karınca duası gibi
çok küçük, sık ve okunaksız (yazı).
karınca yuvası gibi
çok kalabalık.
karıncayı bile ezmemek (incitmemek)
çok merhametli, ince duygulu olmak.
kârını tamam etmek
öldürmek.
karış karış bilmek
en ince ayrıntısına kadar biliyor olmak: ‘Buraların girdisini çıktısını, deliğini kovuğunu karış karış bilir.’ –H. R. Gürpınar.
karış karış dolaşmak
her yeri gezmek: ‘Ben Türk köylerini karış karış dolaştım, bilirim.’ –A. Gündüz.
karısının üstüne evlenmek
karısı varken bir kadınla daha evlenmek: ‘Fakat hanımefendi, bugün İstanbul’da karısının üstüne evlenmiş kaç erkek var?’ –H. C. Yalçın.
karman çorman etmek
çok karışık ve düzensiz duruma getirmek.
karman çorman olmak
çok karışık ve düzensiz duruma gelmek: ‘İşler gittikçe kızışıyor, hikâyeler gittikçe karman çorman oluyor, hangi sözü kimin söylediği belli olmuyordu.’ –Y. Kemal.
karmanyolaya getirmek
soymak: ‘Sarhoş buldunuz adamı karmanyolaya getireceksiniz.’ –O. Kemal.
karnı büyümek
hamile kalmak: ‘Felaket bununla bitmemiş, üç ay sonra karnı büyümeye başlamış.’ –H. E. Adıvar.
karnı tok sırtı pek olmak
geçimi iyi olmak, para sıkıntısı olmamak.
karnı tok, sırtı pek
geçim sıkıntısı olmayan insanlar için kullanılan bir söz.
karnı zil çalmak
çok acıkmış olmak.
karnından konuşmak (söylemek)
1) işitilemeyecek kadar alçak sesle söylemek; 2) uydurarak söylemek.
karnını doldurmak
1) çok yemek yemek; 2) argo gebe kalmak.
karşı çıkmak
1) dışarıdan gelenleri karşılamaya gitmek: ‘Edirne’nin üç şerefelisi de kandillerden kaftanı ile ona karşı çıkmış.’ –R. E. Ünaydın. 2) bir düşünceye katılmamak, cephe almak: ‘Üniversiteyi bitirince isteğimi babama açtım, önce biraz karşı çıkar gibi oldu.’ –O. Aysu.
karşı karşıya gelmek
1) birden karşılaşmak: ‘Nihayet bir defa, gene dereden köye doğru giderken karşı karşıya gelmeyeyim mi?’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) zıtlaşmak.
karşı karşıya olmak
yüz yüze gelmek: ‘Az sonra, şairin çok şairane bir hayretiyle karşı karşıyayız.’ –C. Meriç.
karşı koymak
boyun eğmemek: ‘Yabancının bu kötü kastına yalnız azmimizle karşı koyduk.’ –R. E. Ünaydın.
karşı olmak
birine veya bir düşünceye katılmamak, karşıt olmak.
karşılık vermek
1) küçük büyüğüne karşı gelmek; 2) cevap vermek, yanıt vermek: ‘Haşarı oğlan bu ağzı bozuk kadına şöyle karşılık veriyordu.’ –O. C. Kaygılı.
karşılıkta bulunmak
cevap vermek: ‘Bunun üzerine Refet Paşa kahkahalarla gülerek bana şöyle bir karşılıkta bulunmuştu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
karşısına dikilmek
1) birinin karşısında durmak: ‘Sizi bucak bucak arayan ölüm, nihayet izinizi bulup karşınıza dikildi mi?’ –A. N. Asya. 2) karşıt olmak: ‘Bütün arkadaşlar yarın ele ele vererek karşınıza dikilirler.’ –H. Topuz. 3) engel olmak.
kart basmak
işçiler iş yerine giriş ve çıkışta gelip gittiklerini bir makine aracılığıyla belirtmek.
kart çıkarmak
sp. hakem kural dışı hareket eden oyuncuya cezalandırma amacı ile sarı veya kırmızı kart göstermek.
