kendine kıymak
kendini öldürmek: ‘Eğer sefirler gelip bana istifa teklif ederlerse ben de aleyhimde bulunanları mahvederim, sonra da kendime kıyarım.’ –A. Rasim.
kendine mal etmek
1) benimsemek veya saymak: ‘Fakat hiçbir taraf beni kendine mal edemiyordu.’ –H. Taner. 2) başkasının yaptığı işi kendisi yapmış gibi göstermek.
kendine yedirememek
1) başkasının kendisine yaptığı işi, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak; 2) kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için onur kırıcı saydığından yapmamak.
kendine yontmak
çıkan her fırsattan yararlanarak hep kendi çıkarını sağlamak.
kendini (birini) temize çıkarmak (çıkartmak)
huk. aklandırmak: ‘Sonra kendini büsbütün temize çıkartmak için üstünün ve eşyasının aranmasını istedi.’ –R. N. Güntekin.
kendini (kapıp) koyuvermek
kendine özen göstermemek, kötümser olmak: ‘Belki de benim başkasıyla evlenip gidişim üzerine hayattan soğudu, kendini koyuverdi.’ –H. Taner.
kendini ağır (ağırdan) satmak
1) nazlanmak, gönülsüz davranmak: ‘Kız kendisini ağır satmakta devam ediyor.’ –R. H. Karay. 2) huylarını yavaş yavaş ortaya koymak: ‘Müdüre göre idareci biraz çatkın olacak yani oldukça ağırdan satacak kendini.’ –K. Korcan.
kendini alamamak
istemeyerek bir işi yapma durumuna girmek: ‘Yabancı memurların karşısında bir çocuk gibi yaramazlık etmekten kendimi alamıyordum.’ –R. N. Güntekin.
kendini aşağı görmek
kendini başkalarından değersiz görmek: ‘Onun perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini, kendini aşağı görme ukdesini yerleştirmiştir.’ –N. F. Kısakürek.
kendini ateşe atmak
bile bile tehlikeli bir işe girişmek: Kendinizi ateşe atıyorsunuz
kendini avutmak
oyalanmak: ‘Para kazanamadığın için para kazananları hor görüp alaya alarak kendini avutuyor olmalısın.’ –H. Taner.
kendini beğendirmek
başkalarına hoş, iyi, yetenekli görünmek: ‘Kendini kibar okuyucularına beğendirebilmek için çok çalışmak zorundadır.’ –C. Meriç.
kendini beğenmek
başkalarını küçümseyerek kendini üstün görmek.
kendini bilmek
1) aklı ve muhakemesi yerinde olmak; 2) baliğ olmak; 3) ağırbaşlı olmak; 4) kendinin ve çevresinin bilincine varmak; 5) durum ve onuruna yakışacak biçimde davranmak.
kendini bir şey sanmak
kendini olduğundan çok değerli görmek.
kendini bir yerde bulmak
farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak: ‘Hacı Arif Efendi bu kıyametin içinde yarım saat boşluktan sonra kendini bir bostanın içinde buldu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendini bırakmak
1) kendine özen göstermemek: ‘Artık kendini bırakmak zorunda görünür gibi olan amcasının huzurundan çıktılar.’ –N. F. Kısakürek. 2) çevre ile ilgisini keserek yalnız bir konuyla uğraşmak: ‘O hayalleri kuran da o hatıralara kendini bırakan da bugünkü ben değil miyim?’ –N. Ataç. 3) gevşek, rahat bir biçimde kalmak: ‘Pencere kenarında, uzun bir mindere kendini bıraktı, gözlerini kapadı, öylece kaldı.’ –P. Safa.
kendini bulmak
1) kişilik kazanmak; 2) maddi ve manevi konularda durumunu düzeltmek; 3) kendine gelmek: ‘Kendini, çiğ ve yakıcı ışık çerçevesi içinde bulur bulmaz, ter boğmasına uğradı.’ –A. İlhan.
kendini dağıtmak
1) farklı işlerle aynı anda uğraşmaktan kötü durumda olmak: ‘Kendini böyle sağa sola dağıttıkça tadına varılmaz bir mutluluk, esenlik duyuyordu’ –Halikarnas Balıkçısı. 2) ne yaptığını bilmeyecek kadar içip kendinden geçmek: ‘Onlar benim dostlarım, kendimi onların yanında dağıtmış olmam çok vahim değil.’ –A. Kulin.
kendini dev aynasında görmek
kendini olduğundan çok üstün görmek.
