Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kazı koz anlamak

söylenen şeyi çok yanlış anlamak.

kazığa vurmak

esk. bir kimseyi yere dikilmiş ucu sivri bir kazığa oturtarak öldürmek: ‘Münasebetsizliklerine mukabele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti.’ –Ö. Seyfettin.

kazık atmak

aldatmak, kazıklamak: ‘Bütün ilişkileri birilerine kazık atmak üzerine kurulu.’ –A. Ümit.

kazık dikmek

devamlı kalmak, ebediyen yaşamak: ‘Dünyaya kim kazık dikecek?’ –Ö. Seyfettin.

kazık gibi

dimdik ve sert: ‘Kara, kuru, kibirli, kazık gibi bir kadın, komutan Muhsin Bey, bunun neresini beğenmiş?’ –H. E. Adıvar.

kazık kadar

tkz. kocaman (kimse).

kazık yemek

aldatılmak, kazıklanmak: ‘O levhayı görünce istediği parayı verip afiyetle kazığı yiyerek çıkarsın.’ –H. R. Gürpınar.

kazık yutmuş gibi

baston yutmuş gibi.

kazın ayağı öyle değil

‘bir sorun, bir durum sanıldığı gibi değildir’ anlamında kullanılan bir söz: ‘Doğru söylüyorsun Ali, doğru söylüyorsun ama kazın ayağı öyle değil.’ –O. Kemal.

kazma gibi

büyük, kocaman (diş).

keçe külah etmek

aldatmak, kandırmak.

keçe külah olmak

esk. ordudan veya resmî görevden çıkarılmak: ‘Askerde, vüzera, rical dairelerinde ‘keçe külah olmak’ kıyafeti soyulup tardedilmek demek idi.’ –A. Rasim.

keçesini sudan çıkarmak

güç olan bir işi, durumu yoluna koyarak rahatlamak.

keçeyi suya atmak

ar ve namusu hiçe saymak.

keçiboynuzu gibi

işi çok, verimi az olan.

keçileri kaçırmak

delirmek veya bunalım içinde bulunmak.

keçilik etmek

inat etmek.

keder çekmek

acı duymak, ızdırap çekmek.

keder vermek

üzüntü vermek, kederlendirmek, tasalandırmak.

kedi ciğere bakar gibi bakmak (süzmek veya seyretmek)

imrenerek bakmak: ‘Derin bir hayranlıkla gözlerini kıza kaptırmış, kedi ciğere bakar gibi süzüp duruyordu.’ –H. R. Gürpınar.

kedi gibi

uysal ve sokulgan.

kedi gibi dört ayak üzerine düşmek

en güç bir durumdan zarar görmeden kurtulmak.

kedi ile harara (çuvala) girmek

geçimsiz biri ile iş birliği yapmak.

kedi ile köpek gibi

birbirleriyle geçinemeyen, anlaşamayan kimseler için söylenen bir söz.

kedi ne, budu ne?

eti ne budu ne.

kediye peynir (ciğer) ısmarlamak

güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak.

kefeki tutmak

küflenmek.

kefekiye dönmek

delik deşik olmak.

kefeni boynunda olmak

her an ölümü göze almak.

kefeni yırtmak

ağır bir hastalıkta ölüm tehlikesini atlatmak.

kefil göstermek

bir iş için gerekli olan kefili bulmak.

kehanette bulunmak

kâhinlik etmek: ‘Bunu belirtirken bir kehanette bulunmuş olmuyordum.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kehribar gibi

sapsarı, koyu sarı: ‘Üstelik tütünler kehribar gibiydi bu yıl.’ –N. Cumalı.

keklik gibi

güzel, alımlı, hareketli: ‘Bir gün evvel keklik gibi seken dipdiri bir insan, bir gün sonra kargabüken yemiş gibi kıvrılmış yatıyor.’ –R. N. Güntekin.

kelek atmak

argo birisini beklemediği anda hile ve dalavere yaparak zarara sokmak.

kelek yapmak

argo oyunbozanlık etmek.

keleklik etmek

görgüsüzlük, bilgisizlik nedeniyle karşısındakinin gerçek amacını anlayamamak.

kelepçe vurmak (takmak)

bileklere demir halka geçirmek.

kelepçeye vurmak

kelepçe vurmak.

kelepir yakalamak

bir şeyi çok ucuza almak.

kelepire konmak

kelepir yakalamak.

