kalbiyle konuşmak
düşüncelerini, duygu ağırlıklı bir biçimde anlatmak: ‘Bana öyle geldi ki bu adam kafasından ziyade kalbiyle konuşuyor.’ –R. N. Güntekin.
kalbur gibi
delikleri olan, delik deşik.
kalbura çevirmek
delik deşik etmek.
kalbura dönmek
delik deşik olmak.
kalburdan geçirmek
kalbur yardımıyla ayırmak, elemek.
kalburla su taşımak
verimsiz, sonuçsuz bir işle uğraşmak.
kalburüstü kalmak
kalburüstüne gelmek.
kalburüstüne gelmek
benzerleri arasında sivrilmiş olmak, seçkin duruma gelmek: ‘Merkez azaları, âyandan birkaç kişi, mebusların hatırlıları ile ateşlilerden kalburüstüne gelenleri oradaydı.’ –M. Ş. Esendal.
kaldı ki
bundan başka, bununla birlikte.
kaldırım çiğnemek
şehirde yaşayarak görgüsü artmak.
kaldırıma düşmek
1) önemini, değerini yitirmek; 2) ucuz fiyatla sokakta satışa çıkarılmak: ‘Bastığı hiçbir eser kaldırıma düşmemişti.’ –Y. Z. Ortaç.
kaldırımları arşınlamak
işsiz güçsüz dolaşmak: ‘Kelli felli efendiden adamların hatta sarıklı ulemanın günden güne hırpanileşen kılıklarla, elleri boyunlarında, kaldırımları arşınladıklarını görüyorum.’ –R. N. Güntekin.
kale almamak
önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak.
kale gibi
1) çok büyük, sağlam (yapı); 2) mec. kendisine güvenilen güçlü (kimse).
kalebent etmek
suçluluğu yüzünden mahkûm etmek: ‘Jön Türklerle alakası var diye, insanı dünyanın öbür ucuna kalebent ediverirler.’ –S. M. Alus.
kalem açmak
kalemin ucunu yontup kullanılabilecek bir duruma getirmek.
kalem kırmak
huk. idam kararı verildiğinde bir daha idam kararı imzalamamak için hâkim kalemini kırmak.
kalem oynatmak
1) yazı yazmak: ‘Namık Kemal’in tek başına kalem oynattığı alanlarda başyazarlar, fıkra yazarları, sanat eleştiricileri yetişir.’ –N. Cumalı. 2) bir yazıyı düzeltmek; 3) bir yazıda değişiklik yapmak.
kaleme (kaleme kâğıda) sarılmak
hemen yazmaya başlamak: ‘Hemen kaleme sarıldı. Bir hafta her gece çalışmak suretiyle hikâyesini bitirdi.’ –H. E. Adıvar.
kaleme almak
bir konuyu yazı durumuna getirmek, yazıyla anlatmak.
kaleme gelmek
yazılabilmek veya anlatılabilmek: ‘Köyün harman yerinde anlatımı kaleme gelmez bir çalışma var.’ –F. Otyam.
kaleminden çıkmak
herhangi biri tarafından yazılmak: ‘Kurtuluş Savaşı boyunca ciltler tutacak ölçüde telgraf yazışmaları hep kendi kaleminden çıkmıştır.’ –N. Cumalı.
kaleminden kan damlamak
1) yazıları acı ve dokunaklı olmak; 2) etkili yazmak: ‘Kaleminden kan damlayan kavgacı yazarları sevmiyordu.’ –T. Buğra.
kalemine dolamak
1) herhangi bir konuyu sürekli olarak yazmak; 2) bir kimseyi sürekli olarak yazılarıyla kötülemek.
kalemiyle yaşamak (geçinmek)
geçimini yazılarıyla sağlamak.
kaleyi içinden fethetmek
davasını karşı taraftan birinin yardımıyla kazanmak.
kalıba dökmek
dökmecilikte erimiş madeni kalıbın içine akıtmak.
kalıba vurmak
biçimi bozulmuş bir şeyi düzeltmek için kalıba geçirmek.
kalıbı değiştirmek (dinlendirmek)
argo ölmek: ‘Hekimler epeyce çalıştılar, ilaç verdiler ise de fayda etmedi. Bir hafta sonra kalıbı dinlendirdi.’ –M. Ş. Esendal.
kalıbı kıyafeti yerinde olmak
görünüşü gösterişli olmak.
kalıbından utanmamak
dıştan görüntüsünün verdiği etkiyi hiçe saymak: ‘Yalan söylüyorsun ha bire kalıbından utanmadan, sana inanmıyorum.’ –K. Korcan.
