kazı koz anlamak
söylenen şeyi çok yanlış anlamak.
kazığa vurmak
esk. bir kimseyi yere dikilmiş ucu sivri bir kazığa oturtarak öldürmek: ‘Münasebetsizliklerine mukabele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti.’ –Ö. Seyfettin.
kazık atmak
aldatmak, kazıklamak: ‘Bütün ilişkileri birilerine kazık atmak üzerine kurulu.’ –A. Ümit.
kazık dikmek
devamlı kalmak, ebediyen yaşamak: ‘Dünyaya kim kazık dikecek?’ –Ö. Seyfettin.
kazık gibi
dimdik ve sert: ‘Kara, kuru, kibirli, kazık gibi bir kadın, komutan Muhsin Bey, bunun neresini beğenmiş?’ –H. E. Adıvar.
kazık kadar
tkz. kocaman (kimse).
kazık yemek
aldatılmak, kazıklanmak: ‘O levhayı görünce istediği parayı verip afiyetle kazığı yiyerek çıkarsın.’ –H. R. Gürpınar.
kazık yutmuş gibi
baston yutmuş gibi.
kazın ayağı öyle değil
‘bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Doğru söylüyorsun Ali, doğru söylüyorsun ama kazın ayağı öyle değil.’ –O. Kemal.
kazma gibi
büyük, kocaman (diş).
keçe külah etmek
aldatmak, kandırmak.
keçe külah olmak
esk. ordudan veya resmî görevden çıkarılmak: ‘Askerde, vüzera, rical dairelerinde ‘keçe külah olmak’ kıyafeti soyulup tardedilmek demek idi.’ –A. Rasim.
keçesini sudan çıkarmak
güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak.
keçeyi suya atmak
ar ve namusu hiçe saymak.
keçiboynuzu gibi
işi çok, verimi az olan.
keçileri kaçırmak
delirmek veya bunalım içinde bulunmak.
keçilik etmek
inat etmek.
keder çekmek
acı duymak, ızdırap çekmek.
keder vermek
üzüntü vermek, kederlendirmek, tasalandırmak.
kedi ciğere bakar gibi bakmak (süzmek veya seyretmek)
imrenerek bakmak: ‘Derin bir hayranlıkla gözlerini kıza kaptırmış, kedi ciğere bakar gibi süzüp duruyordu.’ –H. R. Gürpınar.
kedi gibi
uysal ve sokulgan.
kedi gibi dört ayak üzerine düşmek
en güç bir durumdan zarar görmeden kurtulmak.
kedi ile harara (çuvala) girmek
geçimsiz biri ile iş birliği yapmak.
kedi ile köpek gibi
birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenen bir söz.
kedi ne, budu ne?
eti ne budu ne.
kediye peynir (ciğer) ısmarlamak
güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak.
kefeki tutmak
küflenmek.
kefekiye dönmek
delik deşik olmak.
kefeni boynunda olmak
her an ölümü göze almak.
kefeni yırtmak
ağır bir hastalıkta ölüm tehlikesini atlatmak.
kefil göstermek
bir iş için gerekli olan kefili bulmak.
kehanette bulunmak
kâhinlik etmek: ‘Bunu belirtirken bir kehanette bulunmuş olmuyordum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kehribar gibi
sapsarı, koyu sarı: ‘Üstelik tütünler kehribar gibiydi bu yıl.’ –N. Cumalı.
keklik gibi
güzel, alımlı, hareketli: ‘Bir gün evvel keklik gibi seken dipdiri bir insan, bir gün sonra kargabüken yemiş gibi kıvrılmış yatıyor.’ –R. N. Güntekin.
kelek atmak
argo birisini beklemediği anda hile ve dalavere yaparak zarara sokmak.
kelek yapmak
argo oyunbozanlık etmek.
keleklik etmek
görgüsüzlük, bilgisizlik nedeniyle karşısındakinin gerçek amacını anlayamamak.
kelepçe vurmak (takmak)
bileklere demir halka geçirmek.
kelepçeye vurmak
kelepçe vurmak.
kelepir yakalamak
bir şeyi çok ucuza almak.
kelepire konmak
kelepir yakalamak.
keleş keleş sırıtmak
pis pis gülmek: ‘Asker kaçağı vatan hainlerinin keleş keleş sırıtan yüzlerini hayalliyordu.’ –O. Kemal.
keleye çekmek
boğaya çekmek.
keli körü toplamak
işe yaramaz kimseleri toplamak.
kelimeleri tartarak konuşmak
sonucu hesaplayarak konuşmak.
kelimenin tam anlamıyla
bir durumu anlatmak için kullanılan sözün kapsadığı anlamın tamamıyla: Kelimenin tam anlamıyla bu işin bütün çilesini çekti.
kelle götürmek
gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak: ‘İşi besbelli acele imiş. Bir koşturur ki sanırsın kelle götürüyor.’ –R. N. Güntekin.
kelle koltukta gezmek
gözünü budaktan esirgememek.
kelle koparmak
olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek.
kelle koşturmak
gereğinden çok acele etmek.
kelle kulak yerinde
1) kanlı canlı ve iri yapılı olan; 2) gösterişli, itibarlı sayılan: ‘Aralarında yaşlı başlı, kelle kulak yerinde, efendiden adamlar da var.’ –R. N. Güntekin.
kellesinden olmak
can vermek, ölmek: ‘Kimi kellesinden olur padişah olayım derken, kimi de yaka paça oturtulur tahtına.’ –T. Oflazoğlu.
kellesini koltuğuna almak
ölümü göze almak: ‘Kelleyi koltuğun altına almışız, memleketteki pisliği kanımızla temizlemeye karar vermişiz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kelleyi koltuğun altına almak
kellesini koltuğuna almak.
kelleyi vermek
canını feda etmek.
kem gözle bakmak
1) kötü niyetle bakmak; 2) nazar değdiren bir bakışla bakmak: ‘Eh yakışıklı da delikanlı. Bir tanesi kem gözle baktıysa tamam.’ –H. Taner.
kem küm etmek
verecek cevap bulamayıp açık bir anlamı olmayan sözler söylemek: ‘Mazeretin ne olursa olsun, İncir Han’ından kendi ayağınla çıktıktan sonra artık kem küm etmemek, dilenciliği meslek olarak kabul etmek lazımdır.’ –R. N. Güntekin.
kemal bulmak
kemale ermek.
kemale ermek (gelmek)
olgunlaşmak.
keman gibi
ince, düzgün (kaş).
kemer (kemerini) sıkmak
sıkı para politikası anlayışıyla daha az tüketmek.
kemeri dolu olmak
çok zengin olmak: ‘Genç, ihtiyar, hepsi tüysüz tüysüz, gözleri fersizdir fakat hepsinin kemeri doludur.’ –H. E. Adıvar.
kemiğine (kemiklerine) kadar
iyice, en son sınıra dek: Soğuk kemiklerimize kadar işlemişti.
kemiğini kurutmak
iliğini kurutmak.
kemik gibi
1) pek kuru, katı, sert; 2) sağlam.
kemikleri sızlamak
ölü huzursuz, rahatsız olmak.
kemlik etmek
kötü davranışlarda bulunmak.
kemre bağlamak
deride kir tabakası oluşmak.
kenar gezmek
bir şeyden uzaklaşmış olmak: ‘Kenar gezme dolan yâr gel içeri / Bize mihman olan yâr gel içeri’ –Halk türküsü.
kenara atmak
bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek.
kenara çekilmek
artık hiçbir şeye karışmamak.
kenarda kalmak
kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek.
kendi ağzıyla tutulmak
suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak.
kendi âlemine dalmak
1) çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak: ‘Hayalperest kendi âlemine dalmışken uyanmasına imkân yoktur.’ –S. F. Abasıyanık. 2) eğlenceye, zevküsefaya kapılmak.
kendi ayağı ile gelmek
kendi isteğiyle gelmek.
kendi derdine düşmek
kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek: ‘Savaş yüzünden herkes kendi derdine düşmüştü.’ –A. Kutlu.
kendi göbeğini kendi kesmek
gereksinim duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek.
kendi gölgesinden korkmak
çok korkak olmak, bir sakınca söz konusu olmayan işlere girişmekten bile korkmak.