keleş keleş sırıtmak

pis pis gülmek: ‘Asker kaçağı vatan hainlerinin keleş keleş sırıtan yüzlerini hayalliyordu.’ –O. Kemal.

keleye çekmek

boğaya çekmek.

keli körü toplamak

işe yaramaz kimseleri toplamak.

kelimeleri tartarak konuşmak

sonucu hesaplayarak konuşmak.

kelimenin tam anlamıyla

bir durumu anlatmak için kullanılan sözün kapsadığı anlamın tamamıyla: Kelimenin tam anlamıyla bu işin bütün çilesini çekti.

kelle götürmek

gereksiz bir aceleyle gitmek, koşturmak, acele davranmak: ‘İşi besbelli acele imiş. Bir koşturur ki sanırsın kelle götürüyor.’ –R. N. Güntekin.

kelle koltukta gezmek

gözünü budaktan esirgememek.

kelle koparmak

olumsuz ve başarısız bir durum sonunda işe, göreve son vermek.

kelle koşturmak

gereğinden çok acele etmek.

kelle kulak yerinde

1) kanlı canlı ve iri yapılı olan; 2) gösterişli, itibarlı sayılan: ‘Aralarında yaşlı başlı, kelle kulak yerinde, efendiden adamlar da var.’ –R. N. Güntekin.

kellesinden olmak

can vermek, ölmek: ‘Kimi kellesinden olur padişah olayım derken, kimi de yaka paça oturtulur tahtına.’ –T. Oflazoğlu.

kellesini koltuğuna almak

ölümü göze almak: ‘Kelleyi koltuğun altına almışız, memleketteki pisliği kanımızla temizlemeye karar vermişiz.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kelleyi koltuğun altına almak

kellesini koltuğuna almak.

kelleyi vermek

canını feda etmek.

kem gözle bakmak

1) kötü niyetle bakmak; 2) nazar değdiren bir bakışla bakmak: ‘Eh yakışıklı da delikanlı. Bir tanesi kem gözle baktıysa tamam.’ –H. Taner.

kem küm etmek

verecek cevap bulamayıp açık bir anlamı olmayan sözler söylemek: ‘Mazeretin ne olursa olsun, İncir Han’ından kendi ayağınla çıktıktan sonra artık kem küm etmemek, dilenciliği meslek olarak kabul etmek lazımdır.’ –R. N. Güntekin.

kemal bulmak

kemale ermek.

kemale ermek (gelmek)

olgunlaşmak.

keman gibi

ince, düzgün (kaş).

kemer (kemerini) sıkmak

sıkı para politikası anlayışıyla daha az tüketmek.

kemeri dolu olmak

çok zengin olmak: ‘Genç, ihtiyar, hepsi tüysüz tüysüz, gözleri fersizdir fakat hepsinin kemeri doludur.’ –H. E. Adıvar.

kemiğine (kemiklerine) kadar

iyice, en son sınıra dek: Soğuk kemiklerimize kadar işlemişti.

kemiğini kurutmak

iliğini kurutmak.

kemik gibi

1) pek kuru, katı, sert; 2) sağlam.

kemikleri sızlamak

ölü huzursuz, rahatsız olmak.

kemlik etmek

kötü davranışlarda bulunmak.

kemre bağlamak

deride kir tabakası oluşmak.

kenar gezmek

bir şeyden uzaklaşmış olmak: ‘Kenar gezme dolan yâr gel içeri / Bize mihman olan yâr gel içeri’ –Halk türküsü.

kenara atmak

bir şeyin üstünde durmamak, önemsememek.

kenara çekilmek

artık hiçbir şeye karışmamak.

kenarda kalmak

kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek.

kendi ağzıyla tutulmak

suçu, yalanı veya iddiasının yanlışlığı kendi sözüyle ortaya çıkmak.

kendi âlemine dalmak

1) çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak: ‘Hayalperest kendi âlemine dalmışken uyanmasına imkân yoktur.’ –S. F. Abasıyanık. 2) eğlenceye, zevküsefaya kapılmak.

kendi ayağı ile gelmek

kendi isteğiyle gelmek.

kendi derdine düşmek

kendi sorunu sebebiyle başka şeyle ilgilenememek: ‘Savaş yüzünden herkes kendi derdine düşmüştü.’ –A. Kutlu.

kendi göbeğini kendi kesmek

gereksinim duyduğu yardım, başkalarınca esirgendiğinde işini kendi görmek.

kendi gölgesinden korkmak

çok korkak olmak, bir sakınca söz konusu olmayan işlere girişmekten bile korkmak.

kendi havasında gitmek (olmak)

yalnız başına, istediği gibi davranmak.

kendi hesabına çalışmak

uğraştığı işi sadece kendisi için yapmak: ‘Böyle bir amatörlük devresi geçirdikten sonra biraz da kendi hesabına çalışmayı düşündü.’ –R. N. Güntekin.

kendi içine çekilmek

başkasıyla ilişki kurmamak, yalnız başına kalmak, inzivaya çekilmek: ‘Bizim gibi dış âlemle münasebetleri aksamış, kendi içine çekilip kendi yağıyla kavrulmak zorunda kalmıştı.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendi kabuğuna çekilmek

kabuğuna çekilmek.

kendi kanatlarıyla uçmak

hiç kimsenin desteği veya yardımı olmaksızın yaşamak veya bir işi olumlu sonuca ulaştırmak: ‘Kendi kanatlarınla uçmayı öğreninceye dek yanından ayrılır mıyım senin yavrum?’ –T. Oflazoğlu.

kendi kendine gelin güveyi olmak

ilgilinin nasıl karşılayacağını düşünmeden bir işi olmuş bitmiş sayarak sevinmek: ‘Kız kardeşi ile Mahir daha ortada fol yok yumurta yokken gelin güveyi olmuşlar.’ –H. R. Gürpınar.

kendi kendini didiklemek

kendi kendini harap etmek, üzmek: ‘Öfkesinin şiddetinden hep kendi kendini didikledi.’ –H. R. Gürpınar.

kendi kendini yemek

açığa vurmadan içten içe üzülmek: ‘İçinde çarpışan bu iki zıt kuvvetten hangisine tabi olacağını bir türlü kestiremiyor, kendi kendini yiyip bitiriyordu.’ –H. Taner.

kendi keyfine gitmek

isteğine uygun davranmak.

kendi köşesinde yaşamak

yalnız başına yaşamak: ‘Bu şiirlerin okuyucuya tanıttığı kişi, kitapları, üç beş sevdiği dostu ile kendi köşesinde yaşamayı seven bir kimse olarak görünür.’ –N. Cumalı.

kendi kuyusunu kendi kazmak

kendine zarar verecek davranışta bulunmak.

kendi üstüne yormak

alınmak.

kendi yağıyla kavrulmak

elinde bulunanla geçinip kimseye muhtaç olmamak: ‘Fakat durup dururken, kendi yağıyla kavrulan bir genç kız namusuna bu kadar namussuzca iftira olur mu?’ –E. İ. Benice.

kendimi bildim bileli

öteden beri, eskiden beri: ‘Kendimi bildim bileli hep bu bozuk makine seslerini duyarım.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendinde olmamak

bilinci, aklı yerinde olmamak.

kendinde toplamak

kendi üzerinde bulundurmak, kendi varlığı içinde yer almasını sağlamak.

kendinden geçmek

1) bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak: ‘Gözlerini tezgâhın arkasındaki bir kapıya dikmiş ve kendinden geçmiş gibiydi.’ –S. F. Abasıyanık. 2) bir şey karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak: ‘Oturduğu şiltenin üstünde ayağa kalkıyor; alevi artan bakışlarla kendinden geçmiş, bir elini dizine vurarak … haykırıyordu.’ –A. Ş. Hisar. 3) uykuya dalmak, uyuyakalmak: ‘Ninniyi söyleyen anne kendinden geçeli belki bir hayli olmuştu.’ –O. C. Kaygılı.

kendine (herhangi bir şeye) … süsü vermek

gerçeğe aykırı olarak kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik ve değer varmış gibi göstermek: ‘Bu zannını bir çeşit materyalist felsefeye uydurarak ona yüksek bir entelektüalizm süsü verirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kendine dert etmek

bir şeyi üzüntü konusu yapmak.

kendine gel!

tkz. ‘aklını başına topla’ anlamında kullanılan bir uyarma sözü.

kendine gelmek

1) ayılmak: ‘Üzerine soğuk su dökülen sarhoş adam kendine geldiğinde sade kahve ona zorla içirildi.’ –İ. O. Anar. 2) aklı başına gelmek: ‘Sonunda kendine gelen İnce Memed hemen abasını soyundu.’ –Y. Kemal. 3) durumu düzelmek.

kendine hisse çıkarmak

ders almak: ‘Siz niçin bundan kendinize hisse çıkarmıyorsunuz?’ –Ö. Seyfettin.

Sayfa 67 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü