmek.

kıç atmak

1) çifte atmak; 2) tkz. çok istemek.

kıçın kıçın gitmek

1) geriye doğru gitmek, geri geri gitmek; 2) henüz yürümeyen bebek kıçüstü gitmek.

kıçına bakarak (baka baka)

başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak.

kıçına kına yakmak

karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek.

kıçına tekmeyi atmak (vurmak veya yapıştırmak)

kaba kovmak.

kıçını yırtmak

kaba 1) bağırıp çağırmak; 2) bütün gücünü kullanarak uğraşmak.

kıçüstü oturmak

1) kıçı yere gelir duruma düşmek; 2) mec. herhangi bir konuda yenilmek, umduğuna ulaşamamak.

kıkır kıkır gülmek

içinden gelerek sesli sesli bir biçimde gülmek: ‘Kapalı panjurların ardında, ayıp şeyler anlatıp kıkır kıkır gülüyorlar.’ –A. İlhan.

kıl gibi

ipince, incecik.

kıl kapmak

birisine sinirlenmek, hareketlerinden rahatsız olmak.

kıl olmak

birisi sinirine dokunmak.

kılağısını almak

kesici araçları bileği taşına veya kayışa sürterek keskinliğini artırmak.

kılı kıpırdamamak

durum ve davranışını değiştirmemek, aldırış etmemek, umursamamak: ‘Hikmet Bey yaman adam, dikkat ettim, hiç istifini bozmadı, kılı kıpırdamadı.’ –H. Taner.

kılı kırk yarmak

titiz ve ayrıntılı bir biçimde incelemek, önemle üstünde durmak: ‘Senin gibi kılı kırk yaran bir kıza name beğendirme başarısından dolayı sevgiliniz beyefendiyi kutlarım.’ –H. R. Gürpınar.

kılıbıklık etmek

kılıbığa yakışan davranışlarda bulunmak.

kılıç çalmak

kılıçla savaşmak, kılıç ile öldürmek.

kılıç çekmek

saldırmak veya selamlamak amacıyla kılıcı kınından çıkarmak.

kılıç kuşanmak (takmak)

kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak: ‘Harbiyede beraber okumuşlar, beraber kılıç kuşanmışlardı.’ –H. E. Adıvar.

kılıç oynatmak

egemen olarak yaşamak.

kılıç sallamak

kılıç ile dövüşmek, düşman üzerine kılıçla saldırmak.

kılıç üşürmek

kılıç çekerek saldırmak: ‘Kale kapılarında Allah adına birbirine kılıç üşürenler…’ –A. İlhan.

kılıcı kınına koymak

savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek.

kılıçlama kaçmak

yan yan koşarak çaprazlamasına gitmek.

kılıçtan geçirmek

çok sayıda insanı kılıçla topluca öldürmek: ‘Bizim zavallı soydaşlarımıza kadar önünüze kim rast geldiyse kılıçtan geçirdiniz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kılıfına uydurmak

bir durum ve tutuma, yöntemine uygun biçim vermek.

kılığa bürünmek

oymuş gibi görünmek.

kılık kıyafeti düzmek

giysilerini yenilemek.

kılıktan kılığa girmek

1) giysi değiştirmek; 2) sık sık düşünce değiştirmek.

kılına halel gelmemek

hiçbir zarara uğramamak: ‘Her şeyi kılıfına uydurduktan sonra kılına halel gelmez.’ –M. İzgü.

kılını (bile) kıpırdatmamak (oynatmamak)

bir olay karşısında ilgisiz kalmak, en küçük bir tepki göstermemek: ‘Yüzlerce Berlinli kendisini seyrediyormuş gibi kılını kıpırdatmadan resim yapardı.’ –S. Birsel.

kımkım etmek

bir işi ağır ağır yapmak, oyalanmak.

kına (kınalar) yakmak (koymak, sürmek, vurmak, yakınmak, yakılmak)

1) kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek: ‘Bazıları bütün ele, avuçlara değil, yalnız bir tek parmağın baş kısmına kına koyarlardı ki buna yüksük kına tabir olunurdu.’ -R. H. Karay. 2) mec. birinin uğradığı kötü duruma çok sevinmek.

kına gibi

çok ince (toz durumundaki şey): ‘Kına gibi derler o taraflarda iyi işlenmiş topraklara.’ –N. Cumalı.

kıpkırmızı kesilmek (olmak)

yüz herhangi bir nedenle çok kızarmak: ‘Kız utancından kıpkırmızı kesilmiş.’ –Ö. Seyfettin. ‘Orhan’ın pembe esmer yüzü kıpkırmızı olmuştu.’ –T. Buğra.

kır boynunu!