kendini dinlemek
1) hastalık kuruntusu içinde bulunmak; 2) yalnız, sakin kalmak.
kendini dirhem dirhem satmak
1) çok nazlı davranmak, ağırdan almak: ‘Hâl böyleyken yine de bilmeyenlere karşı kendini dirhem dirhem satar.’ –H. Taner. 2) özelliklerini azar azar ortaya koymak.
kendini düşünmek
daima kendi çıkarını kollamak, bencil davranmak: ‘Ne diye herkes bu kadar rahatını sever, kendini düşünür?’ –N. Cumalı.
kendini ele vermek
yaptığı bir davranış veya söylediği bir sözle kendi suçunu ortaya çıkarmak: ‘Çünkü âdeta kendimi ele vermiştim.’ –H. E. Adıvar.
kendini fasulye gibi nimetten saymak
tkz. kendini çok önemli biri gibi görmek.
kendini göstermek
1) beğenilecek niteliklerini ortaya koymak: ‘Hadi susmayın, gösterin kendinizi bakalım!’ –N. Cumalı. 2) ortaya çıkmak, belirmek: ‘Babam aylığını alamadığı günlerde aç kalmak korkusu da kendini gösteriyordu.’ –M. Ş. Esendal. 3) sp. pas alabilmek için boş alana kaçmak.
kendini harap etmek
sıkıntı veya üzüntüden perişan olmak: ‘Daha burada kendini harap edersen yukarılarda ne halt edeceksin?’ –R. N. Güntekin.
kendini hissettirmek
varlığını belli etmek.
kendini kapının dışında bulmak
kovulmak, işten atılmak, bir yerden istenmeden uzaklaştırılmak: ‘Bir gazeteci gelsin de bizden bir haber alsın. Haberi veren ertesi günü kendini kapının dışında bulurdu.’ –M. Ş. Esendal.
kendini kaptırmak
1) bir şeyin etkisinden kurtulamayacak duruma düşmek: ‘Kendini genç yaşında rakıya kaptırdı, çok sürmedi, sonunda perişan oldu.’ –O. C. Kaygılı. 2) uğraşmaya başladığı bir işten kendini kurtaramamak.
kendini kaybetmek
1) bayılmak: ‘Zavallı korkudan kendini kaybetmiş.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) aşırı duygulanma dolayısıyla çevrede olup bitenin farkına varamamak: ‘Org inledikçe yavaş yavaş kendimi kaybediyor, ağır bir rüya içine gömülmeye başlıyordum.’ –R. N. Güntekin.
kendini matah sanmak
kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek: ‘Bunu kendini matah sanmış bir Batılı aydın olmanın kefareti olarak yaptığını söylemiş.’ –H. Taner.
kendini naza çekmek
istekli olduğu hâlde yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi davranmak.
kendini paralamak
çok çaba ve özen göstermek: ‘Çoğunlukla üniversite diploması alabilmek uğruna kendini paralayan bir gençlikle karşı karşıyayız.’ –A. Cemal.
kendini satmak
1) kendisinde olmayan iyi nitelikleri varmış gibi göstermek; 2) para karşılığı erkeklerle birlikte olmak.
kendini sıkmak
kendini zorlamak, çaba göstermek: ‘Ben kendimi sıkarak istidadımdan daha çok şen görünmeye çalışıyordum.’ –Ö. Seyfettin.
kendini sıyıramamak
kurtulamamak: ‘Düşünen filozof yeryüzü yaşamasına sımsıkı bağlı bu maddeci görüşten sıyıramıyor kendini.’ –A. Erhat.
kendini sokağa (dışarı) atmak
sıkıntıdan dolayı rahatlamak amacıyla açık havaya çıkmak.
kendini tartmak
ne durumda olduğunu öğrenmek için kendini yoklamak.
kendini toparlamak (toplamak)
1) herhangi bir konuda eskiden kötü olan durumunu düzeltmek: ‘Bir zamanlar benim de onların arasında bulunduğumu söyleyecek gibi oluyor fakat hemen kendimi toparlıyordum.’ –Ö. Seyfettin. 2) bir konuda dikkatini yoğunlaştırmak: ‘Tanıdığı hastanelerden birini tarif etmek için tekrar kendini toplamaya çalıştı.’ –P. Safa. 3) sağlığına kavuşmak: ‘Geçen sene bir buçuk şişe içti, biraz kendini toparladı.’ –M. Ş. Esendal. 4) çeki düzen vermek: ‘Seyfi, derhâl kendini topluyor ve hürmetle eğilerek uzaktan başıyla kadına bir selam veriyor, kadın mukabele ediyor.’ –E. M. Karakurt.
kendini tutamamak
1) bir durum karşısında sessiz ve heyecansız kalamamak: ‘Böyle bir taksim, bir gazel dinleyenler arasında, coşarak, kendilerini tutamayarak ağlayanlar az mıydı?’ –A. Ş. Hisar. 2) kendine hâkim olamamak.
kendini tutmak
1) kendine hâkim olmak: ‘Benim zevcemi görseniz dünyanın en güzel kadını olduğunu tasdik edeceksiniz diye haykırmak ister, zorla kendimi tutardım.’ –Ö. Seyfettin. 2) dayanmak, sabretmek.
kendini yemek
açığa vurmadan gizli gizli üzülmek: ‘Bu borcun altından nasıl kalkacağım diye kendini yiyip durmuştu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendini yiyip bitirmek
kendi kendini yemek: ‘Üzülmek ne kelime efendiciğim, kendimi yiyip bitiriyorum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendini yoklamak
duygu, düşünce ve beden bakımından kontrol etmek: ‘Terbiye öğretmenimden öğrendiğim usullerle kendimi uzun uzun yokluyorum.’ –R. N. Güntekin.
kene gibi yapışmak
istenmediği hâlde birinin peşini bırakmamak, yakasını bırakmamak.
kenet etmek
kenetle birbirine bağlamak.
kenet gibi yapışmak
çok yakın dost olmak, sıkı fıkı olmak: ‘Bu mevsimde kızlar ikişer, üçer kişilik gruplara ayrılır ve birbirlerine kenet gibi yapışırlardı.’ –R. N. Güntekin.
kepaze etmek
utanılacak bir duruma düşürmek: ‘Onu kepaze etmek için bu rolü vermişlerdi.’ –S. F. Abasıyanık.
kepaze olmak
gülünç veya utanılacak duruma düşmek: ‘Halka, gençliğe ve basına kepaze oldu.’ –N. F. Kısakürek.
kepçe gibi
kanat gibi öne doğru açılmış (kulak).
kepenk kapatmak
çalışamaz duruma gelmek: ‘Belediye çavuşu yanında jandarma onbaşısı, çarşıyı dolaşmış, esnafa kepenk kapattırmıştır.’ –T. Buğra.
kepenkleri indirmek
işi tatil etmek.
keramet buyurdunuz (keramette bulundunuz)
‘çok doğru söylediniz, çok güzel yaptınız’ anlamında kullanılan bir söz.
kerameti kendinden menkul
sahip olduğu nitelikleri kendisi söyleyen: ‘Kerameti kendinden menkul şeyhler gibi bu armağanlar onların eksik olan kabiliyetlerinin bir çeşit icazeti oluyor.’ –H. Taner.
keramette bulunmak
doğaüstü olaylar ortaya koymak.
kerem buyurun (eyleyin)
‘izin verin, beni dinleyin’ anlamında kullanılan bir nezaket sözü.
kerpiç dökmek
saman ve balçık karışımını kalıplara boşaltarak kerpiç yapmak.
kerpiç gibi
çok sert ve kuru.
kerteriz almak (etmek)
bir yerin hangi yönde veya geminin nerede bulunduğunu pusula ile ölçmek: ‘Uzakta, sancak tarafında, kerteriz ettiğimiz fenerin ışığı bir yanıp bir sönüyor.’ –Z. Selimoğlu.
kertesine gelmek
tam yerini ve zamanını bulmak.
kertesine getirmek
tam sırasını, en uygun zamanını seçmek.
kervana katılmak
bir topluluğa karışmak.
keseden yemek
herhangi bir üretim yapmadan, kâr elde etmeden, hazırda bulunan veya el altında olan varlığı harcamak.
kesel gelmek
gevşemek, tembelleşmek: ‘İzmir faciasından beri padişaha ve hükûmete kesel gelmişti.’ –Y. K. Beyatlı.
keseneğe almak
gelirini satın almak, iltizam etmek.
keseneğe vermek
bir şeyin gelirini önceden götürü olarak satmak.
kesenin ağzını açmak
bol para harcamaya başlamak: ‘Balo ve kokteyl partisine bir davetiye alabilmek için keselerinin ağzını açmak kifayet etmezse avuçlarını açarlar.’ –H. E. Adıvar.