kalıbını basmak
bir şeyi güvenle doğrulamak: ‘Aklı yerinde ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım.’ –S. F. Abasıyanık.
kalıbının adamı olmamak
görünüşünden beklendiği gibi olmamak.
kalıp gibi oturmak
giysi, vücuda tam uymak.
kalıp gibi serilmek
yorgunluktan upuzun yatmak.
kalıp gibi uyumak
kımıldamadan uzun ve derin bir uyku uyumak.
kalıp kesilmek
olduğu gibi kalmak: ‘Lakin sonra mandalın gürültüsü, kanadın gıcırtısını duyunca hemen yerine donmuş, yatmış, kalıp kesilmişti.’ –R. H. Karay.
kalıptan kalıba girmek
çıkar sağlamak için her duruma uymak.
kalkıp kalkıp oturmak
öfke, heyecan vb. duygular sebebiyle yerinde duramaz olmak, hop oturup hop kalkmak.
kalkışa geçmek
uçak havalanmak için pistten ayrılmak.
kalleşlik etmek
1) sözünde durmayarak döneklik etmek; 2) birine gizlice kötülük etmek.
kalp (kalbini) kazanmak (fethetmek)
ince bir davranış veya güzel bir sözle birinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek: ‘Hele düzmece şehzadenin kadife pantolonuyla sivri güzel çehresi derhâl kadının kalbini kazandı.’ –R. N. Güntekin.
kalp (kalbini) kırmak
gönül kırmak: ‘Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.’ –H. E. Adıvar. ‘Okuyucularımın hakkını yiyor hem de öteki genç okuyucularımın kalbini kırıyorum.’ –O. V. Kanık.
kalubeladan beri
dünya kurulalı beri, çok eskiden beri.
kama basmak
hlk. oyunda yenmek.
kamanço etmek
yüklemek, aktarmak, elden ele geçirmek: ‘Bu ödev kendisine kamanço edilen eleştirmen arkadaş…’ –H. Taner.
kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne)
sıkıntı ve tersliklerin üst üste geldiğini anlatan bir söz.
kambura vermek
ciltlenecek kitabın sırtını, formalar dikildikten sonra çekiç veya makine yardımıyla yuvarlaklaştırmak.
kambura yatmak
ayakta duran birini sırtüstü düşürmek için gizlice arkasında iki büklüm olup eğilmek ve başka birinin onu önden üzerine itmesini sağlamak.
kamburu çıkmak
1) sırtı kambur olmak: ‘Mavi gözlü, köse, kamburu çıkmış bir ihtiyardı.’ –Ö. Seyfettin. 2) mec. ihtiyarlamak: ‘Bir kocakarı gibi kamburu çıkmış. Ne istiyor?’ –N. Hikmet. 3) mec. eğilerek yapılan işler için çok çalışmış olmak.
kamburunu çıkarmak
insan, kedi vb. sırtını tümsek duruma getirmek.
kamçı çalmak (vurmak)
kamçılamak.
kamet getirmek
farz namazına durmak için iç ezan okumak.
kameti artırmak
1) yüksek sesle konuşmak; 2) ortalığı velveleye vermek.
kamış atmak (koymak)
argo birine oyun etmek, arabozanlık etmek: ‘Sıkıntılı bir durumdu ama onun kamışı o kadar zekice atması hoşuma gitmişti.’ –R. Erduran.
kamp kurmak
kamp için kalınacak yerde gerekli düzeni sağlamak.
kamp yapmak
kampa girmek.
kampa girmek
genellikle yarışma öncesi, yarışmaya gerektiği gibi hazırlanmak.
kamuoyu oluşturmak (yaratmak)
bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkati o düşünce etrafında toplamak ve yoğunlaştırmak.
kan (kanı) başına çıkmak (sıçramak veya toplanmak)
öfkelenmek: ‘Kan başına çıkarmış zavallının ve hep bağırmak, bağırmak istermiş.’ –P. Safa.
kan ağlamak
büyük bir üzüntü içinde bulunmak.
kan akıtmak
kurban kesmek.
kan akmak
1) savaş, çatışma, dövüş olmak; 2) ölmek.
kan alacak damarı bilmek
nereden veya kimden çıkar sağlanabileceğini bilmek.
kan beynine sıçramak (çıkmak)
çok sinirlenmek, hiddetlenmek, kontrolü yitirmek: ‘O görüntü gözlerimin önünde canlanınca kan beynime sıçrıyor, kendimi kaybediyorum.’ –A. Ümit.
kan çanağı gibi
kanlanan (göz).
kan çekmek
1) yüz ve huy, anne veya baba tarafının yüzüne ve huyuna benzemek; 2) akrabalar birbirlerine yakınlık duymak.
kan çıkmak
kan dökülmek, cinayet işlenmek.
kan dere gibi akmak
vücudun bir yerinden çok kan akmak veya bir savaşta çok kişi yaralanarak ölmek.
kan dökmek
ölüme yol açmak, cana kıymak: ‘Şimdiyse durum değişmiş, şu sazevinde oturanlar toprak için kan bile dökebilirlerdi.’ –Y. Kemal.
kan gövdeyi götürmek
çok kan dökülmek: ‘Cephelerde kan gövdeyi götürürken bu macera adamının aramızda ne aradığını düşünüyordum.’ –R. N. Güntekin.
kan gütmek
kan dökerek öç almak istemek.
kan istemek
öldürülen bir kimsenin öcünün alınmasını istemek.
kan kaybetmek
1) herhangi bir nedenle vücuttan çok kan akmak: ‘Kadın o kadar kan kaybetmiş ki az daha ölecekmiş.’ –M. Ş. Esendal. 2) mec. güçsüzleşmek, etkisini kaybetmek.
kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek
çok eziyet çektiği hâlde durumunu iyi göstermek.
kan olmak
insan öldürülmek.
kan revan içinde
her yanı kana bulanmış: ‘Öteki arkadaşların kan revan içinde sağa sola fırlatıldıklarını müşahede ettim.’ –A. İlhan.
kan revan içinde kalmak
her yanı kana bulanmak: ‘Çıplak ayağım kan revan içinde kaldıkça öbürüne bakıp şükredeceğim.’ –S. Çokum.
kan ter içinde
çok terli, yorgun ve perişan bir durumda: ‘İşte şimdi de kan ter içinde oturdum masanın başına.’ –N. Hikmet.
kan tere batmak
kan ter içinde kalmak: ‘Yaptığınız yürüyüş, başka zamanlarda kan tere batmadan yapılacak işlerden değildir.’ –R. N. Güntekin.
kan tutmak
1) kan gördüğünde bayılmak; 2) şok geçirmek.
kan vermek
1) hastaya, yaralıya kan aktarmak; 2) kan nakli için kan aldırmak.
kan yürümek
bir organda aşırı kan birikmek.
kana boyamak (bulamak)
kan içinde bırakmak: ‘Ondan on beş yıl sonra, Feriye sarayını kana boyayan ve zavallı babacığımın felaketine sebep olan faciayı…’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kana kan istemek
kısas yapılmasını istemek.
kana susamak
öldürme hırsı duymak.
kanat alıştırmak
bir işe alışmaya çalışmak.
kanat çırpmak
1) uçmak; 2) kanatlarını hareket ettirmek: ‘Komşunun kazları birikintilerde kanat çırpıp bağırıyordu.’ –R. Enis. 3) mec. yeni bir başlangıç yapmak.
kanayan yara olmak
sürekli sıkıntı, üzüntü ve zarar veren bir durumda olmak.
kancayı takmak (atmak)
bir kimsenin kötülüğü için uğraşmak: ‘İçlerinden birine kancayı atmış, maksadı, onu üzmek, ona eziyet etmektir.’ –R. H. Karay.
kandilin yağı tükenmek
hayat sona ermek, ölmek.
kangren olmak
1) vücudun bir yerindeki dokular ölmek; 2) mec. kangrenleşmek.
kanı donmak (çekilmek)
donakalmak, çok şaşırmak.
kanı içine akmak
derdini dışa vuramamak.
kanı ısınmak
birine karşı yakınlık duymak: ‘Kanları çabuk ısındı birbirine.’ –N. Cumalı.
kanı kurumak
1) çok usanmak, çok bıkmak; 2) mec. bitkin, yorgun, cansız duruma düşmek.
kanı sulanmak
kansızlığa uğramak.
kanı temizlenmek
öldürülenin arkasından, öldüren kişi veya yakınlarından birini öldürerek öç almak.
kanına dokunmak
çok sinirlenmek: ‘Bırak Allah’ını seversen müdür bey! Bazen kanıma dokunuyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun?’ –H. Taner.
kanına girmek
1) birini öldürmek veya öldürtmek: ‘Kanıma gireceksiniz ama ne yapalım siz sağ olun.’ –R. N. Güntekin. 2) bir kızın kızlığını bozmak.