kaş göz etmek
kaş ve göz işaretleriyle bir şey anlatmaya çalışmak.
kaş göz işareti yapmak
kaş ve gözle bir şeyler anlatmak, dikkat çekmek: ‘Murat Bey konuşurken bana kaş göz işaretleri yapıyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyor.’ –R. N. Güntekin.
kaş yapayım derken (yaparken) göz çıkartmak (çıkarmak)
işi düzelteyim derken büsbütün bozmak.
kaş yıkmak
kaş çatmak: ‘El yanında yıkar gider kaşını / Tenhalarda gülüşünü sevdiğim’ –Ruhsati.
kasavet çekmek
üzülmek, tasalanmak: ‘Dövüşen yiğitler de boyanır kana / Kasavet mi çeker seni doğuran ana’ –Halk türküsü.
kasavet etmek
üzülmek, kaygılanmak.
kasayı devretmek
işletmelerde nöbetleşe çalışan kasadarlar kasa mevcudunu birbirine aktarmak.
kaşı (kaşları) çatılmak
öfkelenmek, kızmak: ‘Babam kaşları çatılmış, başını sallayarak izliyor bizi.’ –A. Ümit.
kaşık atmak (çalmak)
iştahla veya çabuk yemek.
kaşık kadar
çok küçük: Hastalanınca yüzü kaşık kadar kaldı.
kaşık sallamak
yemek yemek: ‘Gençler tarhana aşına kaşık salladılar.’ –N. Araz.
kaşıkla verip kepçeyle geri almak
yaptığı bir iyiliğin acısını çıkarırcasına davranmak.
kaşıkla yedirip sapıyla (gözünü) çıkartmak
yaptığı bir iyiliği hiçe indirecek kötülükte bulunmak.
kasım kasım kasılmak
gururlanmak, büyüklük taslamak, büyüklenmek.
kaşını gözünü eğmek
kızgın bir durumdayken kaş çatmak.
kaşının altında gözün var dememek
gözünün üstünde kaşın var dememek.
kasıp kavurmak
1) baskı yaparak veya kıyıcı davranışlarla bir topluluğu ezmek, zulmetmek: ‘Karaköy civarını kasıp kavuran iki serseri çocuğu enselerinden yakalayıp huzuruna getirmiştim.’ –Y. K. Karaosmanoğlu. 2) çok zarar vermek, mahvetmek: ‘Derhâl asabi, ince, deli sesi çınlamaya başlar, etrafı kasıp kavurur ve kıyametleri koparırdı.’ –A. Ş. Hisar. 3) çok etkilemek, hüküm sürmek: ‘Dışarıda ortalığı kasıp kavuran bir ayaz vardı.’ –C. Uçuk.
kaskatı kesilmek
aşırı coşku, soğuk, korku, üzüntü vb. etkisiyle hareket edemeyecek, bir şey söylemeyecek duruma gelmek, donup kalmak: ‘Kaskatı kesilmiş vücudu, suyun hafif akıntısına uyarak yavaş yavaş uzaklaştı.’ –R. N. Güntekin.
kaşla göz arasında
kimsenin sezmesine imkân vermeyecek kadar kısa bir zaman içinde, çok çabuk: ‘Kuzum, kaşla göz arasında ne zaman geldin ve ne zaman kaybettin paranı?’ –N. F. Kısakürek.
kaşlarını çatmak
kızmak, öfkelenmek: ‘Dönüp ardına baktı, bakmasıyla kaşlarını çatması bir oldu, yüzü kararıverdi.’ –B. Günel.
kasvet basmak (çökmek)
çok sıkılmak, içi daralmak: ‘Gündüzün bu saatinde, tiyatroya ağır bir kasvet çökmüş.’ –P. Safa.
kasvet vermek
sıkıntı vermek.
kat çıkmak
yapıya kat eklemek.
katakulli okumak
yalan söylemek, palavra atmak: ‘Her seferki gelişinde bu katakulliyi okursun fakat sözün ardı hep boşa çıkar.’ –H. R. Gürpınar.
katakulliye gelmek
tuzağa düşmek.
katakulliye getirmek
tuzağa düşürmek.
