kanını içine akıtmak
sıkıntısını belli etmemek.
kanını kaynatmak
heyecanlandırmak, coşturmak: ‘Görenin kanını kaynatan bir tadı vardı duruşunun, bakışının.’ –Y. Kemal.
kanıya varmak
belli bir kanı edinmiş olmak.
kanıyla ödemek
yaptığının cezasını hayatıyla ödemek.
kanlı bıçaklı olmak
aralarında herhangi bir nedenden dolayı birbirini öldürecek kadar düşmanlık bulunmak.
kanlı yaş (yaşlar) dökmek
büyük üzüntüyle ağlamak.
kantara çekmek (vurmak)
1) bir şeyi tartmak; 2) mec. birini sınamak.
kantarın topunu kaçırmak
ölçüyü kaçırıp aşırı davranmak.
kantarlıyı savurmak
ağır bir biçimde sövmek.
kanun çiğnemek
yasal olmayan iş yapmak: ‘Ben bir gazeteciyim. Kanunları çiğnemişsem bu ülkenin savcıları gerekeni yaparlar.’ –A. Ümit.
kapalı geçmek
bir konuda önemli noktaya değinmemek.
kapalı olmak
1) iş yapmamak; 2) ilgisiz kalmak: ‘Nedim’i beğenmeyenler bu şenlikli dünyaya kapalı olanlardır.’ –S. Birsel.
kapalı yetişmek
toplum hayatına girmeden, karışmadan yetişmek.
kapan kurmak
bir hayvanı tuzağa düşürmek için kapan hazırlamak.
kapana düşmek (girmek veya kısılmak veya koymak veya tutulmak veya yakalanmak)
içinden çıkılmaz bir duruma düşmek, ele geçmek: ‘Onlar beni kapana koyacaklarını sanadursunlar.’ -R. H. Karay.
kapana düşürmek (kıstırmak)
hile ile yakalamak: ‘İçindekiler kendilerini ayaklarıyla bir kapana kıstırmışlardır.’ –R. N. Güntekin.
kapana sıkıştırmak
1) birini zor durumda bırakmak: ‘Fikirlerindeki çelişmeyi belirtip adamı kıskıvrak bir kapana sıkıştırır.’ –H. Taner. 2) birini düzenle zor duruma sokmak, işin içinden çıkamaz duruma getirmek.
kapanın elinde kalmak
1) çok istenir ve aranır olmak; 2) bir şeyden ancak çabuk davranabilenler yararlanmak.
kapı almak (yapmak)
tavla oyununda bir haneye üst üste iki pul getirmek ve o hanenin karşı oyuncu tarafından kullanılmasını engellemek: ‘Altı bir geldi mi köşeyi kapacaksın, kapıları almayı asla unutmayacaksın.’ –T. Uyar.
kapı aralamak
bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak.
kapı aramak
ev ziyareti yapmak istemek.
kapı baca açık
korunmaya alınmamış.
kapı dışarı etmek (atmak)
kovmak, dışarı atmak: ‘Sizin hepinizi kapı dışarı edecekler. Çünkü kaçak işçiye memlekette iş yok.’ –M. İzgü.
kapı gibi
1) iri vücutlu (kimse); 2) dayanak noktası güçlü, sağlam olan: ‘İçlerinden biri atından inerek celladın burnuna kapı gibi bir fermanı dayadı.’ –İ. O. Anar.
kapı kadar
çok enli ve uzun olan.
kapı kapı aramak
her yeri aramak.
kapı kapı dolaşmak (gezmek)
1) ev ev gezmek; 2) bir yerlere sürekli girip çıkmak: ‘Elbette öyle ama sen böyle panik hâlinde kapı kapı dolaşırsan, teşkilatta muhalefet var sanıp gerçekten de bir temizliğe başlayabilirler.’ –A. Ümit. 3) iş aramak için her yere başvurmak.
kapı komşusu yapmak (etmek)
bir yere sık gidip gelmek.
kapı yapmak
1) bir şey istemek veya söylemek için karşısındakini önceden başka sözlerle hazırlamak: ‘Rumeli’de bıraktığı çiftlikleri de anlattıktan sonra yaptığı kapıyı kâfi gördü. İşlere geçti.’ –Ö. Seyfettin. 2) ev gezmesi yapmak; 3) kapı almak.
kapıda kalmak
içeri girememek: ‘Anahtar bendedir. Onlar sonra kapıda kalırlar.’ –M. Ş. Esendal.
kapıdan çevirmek
geri döndürmek, kabul etmemek: ‘Fakat görücüleri de kapıdan çevirmeyi doğru bulmuyordu.’ –H. E. Adıvar.
kapıdan kovsan bacadan düşer
yüzsüz, arsız kimseler için söylenen bir söz.
kapılar yüzüne (üzerine veya üstüne) kapanmak
istenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek.
kapıları açık tutmak
herhangi bir konuda ilişkiyi kesmeden anlaşma ortamını sürdürmeye çalışmak.
kapıları kapamak
bütün ilişkileri kesmek veya anlaşma ortamını ortadan kaldırmak.
kapıp koyuvermek
1) kendini bırakmak: ‘Nihayet yorgunluktan sızıp kalıncıya kadar kendimi bu buhrana kapıp koyuverdim.’ –E. İ. Benice. 2) bırakmak, vazgeçmek.
kapış kapış gitmek
çok çabuk satılmak, çok istenir olmak.
kapış kapış yapmak
üstüne atılmak, aceleyle almak: ‘El elin ayıbını terzi kumaşı alır gibi kapış kapış yaptığı için aldırış etmem.’ –B. Felek.
kapısına kilit vurmak
1) girilip çıkılmasını önlemek için bir yeri kapamak; 2) bir yerin çalışmasına son vermek.
kapıya dayanmak
1) gelip çatmak: ‘Kış kapıya dayandı, daha kömür alamadık.’ –R. N. Güntekin. 2) bir şey elde etmek için bir yeri, bir kimseyi zorlamak, göz korkutmak: ‘Bereket versin ki padişahın cellatları kapıya dayanmadılar.’ –İ. O. Anar.
kapıyı açmak
1) bir işe veya bir konuya öncelikli olarak başlamak; 2) bir işte başkalarına örnek olmak.
kapıyı büyük açmak
çok masraflı bir işe girişmek veya hesapsız harcamak.
kapıyı göstermek
kovmak, uzaklaştırmak.
kaplumbağa gibi
soğukkanlı ve yavaş hareket eden (kimse).
kaput etmek
kâğıt oyununda karşısındakini tek sayı alma imkânından yoksun bırakmak.
kaput gitmek (olmak)
1) kâğıt oyununda hiçbir sayı alamamak; 2) argo hiçbir sınavı verememek.
kâr bırakmak
kazanç getirmek.
kâr getirmek
bir şey para kazandırmak.
kar gibi
temiz, beyaz: ‘Kar gibi çamaşırları serip eve döndü.’ –O. Rifat.
kâr koymak
bir şeyin maliyet fiyatı üzerine kâr payını katmak, kazanç koymak.
kara kara düşünmek
çok üzüntülü olmak, düşünceye dalmak: ‘Kara kara düşünmeye başladım, böyle bir toplantıyı, kim, hangi kurum destekleyecekti?’ –M. C. Anday.
kara listeye almak
birini, bir grubu, bir ülkeyi sakıncalı veya zararlı görmek.
kara para aklamak
yasa dışı yollarla elde edilen parayı yasallaştırmak için yatırım yapmak.
kara sürmek
kara çalmak: ‘Gericiliği, insanlara kara sürme suçlamalarını kabul etmedi.’ –K. Tahir.
kara yasa bürünmek
1) aşırı üzülmek; 2) derin derin düşünmek.
karabatak gibi
bir görünüp bir ortadan kaybolan (kimse).
karaborsaya düşmek
bir mal gizlice pahalıya alınıp satılır olmak.
karagöz oynatmak
komik bir durum yaratmak.
karagözlük etmek
güldürüp eğlendirecek davranışlarda bulunmak.
karakol gezmek
huzur ve güvenliği sağlamak amacıyla dolaşmak, devriye gezmek.
karakola düşmek
herhangi bir suç dolayısıyla karakolluk olmak.
karakolluk olmak
kavga sonucu karakola gitmek zorunda kalmak: ‘Sonra karakolluk olmaz mıyız?’ –M. Ş. Esendal.
karalar bağlamak (giymek)
yas tutmak: ‘Bütün yaşamı karardı, sokağa çıkamaz oldu, karalar bağladı.’ –H. Topuz.
karambole getirmek
1) karışıklıktan yararlanarak birini aldatmak; 2) bir işi aşırı bir çabuklukla yaparak gereken özeni göstermemek.