kendi havasında gitmek (olmak)
yalnız başına, istediği gibi davranmak.
kendi hesabına çalışmak
uğraştığı işi sadece kendisi için yapmak: ‘Böyle bir amatörlük devresi geçirdikten sonra biraz da kendi hesabına çalışmayı düşündü.’ –R. N. Güntekin.
kendi içine çekilmek
başkasıyla ilişki kurmamak, yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek: ‘Bizim gibi dış âlemle münasebetleri aksamış, kendi içine çekilip kendi yağıyla kavrulmak zorunda kalmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendi kabuğuna çekilmek
kabuğuna çekilmek.
kendi kanatlarıyla uçmak
hiç kimsenin desteği veya yardımı olmaksızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak: ‘Kendi kanatlarınla uçmayı öğreninceye dek yanından ayrılır mıyım senin yavrum?’ –T. Oflazoğlu.
kendi kendine gelin güveyi olmak
ilgilinin nasıl karşılayacağını düşünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek: ‘Kız kardeşi ile Mahir daha ortada fol yok yumurta yokken gelin güveyi olmuşlar.’ –H. R. Gürpınar.
kendi kendini didiklemek
kendi kendini harap etmek, üzmek: ‘Öfkesinin şiddetinden hep kendi kendini didikledi.’ –H. R. Gürpınar.
kendi kendini yemek
açığa vurmadan içten içe üzülmek: ‘İçinde çarpışan bu iki zıt kuvvetten hangisine tabi olacağını bir türlü kestiremiyor, kendi kendini yiyip bitiriyordu.’ –H. Taner.
kendi keyfine gitmek
isteğine uygun davranmak.
kendi köşesinde yaşamak
yalnız başına yaşamak: ‘Bu şiirlerin okuyucuya tanıttığı kişi, kitapları, üç beş sevdiği dostu ile kendi köşesinde yaşamayı seven bir kimse olarak görünür.’ –N. Cumalı.
kendi kuyusunu kendi kazmak
kendine zarar verecek davranışta bulunmak.
kendi üstüne yormak
alınmak.
kendi yağıyla kavrulmak
elinde bulunanla geçinip kimseye muhtaç olmamak: ‘Fakat durup dururken, kendi yağıyla kavrulan bir genç kız namusuna bu kadar namussuzca iftira olur mu?’ –E. İ. Benice.
kendimi bildim bileli
öteden beri, eskiden beri: ‘Kendimi bildim bileli hep bu bozuk makine seslerini duyarım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendinde olmamak
bilinci, aklı yerinde olmamak.
kendinde toplamak
kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak.
kendinden geçmek
1) bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak: ‘Gözlerini tezgâhın arkasındaki bir kapıya dikmiş ve kendinden geçmiş gibiydi.’ –S. F. Abasıyanık. 2) bir şey karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak: ‘Oturduğu şiltenin üstünde ayağa kalkıyor; alevi artan bakışlarla kendinden geçmiş, bir elini dizine vurarak … haykırıyordu.’ –A. Ş. Hisar. 3) uykuya dalmak, uyuyakalmak: ‘Ninniyi söyleyen anne kendinden geçeli belki bir hayli olmuştu.’ –O. C. Kaygılı.
kendine (herhangi bir şeye) … süsü vermek
gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek: ‘Bu zannını bir çeşit materyalist felsefeye uydurarak ona yüksek bir entelektüalizm süsü verirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kendine dert etmek
bir şeyi üzüntü konusu yapmak.
kendine gel!
tkz. ‘aklını başına topla’ anlamında kullanılan bir uyarma sözü.
kendine gelmek
1) ayılmak: ‘Üzerine soğuk su dökülen sarhoş adam kendine geldiğinde sade kahve ona zorla içirildi.’ –İ. O. Anar. 2) aklı başına gelmek: ‘Sonunda kendine gelen İnce Memed hemen abasını soyundu.’ –Y. Kemal. 3) durumu düzelmek.
kendine hisse çıkarmak
ders almak: ‘Siz niçin bundan kendinize hisse çıkarmıyorsunuz?’ –Ö. Seyfettin.