katana gibi
iri yarı (kadın).
katıla katıla ağlamak
aşırı derecede ağlamak: ‘Meğer aradan birkaç ay geçecek ve yine o evde, yine gözlerimizden yaşlar akarak katıla katıla ağlayacakmışız.’ –Y. Z. Ortaç.
katıla katıla gülmek
aşırı derecede gülmek: ‘Bir kahveye yolu düşmüş, kahvede oturanların hepsi katıla katıla gülüyorlarmış.’ –B. R. Eyuboğlu.
katır gibi
inatçı (kimse).
katır kuyruğu gibi kalmak
bir işte ilerlemeden kalmak.
katır tepmişe dönmek
çok hırpalanmak, perişan duruma düşmek, felaketin nereden geldiğini anlayamamak.
katkıda bulunmak
bir şeyin oluşmasına, gelişmesine veya gerçekleşmesine emek, bilgi, para vb. ile yardım etmek: ‘Bu kitaba kendileri ayrımında olmasalar da pek çok insan katkıda bulundu.’ –E. Atasü.
katmer kaldırmak
hlk. karışıklık çıkarmak.
katmerli katmerli gülmek
üst üste ve ara vermeden aşırı derecede gülmek: ‘Harun sarhoşluğun sinirliliğiyle yine göbek ve gerdan titreterek katmerli katmerli gülmeye başladı.’ –H. R. Gürpınar.
katran gibi
karaya yakın koyu renkte: ‘Gece karanlığından daha kesif, katran gibi karanlık bir mübarek daire…’ –H. R. Gürpınar.
katresi kalmadı (yok)
hiç kalmadı, hiç yok.
kav gibi
1) kolaylıkla tutuşacak durumda olan; 2) kuru ve gevrek.
kavanoz dipli dünya
üzülmemeyi, biraz boş vermeyi, rahat bir biçimde yaşamayı anlatan söz.
kavara çekmek
kaba yellenmek.
kavga çıkarmak
kavgaya neden olmak: ‘Bir gün hiç yoktan kavga çıkarıp oğlanın ağzını burnunu bir güzel dağıtıverdiler.’ –N. Cumalı.
kavga çıkmak
dövüş meydana gelmek: ‘Sık sık kavga çıkıyordu aralarında, ana avrat küfrediyorlardı.’ –C. Meriç.
kavga kopmak (patlamak)
dövüş başlamak: ‘Softalar arasında kızıl bir kavga kopmuştu.’ –F. R. Atay. ‘Su yolunda tuğlacılarla konducular arasında kavga patladı.’ –L. Tekin.
kavgaya girişmek (tutuşmak)
kavgaya başlamak: ‘Kendilerine acındırmak için yalandan kavgaya tutuşup birbirlerinin saçlarını başlarını yoldular. Yüzlerini kanattılar.’ –L. Tekin.
kavil kesmek
sözleşmek: ‘Dostumla da kavil kestim / Yalan çıktı ona küstüm’ –Halk türküsü.
kavis çizmek
yay biçiminde yol izlemek.
kavlükarar etmek
1) karar vermek: ‘Çeşmeler yaptırdım sular içmeye / Kavlükarar ettim alıp kaçmaya’ –Halk türküsü. 2) birlikte söz vermek.
kaya gibi
çok sağlam: ‘Uçan kâğıt rüzgârın hızını belli eder, kaya onu durdurur. Kaya gibi olunuz!’ –N. F. Kısakürek.
kayda geçirmek
ilişkili bulunduğu deftere yazmak.
kaydını düşmek
yazılı olduğu evraktan çıkarmak: ‘Bir idamlık Ali vardı, asıldı / Kaydını düştüler, mühür basıldı’ –N. F. Kısakürek.
kaygı çekmek
üzüntü, tasa duymak.
kaygı vermek
endişelendirmek.
kayık yanaştırmak
bir konuya veya soruna yavaş yavaş girmek.
kayıp vermek
ulus, toplum, kuruluş vb. değerli bireylerini yitirmek: ‘Bizim yokuş son iki yılda çok kayıp vermişti. Cemal Nadir bu kayıpların en büyüğüydü.’ –Y. Z. Ortaç.