Karamürsel sepeti sanmak
bir kimse veya şeyi ufak, önemsiz saymak.
karanfili sıkmak
argo tehlikelere ve güçlüklere göğüs gerebilmek.
karanlığa gömülmek
1) koyu karanlık içinde kalmak; 2) büyük sıkıntı ve keder içinde kalmak: ‘Türkiye’nin güneşi battı, karanlığa gömüldük.’ –B. Felek.
karanlığa kalmak
gidilecek yere varmadan akşam olmak.
karanlığı deşmek (yırtmak)
1) karanlıkta görmeye çalışmak, aydınlığa çıkmak için çaba harcamak: ‘Gözleriyle sokakların karanlıklarını yırtmaya uğraşarak sinirli bir telaş içinde çırpınıyordu.’ –H. R. Gürpınar. 2) mec. büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtulmak için çabalamak.
karanlık basmak (çökmek)
hava kararmak: ‘Akşamdı, ortalığa hafif bir karanlık çökmüştü.’ –R. N. Güntekin. ‘Tekrar ana yola geldiğim zaman karanlık basmıştı.’ –S. F. Abasıyanık.
karanlık etmek
bir şeyin önünde durarak görünmesine engel olmak.
karanlık kesilmek
ortalık birdenbire kararmak: ‘Gece kandili birdenbire sönmüş, oda zifirî karanlık kesilmişti.’ –Ö. Seyfettin.
karanlıkta göz kırpmak
bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.
karar almak
bir davayı, bir sorunu sonuca bağlamak: ‘Artık ayrılmayalım diye kararlar alıyor fakat bir türlü tatbike geçemiyordu.’ –R. H. Karay.
karar altına almak
karar vermek, kararlaştırmak: ‘Dün akşam size tesadüf ettiğimde bunu karar altına almıştık.’ –H. Z. Uşaklıgil.
karar kılmak
birçok şeyi deneyip birini seçmek: ‘Tekrar masa başına dönmekten zevkli bir iş bulamayacağımda karar kıldım.’ –F. R. Atay.
karar vermek
bir sorunu karara bağlamak, kararlaştırmak: ‘Sonunda bu su tenekelerini civardaki evine kadar taşımaya karar verdi.’ –İ. H. Baltacıoğlu.
karara bağlamak
bir davayı, bir sorunu çözümlemek, sonuçlandırmak.
karara kalmak
davanın görüşülmesi bitip yargıcın kararını beklemek.
karara varmak
bir konuda anlaşmak, bir şeyi kararlaştırmak.
kararında bırakmak
ölçüyü aşmamak.
karavana çıkmak
yemek hazırlanmak veya gelmek.
karavanadan yemek
toplu durumda aynı kaptan yemek.
karaya ayak basmak
1) deniz, göl vb.nden karaya çıkmak; 2) deniz taşıtından karaya çıkmak.
karaya düşmek
deniz içinde bulunan bir şey akıntı veya dalga ile kıyıya atılmak.
karaya oturmak
gemi denizin sığ bölümüne saplanıp kalmak: ‘Olan olmuş, bizim teknenin bir yanı, pamuk şiltelere serilir gibi karaya oturmuş.’ –B. R. Eyuboğlu.
karaya vurmak
1) karaya çarpmak: ‘Loşluklar içinde bana, sandalımız ikide bir karaya vuruyor gibi geliyordu.’ –R. H. Karay. 2) denizdeki bir cisim kendini karaya atmak: ‘Ağzımı, karaya vurmuş bir balık gibi sonuna kadar açıyorum ama soluk alamıyorum.’ –A. Ümit.
karda yürüyüp (gezip) izini belli etmemek
kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli iş çevirmek: ‘Karda yürüyüp izini belli etmemek, cümlesiyle tarif edilen bu sinsilik, hedefine asla varamayan adi bir hiledir.’ –P. Safa.
karga bok yemeden
kaba çok erken bir saatte.
karga gibi
çok zayıf ve esmer (kimse).
karga tulumba etmek
birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup kaldırmak: ‘Emine kalkmak istemiyor, boyuna hıçkırıyordu. Ötekiler hep bir olup onu karga tulumba edince yanıma getirdiler.’ –O. C. Kaygılı.
kargadan başka kuş tanımamak
bildiğinden veya öğrendiğinden kesinlikle şaşmamak.
kargaşa çıkarmak
gürültü patırtıya yol açmak.
karina etmek
gemiyi karinası ortaya çıkacak biçimde bir yanı üzerine yatırmak.
karinaya basmak
karina etmek.
karine ile anlamak
sözün gelişinden çıkarmak.
karizmayı çizdirmek
argo var olan etkileyiciliğini kaybetmek.
karı gibi
korkak, dönek (erkek).
karılık etmek
1) evli bir kadın kocasına olan görevini yerine getirmek; 2) hkr. erkek için döneklik etmek, hile yapmak.
karın doyurmak
1) geçinmek: ‘Yoğurtçuda çalışanlar bu türlü karın doyuranları çok görmüşlerdi.’ –N. Cumalı. 2) yararı olmak: ‘Fakat öpüşmek, sevişmek karın doyurmuyor.’ –Ö. Seyfettin.