kesenin dibi görünmek
para tükenmek.
kesenize bereket
maddi katkısı görülen bir kimseye ‘çok kazan, kazancın bol olsun’ anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.
kesesi elvermemek
bütçesi elverişli olmamak.
kesesine bir şey girmemek
bir yarar veya çıkar sağlamamak: ‘Bunda benim keseme bir girecek yok ki sana yalan söyleyeyim.’ –M. Ş. Esendal.
kesesine göre
parasına, mali imkânlarına göre.
kesesine güvenmek
parasına güvenmek.
kesesini doldurmak
fırsatlardan yararlanarak para kazanıp zengin olmak: ‘Böylece Tecirlilerin yanına varan bir hoca, kesesini pek çok doldururmuş.’ –S. Birsel.
keseye davranmak
ödemek istemek: ‘Sizi fena alıştırmışlar. Hemen keseye davranmayın.’ –M. Ş. Esendal.
kesiklik vermek
1) ara vermek: ‘Dumanlar gözlerimi yakıyor, görüş gücüme kesiklik veriyor.’ –S. Birsel. 2) hâlsizlik, kırıklık, yorgunluk ortaya çıkmak.
kesintiye uğramak
bir süre için durmak.
kesip atmak
1) uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak: ‘Zaman zaman iddiacılığını da bırakamazdı, bu böyledir diye kesip atardı.’ –H. Taner. 2) kesin olarak çözmek, bitirmek: ‘Oysa ben karımı hatırlatacak her şeyden kurtulmak, yaşamımın ona ait bölümünü kesip atmak istiyordum.’ –A. Ümit.
kesip biçmek
1) parçalamak, doğramak, ameliyat etmek; 2) ağzına geleni söylemek, ileri geri konuşmak; 3) zorbalıkla korkutmak: ‘Nasıl sol elimle sağ elimi kesip biçeceğim?’ –R. N. Güntekin.
keşiş hayatı sürmek
her şeyden elini ayağını çekip yalnız başına yaşamak: ‘Büyük din adamlarının keşiş hayatı sürmesi boşuna mı dersiniz?’ –H. Taner.
kestane suyu gibi
sulu (kahve).
kestirip atmak
ayrıntılı düşünmeden kesin yargıya varmak: ‘Tartışmayı kestirip atmak bana hiçbir zaman kolay görünmemiştir.’ –M. C. Anday.
ketenpereye gelmek
dolandırılmak.
ketenpereye getirmek
dolandırmak.
ketum olmak
sır saklamak, ağzı sıkı olmak: ‘Sefirlerin az konuşması, ketum olması şarttır derler ya, laf!’ –H. Taner.
Kevser gibi
tatlı, lezzetli (içecek).
keyfi bilmek
isterse yapmak, nasıl isterse öyle yapmak: Gelmeyecekmiş, keyfi bilir!
keyfi bozulmak
1) hastalanmak; 2) canı sıkılmak, rahatı kaçmak.
keyfi gelmek
neşelenmek.
keyfi kaçmak
neşesi kalmamak: ‘Bir yatılı okul yatakhanesinde olduğunu hatırlayınca keyfi kaçmıştı.’ –R. Ilgaz.
keyfi oluncaya kadar
razı oluncaya kadar.
keyfi yerinde olmak
sağlığı, neşesi, mutluluğu bulunmak: ‘Bugün keyfim yerinde olmadığından, arz odasına gelemeyeceğim.’ –T. Oflazoğlu.
keyfinden bayılmak (dörtköşe olmak)
tkz. bir şeyden çok kıvanç duymak: ‘Derhâl terennüme başlardım, adamcağız keyfinden bayılırdı.’ –R. H. Karay.
keyfine bakmak
dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek: ‘Beyin seni davet etmiş, iç, ye, keyfine bak!’ –A. Gündüz.
keyfine diyecek olmamak
mutlu ve huzurlu olmak.
keyif çatmak
keyfetmek: ‘Türkü söylüyorsun, keyif çatıyorsun.’ –P. Safa.
keyif sormak
1) birine ‘iyi misiniz, nasılsınız’ sorularını yönelterek sağlığı hakkında bilgi almak; 2) saygı göstermek.
keyif sürmek
sıkıntısız, rahat yaşamak.
keyif vermek
neşe vermek, sarhoş etmek: ‘Bize hakaret eden, bize utangaçlık yükleyen bu zincir şarkıları, düşmanın kulağına keyif verecektir.’ –R. E. Ünaydın.