kayıplara karışmak
bulunduğu yerden ayrılıp gitmek, gittiği yeri bildirmemek, görünmez olmak: ‘Şu yeşil bu mor derken bizim futbol sevgisi gene kayıplara karıştı.’ –B. R. Eyuboğlu.
kayış gibi
1) sert, koparılmayan: Kayış gibi et. 2) çok kirli: Kayış gibi çamaşır.
kayıt altına girmek
1) bir şey yapmaya zorlanmak: Ben kayıt altına giremem. 2) davranışları sınırlandırılmak.
kayıt koymak
engellemek, sınırlamak, takyit etmek: ‘Kanun … kamuoyunun serbestçe oluşmasını engelleyici kayıtlar koyamaz.’ –Anayasa.
kayıtsız kalmak
önem vermemek, umursamamak: ‘Halk, nice silik insanların en yüksek mertebelere çıkmasına kayıtsız kalır.’ –Y. K. Beyatlı.
kayıtsız olmak
1) kaydedilmemiş veya yazıya geçirilmemiş olmak; 2) mec. ilgisiz, umursamaz, önem vermeyen durumda bulunmak: ‘Ev sahipleri misafirlerini tanıştırmakta pek kayıtsız olduklarından ben kendimi kıza tanıttım.’ –M. Ş. Esendal.
kaymak bağlamak (tutmak)
sütün veya bir sıvının üzerinde kaymak oluşmak, kaymaklanmak.
kaymak gibi
1) bembeyaz ve pürüzsüz; 2) tadı güzel ve yumuşak: ‘Patlıcan kızartması, pilav, bir de koca kâse kaymak gibi yoğurttan oluşan yemeğimizi yedik.’ –H. R. Gürpınar.
kaynağını (bir şeyden) almak
bir esasa veya desteğe dayandırmak: ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.’ –Anayasa.
kaynak yapmak
1) iki metal veya yapay parçayı ısı yoluyla birleştirmek; 2) mec. sırayı beklemeden başkalarının hakkını alarak mevcut sıranın ön taraflarına girmek.
kaynanalık taslamak
kaynana gibi davranmak: ‘Hani kayınvalidem olsa, canım yanmayacak ama bana sürekli kaynanalık taslayan hanım, kocamın anası bile değil.’ –A. Kulin.
kaza atlatmak
kaza tehlikesi geçirmek.
kaza geçirmek
can ve mal kaybına veya zararına neden olan kötü bir olayla karşılaşmak.
kazan kaldırmak (devirmek)
tar. 1) yeniçeriler yemek pişirilen kazanı devirerek ayaklanmak, isyan etmek: ‘İkide birde kazan deviren yeniçerilerin dışında askerlikte talim ve terbiye esaslarına göre Avrupai bir nizam ile askerliğimizin ihdası pek hayırlı olmuştu.’ –A. Ş. Hisar. 2) mec. yöneticinin bir tutumuna karşı hep birden ayaklanmak, isyan etmek.
kazançlı çıkmak
kazanmak: ‘Yarıştan kazançlı çıkmak için hasmının kayıplarına karşı duyarsız kalmak zorunludur.’ –İ. Özel.
kazaya bırakmak
din b. 1) namazı vaktinde kılmayarak daha sonra kılmak için ertelemek: ‘Bu yaşa geldim, Allah’a bin şükür, namazımı kazaya bırakmadım.’ –H. R. Gürpınar. 2) orucu vaktinde tutmayarak daha sonra tutmak için ertelemek.
kazaya kalmak
din b. 1) namaz, vaktinde kılınamamak: ‘Osman, kazaya kalan namazını daha ziyade geciktirmeden korkarak ayağa kalktı.’ –R. H. Karay. 2) oruç, vaktinde tutulamamak.
kazaya rıza göstermek
1) yargıya, verilen hükümlere boyun eğmek; 2) kadere, alın yazısına boyun eğmek.
kazaya uğramak
kaza geçirmek.
kazdığı çukura (kuyuya) kendisi düşmek
başkası için hazırladığı kötülüğe kendi uğramak.