‘defol! çekil! git!’ anlamında kullanılan bir söz.

kıraat etmek

1) Kur’an’ı belli kural ve işaretlere göre okumak; 2) okumak: ‘Olsa olsa mevzun cümlelerden mürekkep bir parçayı iyi kıraat etmiş olur.’ –Y. K. Beyatlı.

kırağı çalmak (vurmak)

kırağı, dondurup bozmak.

kırağı düşmek (yağmak)

kırağı oluşmak.

kıran girmek

1) kısa bir zaman içinde çok sayıda ölmek: Bu yıl sığırlara kıran girdi. 2) bir şey bulunmaz olmak.

kıratını ölçmek

değerini biçmek, kıymetini belirlemek: ‘Yüzlerini görür görmez, aşağıdaki misafirlerinin kıratlarını ölçmüştüm.’ –E. E. Talu.

kırdığı koz (ceviz) kırkı (bini) aşmak

sürekli yakışıksız davranışlarda bulunmak.

kırığı olmak

karnede zayıf notu bulunmak.

kırığı olmak

yasa ve törelere aykırı olarak karşı cinsten biriyle sürekli ilişki içinde bulunmak.

kırık plak gibi

durmaksızın, aynı tonda tekrarlayarak.

kırılıp bükülmek

kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak.

kırılıp dökülmek

1) kibar görünmeye çalışmak; 2) çok eskimek; 3) kırıklık duymak.

kırıp dökmek

dikkatsizlik veya öfkeyle birçok şeyin kırılmasına neden olmak: ‘Kaşla göz arasında ellerine geçirdiklerini kırıp dökmeye koyulmuşlardı.’ –A. İlhan.

kırıp geçirmek

1) yakıp yıkarak, öldürerek, baskı veya etki yaparak büyük zarar vermek: ‘Pakize’nin kırıp geçirdiği bir şeyi görmekten hasıl olacak tesiri temaşaya gelen çocuklara…’ –H. Z. Uşaklıgil. 2) çok sert davranarak darıltmak: ‘Adamın her akşam yarım kiloyu devirdikten sonra ortalığı kırıp geçirmesinden perişan oluyorlar.’ –Ç. Altan. 3) tuhaf söz ve davranışlarla herkesi çok güldürmek: ‘Hoşsohbet, şakacı bir insan olduğu için Kâzım Bey’le kaynatasını kahkahadan kırıp geçirir.’ –S. Birsel. 4) hayran etmek: ‘Bir İspanyol şarkıcı var. Beyoğlu’nu kırıp geçiriyor.’ –H. E. Adıvar.

kırıp sarmak

bir şeyi yapmak için her türlü imkândan güçlükle yararlanmak: ‘Düğüne kimlerin çağrıldığı anlaşılmaz, ne hediye gönderileceği de belli olmaz. Olmaz ama hepsi çağrılmıştır, hepsi de kırıp sarar, birer hediye alır yollar.’ –M. Ş. Esendal.

kırış kırış olmak

çok kırışmak: ‘Alnı da bir enlemesine, bir dikine kırış kırış oluyordu.’ –T. Buğra.

kırk basmak

kırk gün dolmadan doğum yapmış annenin ve bebeğin dışarı çıkarılmasının tehlikeli olacağını geleneksel olarak kabul etmek: ‘Yeni doğmuş iki çocuğu da kırk basar diye yan yana getirmezler.’ –R. H. Karay.

kırk bir (buçuk) kere maşallah!

‘pek çok, binlerce kez nazar değmesin!’ anlamında kullanılan bir söz.

kırk dereden su getirmek

bin dereden su getirmek.

kırk evin kedisi

birçok eve girip çıkan (kimse).

kırk gün günahkâr, bir gün tövbekâr

sürekli kötü işler yaptıktan sonra iyi bir iş yapan insan için kullanılan söz.

Sayfa 69 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü