Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kendine kıymak

kendini öldürmek: ‘Eğer sefirler gelip bana istifa teklif ederlerse ben de aleyhimde bulunanları mahvederim, sonra da kendime kıyarım.’ –A. Rasim.

kendine mal etmek

1) benimsemek veya saymak: ‘Fakat hiçbir taraf beni kendine mal edemiyordu.’ –H. Taner. 2) başkasının yaptığı işi kendisi yapmış gibi göstermek.

kendine yedirememek

1) başkasının kendisine yaptığı işi, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak; 2) kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için onur kırıcı saydığından yapmamak.

kendine yontmak

çıkan her fırsattan yararlanarak hep kendi çıkarını sağlamak.

kendini (birini) temize çıkarmak (çıkartmak)

huk. aklandırmak: ‘Sonra kendini büsbütün temize çıkartmak için üstünün ve eşyasının aranmasını istedi.’ –R. N. Güntekin.

kendini (kapıp) koyuvermek

kendine özen göstermemek, kötümser olmak: ‘Belki de benim başkasıyla evlenip gidişim üzerine hayattan soğudu, kendini koyuverdi.’ –H. Taner.

kendini ağır (ağırdan) satmak

1) nazlanmak, gönülsüz davranmak: ‘Kız kendisini ağır satmakta devam ediyor.’ –R. H. Karay. 2) huylarını yavaş yavaş ortaya koymak: ‘Müdüre göre idareci biraz çatkın olacak yani oldukça ağırdan satacak kendini.’ –K. Korcan.

kendini alamamak

istemeyerek bir işi yapma durumuna girmek: ‘Yabancı memurların karşısında bir çocuk gibi yaramazlık etmekten kendimi alamıyordum.’ –R. N. Güntekin.

kendini aşağı görmek

kendini başkalarından değersiz görmek: ‘Onun perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini, kendini aşağı görme ukdesini yerleştirmiştir.’ –N. F. Kısakürek.

kendini ateşe atmak

bile bile tehlikeli bir işe girişmek: Kendinizi ateşe atıyorsunuz

kendini avutmak

oyalanmak: ‘Para kazanamadığın için para kazananları hor görüp alaya alarak kendini avutuyor olmalısın.’ –H. Taner.

kendini beğendirmek

başkalarına hoş, iyi, yetenekli görünmek: ‘Kendini kibar okuyucularına beğendirebilmek için çok çalışmak zorundadır.’ –C. Meriç.

kendini beğenmek

başkalarını küçümseyerek kendini üstün görmek.

kendini bilmek

1) aklı ve muhakemesi yerinde olmak; 2) baliğ olmak; 3) ağırbaşlı olmak; 4) kendinin ve çevresinin bilincine varmak; 5) durum ve onuruna yakışacak biçimde davranmak.

kendini bir şey sanmak

kendini olduğundan çok değerli görmek.

kendini bir yerde bulmak

farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak: ‘Hacı Arif Efendi bu kıyametin içinde yarım saat boşluktan sonra kendini bir bostanın içinde buldu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini bırakmak

1) kendine özen göstermemek: ‘Artık kendini bırakmak zorunda görünür gibi olan amcasının huzurundan çıktılar.’ –N. F. Kısakürek. 2) çevre ile ilgisini keserek yalnız bir konuyla uğraşmak: ‘O hayalleri kuran da o hatıralara kendini bırakan da bugünkü ben değil miyim?’ –N. Ataç. 3) gevşek, rahat bir biçimde kalmak: ‘Pencere kenarında, uzun bir mindere kendini bıraktı, gözlerini kapadı, öylece kaldı.’ –P. Safa.

kendini bulmak

1) kişilik kazanmak; 2) maddi ve manevi konularda durumunu düzeltmek; 3) kendine gelmek: ‘Kendini, çiğ ve yakıcı ışık çerçevesi içinde bulur bulmaz, ter boğmasına uğradı.’ –A. İlhan.

kendini dağıtmak

1) farklı işlerle aynı anda uğraşmaktan kötü durumda olmak: ‘Kendini böyle sağa sola dağıttıkça tadına varılmaz bir mutluluk, esenlik duyuyordu’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) ne yaptığını bilmeyecek kadar içip kendinden geçmek: ‘Onlar benim dostlarım, kendimi onların yanında dağıtmış olmam çok vahim değil.’ –A. Kulin.

kendini dev aynasında görmek

kendini olduğundan çok üstün görmek.

kendini dinlemek

1) hastalık kuruntusu içinde bulunmak; 2) yalnız, sakin kalmak.

kendini dirhem dirhem satmak

1) çok nazlı davranmak, ağırdan almak: ‘Hâl böyleyken yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar.’ –H. Taner. 2) özelliklerini azar azar ortaya koymak.

kendini düşünmek

daima kendi çıkarını kollamak, bencil davranmak: ‘Ne diye herkes bu kadar rahatını sever, kendini düşünür?’ –N. Cumalı.

kendini ele vermek

yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak: ‘Çünkü âdeta kendimi ele vermiştim.’ –H. E. Adıvar.

kendini fasulye gibi nimetten saymak

tkz. kendini çok önemli biri gibi görmek.

kendini göstermek

1) beğenilecek niteliklerini ortaya koymak: ‘Hadi susmayın, gösterin kendinizi bakalım!’ –N. Cumalı. 2) ortaya çıkmak, belirmek: ‘Babam aylığını alamadığı günlerde aç kalmak korkusu da kendini gösteriyordu.’ –M. Ş. Esendal. 3) sp. pas alabilmek için boş alana kaçmak.

kendini harap etmek

sıkıntı veya üzüntüden perişan olmak: ‘Daha burada kendini harap edersen yukarılarda ne halt edeceksin?’ –R. N. Güntekin.

kendini hissettirmek

varlığını belli etmek.

kendini kapının dışında bulmak

kovulmak, işten atılmak, bir yerden istenmeden uzaklaştırılmak: ‘Bir gazeteci gelsin de bizden bir haber alsın. Haberi veren ertesi günü kendini kapının dışında bulurdu.’ –M. Ş. Esendal.

kendini kaptırmak

1) bir şeyin etkisinden kurtulamayacak duruma düşmek: ‘Kendini genç yaşında rakıya kaptırdı, çok sürmedi, sonunda perişan oldu.’ –O. C. Kaygılı. 2) uğraşmaya başladığı bir işten kendini kurtaramamak.

kendini kaybetmek

1) bayılmak: ‘Zavallı korkudan kendini kaybetmiş.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) aşırı duygulanma dolayısıyla çevrede olup bitenin farkına varamamak: ‘Org inledikçe yavaş yavaş kendimi kaybediyor, ağır bir rüya içine gömülmeye başlıyordum.’ –R. N. Güntekin.

kendini matah sanmak

kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek: ‘Bunu kendini matah sanmış bir Batılı aydın olmanın kefareti olarak yaptığını söylemiş.’ –H. Taner.

kendini naza çekmek

istekli olduğu hâlde yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi davranmak.

kendini paralamak

çok çaba ve özen göstermek: ‘Çoğunlukla üniversite diploması alabilmek uğruna kendini paralayan bir gençlikle karşı karşıyayız.’ –A. Cemal.

kendini satmak

1) kendisinde olmayan iyi nitelikleri varmış gibi göstermek; 2) para karşılığı erkeklerle birlikte olmak.

kendini sıkmak

kendini zorlamak, çaba göstermek: ‘Ben kendimi sıkarak istidadımdan daha çok şen görünmeye çalışıyordum.’ –Ö. Seyfettin.

kendini sıyıramamak

kurtulamamak: ‘Düşünen filozof yeryüzü yaşamasına sımsıkı bağlı bu maddeci görüşten sıyıramıyor kendini.’ –A. Erhat.

kendini sokağa (dışarı) atmak

sıkıntıdan dolayı rahatlamak amacıyla açık havaya çıkmak.

kendini tartmak

ne durumda olduğunu öğrenmek için kendini yoklamak.

kendini toparlamak (toplamak)

1) herhangi bir konuda eskiden kötü olan durumunu düzeltmek: ‘Bir zamanlar benim de onların arasında bulunduğumu söyleyecek gibi oluyor fakat hemen kendimi toparlıyordum.’ –Ö. Seyfettin. 2) bir konuda dikkatini yoğunlaştırmak: ‘Tanıdığı hastanelerden birini tarif etmek için tekrar kendini toplamaya çalıştı.’ –P. Safa. 3) sağlığına kavuşmak: ‘Geçen sene bir buçuk şişe içti, biraz kendini toparladı.’ –M. Ş. Esendal. 4) çeki düzen vermek: ‘Seyfi, derhâl kendini topluyor ve hürmetle eğilerek uzaktan başıyla kadına bir selam veriyor, kadın mukabele ediyor.’ –E. M. Karakurt.

kendini tutamamak

1) bir durum karşısında sessiz ve heyecansız kalamamak: ‘Böyle bir taksim, bir gazel dinleyenler arasında, coşarak, kendilerini tutamayarak ağlayanlar az mıydı?’ –A. Ş. Hisar. 2) kendine hâkim olamamak.

kendini tutmak

1) kendine hâkim olmak: ‘Benim zevcemi görseniz dünyanın en güzel kadını olduğunu tasdik edeceksiniz diye haykırmak ister, zorla kendimi tutardım.’ –Ö. Seyfettin. 2) dayanmak, sabretmek.

kendini yemek

açığa vurmadan gizli gizli üzülmek: ‘Bu borcun altından nasıl kalkacağım diye kendini yiyip durmuştu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini yiyip bitirmek

kendi kendini yemek: ‘Üzülmek ne kelime efendiciğim, kendimi yiyip bitiriyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendini yoklamak

duygu, düşünce ve beden bakımından kontrol etmek: ‘Terbiye öğretmenimden öğrendiğim usullerle kendimi uzun uzun yokluyorum.’ –R. N. Güntekin.

kene gibi yapışmak

istenmediği hâlde birinin peşini bırakmamak, yakasını bırakmamak.

kenet etmek

kenetle birbirine bağlamak.

kenet gibi yapışmak

çok yakın dost olmak, sıkı fıkı olmak: ‘Bu mevsimde kızlar ikişer, üçer kişilik gruplara ayrılır ve birbirlerine kenet gibi yapışırlardı.’ –R. N. Güntekin.

kepaze etmek

utanılacak bir duruma düşürmek: ‘Onu kepaze etmek için bu rolü vermişlerdi.’ –S. F. Abasıyanık.

kepaze olmak

gülünç veya utanılacak duruma düşmek: ‘Halka, gençliğe ve basına kepaze oldu.’ –N. F. Kısakürek.

kepçe gibi

kanat gibi öne doğru açılmış (kulak).

kepenk kapatmak

çalışamaz duruma gelmek: ‘Belediye çavuşu yanında jandarma onbaşısı, çarşıyı dolaşmış, esnafa kepenk kapattırmıştır.’ –T. Buğra.

kepenkleri indirmek

işi tatil etmek.

keramet buyurdunuz (keramette bulundunuz)

‘çok doğru söylediniz, çok güzel yaptınız’ anlamında kullanılan bir söz.

kerameti kendinden menkul

sahip olduğu nitelikleri kendisi söyleyen: ‘Kerameti kendinden menkul şeyhler gibi bu armağanlar onların eksik olan kabiliyetlerinin bir çeşit icazeti oluyor.’ –H. Taner.

keramette bulunmak

doğaüstü olaylar ortaya koymak.

kerem buyurun (eyleyin)

‘izin verin, beni dinleyin’ anlamında kullanılan bir nezaket sözü.

kerpiç dökmek

saman ve balçık karışımını kalıplara boşaltarak kerpiç yapmak.

kerpiç gibi

çok sert ve kuru.

kerteriz almak (etmek)

bir yerin hangi yönde veya geminin nerede bulunduğunu pusula ile ölçmek: ‘Uzakta, sancak tarafında, kerteriz ettiğimiz fenerin ışığı bir yanıp bir sönüyor.’ –Z. Selimoğlu.

kertesine gelmek

tam yerini ve zamanını bulmak.

kertesine getirmek

tam sırasını, en uygun zamanını seçmek.

kervana katılmak

bir topluluğa karışmak.

keseden yemek

herhangi bir üretim yapmadan, kâr elde etmeden, hazırda bulunan veya el altında olan varlığı harcamak.

kesel gelmek

gevşemek, tembelleşmek: ‘İzmir faciasından beri padişaha ve hükûmete kesel gelmişti.’ –Y. K. Beyatlı.

keseneğe almak

gelirini satın almak, iltizam etmek.

keseneğe vermek

bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak.

kesenin ağzını açmak

bol para harcamaya başlamak: ‘Balo ve kokteyl partisine bir davetiye alabilmek için keselerinin ağzını açmak kifayet etmezse avuçlarını açarlar.’ –H. E. Adıvar.

kesenin dibi görünmek

para tükenmek.

kesenize bereket

maddi katkısı görülen bir kimseye ‘çok kazan, kazancın bol olsun’ anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.

kesesi elvermemek

bütçesi elverişli olmamak.

kesesine bir şey girmemek

bir yarar veya çıkar sağlamamak: ‘Bunda benim keseme bir girecek yok ki sana yalan söyleyeyim.’ –M. Ş. Esendal.

kesesine göre

parasına, mali imkânlarına göre.

kesesine güvenmek

parasına güvenmek.

kesesini doldurmak

fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak: ‘Böylece Tecirlilerin yanına varan bir hoca, kesesini pek çok doldururmuş.’ –S. Birsel.

keseye davranmak

ödemek istemek: ‘Sizi fena alıştırmışlar. Hemen keseye davranmayın.’ –M. Ş. Esendal.

kesiklik vermek

1) ara vermek: ‘Dumanlar gözlerimi yakıyor, görüş gücüme kesiklik veriyor.’ –S. Birsel. 2) hâlsizlik, kırıklık, yorgunluk ortaya çıkmak.

kesintiye uğramak

bir süre için durmak.

kesip atmak

1) uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak: ‘Zaman zaman iddiacılığını da bırakamazdı, bu böyledir diye kesip atardı.’ –H. Taner. 2) kesin olarak çözmek, bitirmek: ‘Oysa ben karımı hatırlatacak her şeyden kurtulmak, yaşamımın ona ait bölümünü kesip atmak istiyordum.’ –A. Ümit.

kesip biçmek

1) parçalamak, doğramak, ameliyat etmek; 2) ağzına geleni söylemek, ileri geri konuşmak; 3) zorbalıkla korkutmak: ‘Nasıl sol elimle sağ elimi kesip biçeceğim?’ –R. N. Güntekin.

keşiş hayatı sürmek

her şeyden elini ayağını çekip yalnız başına yaşamak: ‘Büyük din adamlarının keşiş hayatı sürmesi boşuna mı dersiniz?’ –H. Taner.

kestane suyu gibi

sulu (kahve).

kestirip atmak

ayrıntılı düşünmeden kesin yargıya varmak: ‘Tartışmayı kestirip atmak bana hiçbir zaman kolay görünmemiştir.’ –M. C. Anday.

ketenpereye gelmek

dolandırılmak.

ketenpereye getirmek

dolandırmak.

ketum olmak

sır saklamak, ağzı sıkı olmak: ‘Sefirlerin az konuşması, ketum olması şarttır derler ya, laf!’ –H. Taner.

Kevser gibi

tatlı, lezzetli (içecek).

keyfi bilmek

isterse yapmak, nasıl isterse öyle yapmak: Gelmeyecekmiş, keyfi bilir!

keyfi bozulmak

1) hastalanmak; 2) canı sıkılmak, rahatı kaçmak.

keyfi gelmek

neşelenmek.

keyfi kaçmak

neşesi kalmamak: ‘Bir yatılı okul yatakhanesinde olduğunu hatırlayınca keyfi kaçmıştı.’ –R. Ilgaz.

keyfi oluncaya kadar

razı oluncaya kadar.

keyfi yerinde olmak

sağlığı, neşesi, mutluluğu bulunmak: ‘Bugün keyfim yerinde olmadığından, arz odasına gelemeyeceğim.’ –T. Oflazoğlu.

keyfinden bayılmak (dörtköşe olmak)

tkz. bir şeyden çok kıvanç duymak: ‘Derhâl terennüme başlardım, adamcağız keyfinden bayılırdı.’ –R. H. Karay.

keyfine bakmak

dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek: ‘Beyin seni davet etmiş, iç, ye, keyfine bak!’ –A. Gündüz.

keyfine diyecek olmamak

mutlu ve huzurlu olmak.

keyif çatmak

keyfetmek: ‘Türkü söylüyorsun, keyif çatıyorsun.’ –P. Safa.

keyif sormak

1) birine ‘iyi misiniz, nasılsınız’ sorularını yönelterek sağlığı hakkında bilgi almak; 2) saygı göstermek.

keyif sürmek

sıkıntısız, rahat yaşamak.

keyif vermek

neşe vermek, sarhoş etmek: ‘Bize hakaret eden, bize utangaçlık yükleyen bu zincir şarkıları, düşmanın kulağına keyif verecektir.’ –R. E. Ünaydın.

Sayfa 68 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü