kafası durmak
zihin yorgunluğundan düşünemez olmak.
kafası düzelmek
doğruyu ve iyiyi bulmak.
kafası ile oynamak
takım sporlarında arkadaşlarının durumunu göz önünde tutup en iyi fırsatı değerlendirerek bedenini fazla yormadan oynamak.
kafası işlemek (çalışmak)
aklı, zekâsı yerinde olmak, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak: ‘Hasan’ın kafası şimdi üç cepheli işliyordu.’ –O. C. Kaygılı.
kafası karışmak
önceki bilgi ve düşünceleri altüst olmak: ‘Esir kızı unutabilmek için kendini teşkilattaki tuhaf aletleri incelemeye verdiğinde kafası iyice karışmıştı.’ –İ. O. Anar.
kafası kazan (gibi) olmak
kafası şişmek.
kafası kızmak
öfkelenmek: ‘Namusum hakkı için bir kafam kızarsa atarım denize seni.’ –S. F. Abasıyanık.
kafası sarmamak
anlamamak, aklı ermemek.
kafası sersem sepet (olmak)
gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş (olmak): ‘Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra, yorgun, uykusuz, kafası sersem sepet girdiği için kasabaya, henüz pek bir şeyin farkında değildi.’ –E. Bener.
kafası şişmek
1) zihni yorulmak; 2) gürültüden tedirgin olmak.
kafası yerinde olmamak
gereği gibi düşünecek durumda olmamak.
kafası yerine gelmek
kendini toparlamak, kendine gelmek.
kafasına dank etmek
bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak: ‘Onu içine düşürdüğüm kötü durum da böylece kafama dank etmiş oldu.’ –A. Ağaoğlu.
kafasına estiği gibi
sadece kendi düşünce ve isteklerine göre.
kafasına geçirmek
başına geçirmek.
kafasına girmek
1) bir düşünce aklına uygun gelmek; 2) birini bir iş yapmaya kandırmak.
kafasına girmemek
anlayamamak, kavrayamamak.
kafasına göre
istediği gibi: ‘Otopark görevlileri, arabayı kendi kafalarına göre bir yere çekerlerdi.’ –A. Ümit.
kafasına koymak
kararını önceden vermiş olmak, önceden şartlanmak, bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek: ‘Burada toprağı, nesi varsa satıp savarak bir başka yere göç etmeyi kafasına koymuştur.’ –R. N. Güntekin.
kafasına sığmamak
akıl erdirememek.
kafasına söz girmemek
1) çok aptal veya inatçı olmak; 2) önemsememek.
kafasına uymak
aklına uymak.
kafasına vura vura
zorla, isteyip istemediğine bakmadan.
kafasına vurmak
başına vurmak.
kafasında şimşek çakmak
beyninde şimşek çakmak.
kafasında tutmak
bir şeyi unutmamak, aklında tutmak.
kafasından çıkarmak (atmak)
bir şeyi unutmak veya ondan vazgeçmek: ‘Bir rüyadan böyle abuk sabuk sonuçlar çıkardığım için kendimi suçlayarak bu tuhaf düşünceleri attım kafamdan.’ –A. Ümit.
kafasından geçirmek
belli belirsiz düşünmek.
kafasını ezmek
zararlı olabilecek bir hareketi, bir durumu başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek.
kafasını işletmek
doğru ve iyi düşünmek: ‘Biraz kafanızı işletseniz ne düğümler çözersiniz.’ –T. Oflazoğlu.
kafasını kaldırmak
karşı gelmek, başkaldırmak: ‘Sen bağ yeri açıyorsun ha? Çevirin şunu dese, yüz sopa çekse. Bir daha bak kimse kafasını kaldırır mı?’ –M. Ş. Esendal.
kafasını kaldırmamak
1) yoğun olarak çalışmak, meşgul olmak; 2) yoğun bir biçimde düşünmek veya çalışmak; 3) karşı gelmemek.
kafasını kaşıyacak vakti olmamak
başını kaşıyacak vakti olmamak.
kafasını kırmak
iyice dövmek, pataklamak.
kafasını kullanmak
akıllıca davranmak.
kafasını kurcalamak
zihnini meşgul etmek, düşündürmek.
kafasını sokmak
barınabilecek bir yere yerleşmek, başını sokmak: ‘Bazen yapayalnız, kafasını sokacak bir damdan mahrum, aç, avare dolaşmış.’ –H. E. Adıvar.
kafasını taştan taşa çarpmak (vurmak)
başını taştan taşa çarpmak.
kafasını toplamak
sağlıklı düşünebilir olmak: ‘Soluk soluğa kuytu bir yere sinip kafasını toplamaya çalıştı.’ –İ. O. Anar.
kafasını tütsülemek
sarhoş etmek: ‘Tekelin en keskin içkisi bizimkilerin kafasını tütsüledi.’ –B. Felek.
kafasını uçurmak
kellesini uçurmak.
kafasının bir tahtası eksik (noksan) (olmak)
alay akıl dışı davranışlarda bulunan.
kafasının dikine gitmek
kendi düşünce ve görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin öğüdünü, uyarısını dinlememek: ‘Evvel zaman içinde, kafasının dikine giden bir kuş varmış, kışın güneye göç etmemeye ant içmiş.’ –T. Halman.
kafasının etini yemek
başının etini yemek: ‘O, keşki sıhhatli olsaydı da her gün kafamın etini yiyeydi.’ –R. N. Güntekin.
kafasının kontağı atmak
çok sinirlenmek, öfke ile dolmak: ‘Kafalarının kontağı bir kere atınca eski rayına oturtmakta güçlük çekerler.’ –H. Taner.
kafaya almak
argo 1) zaaflarından yararlanarak kandırmak, oyuna getirmek; 2) konu önemliymiş gibi yaparak alaya almak; 3) den. gemi seyrederken akıntıyı başa almak.
kafaya çıkmak
sp. topa kafayla vurmak için sıçramak.
kafayı (bir yere) vurmak
1) hastalanıp yatağa düşmek; 2) uyumak için yatmak: ‘Ahmet de bize varır varmaz kafayı yere vurdu.’ –S. F. Abasıyanık.
kafayı bulandırmak
önceki düşünceleri altüst etmek, değiştirmek: ‘Öğretmenler bu gibi kitapların kafayı bulandırdığını bile söyler.’ –S. Birsel.
kafayı bulmak
sarhoş olmak: ‘Samim artık iyice kafayı bulmuştu.’ –H. Topuz.
kafayı çalıştırmak (işletmek)
akılcı davranarak sorunları çözmek.
kafayı değiştirmek
düşüncesini, kanaatini değiştirmek.
kafayı tütsülemek (dumanlamak)
argo sarhoş olmak: ‘Barba Manol kafayı iyice dumanladıktan sonra, iki bacağının nasıl tutulduğunu anlattı.’ –Halikarnas Balıkçısı.
kafayı üşütmek
delirmek, çılgınlaşmak.
kafayı yemek
argo aşırı yorgunluktan bunalıma düşmek.
kafes gibi
zayıf, kuru veya delik deşik.
kafese girmek
argo 1) aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak; 2) hapse girmek.
kafese koymak
argo aldatıp çıkar sağlamak: ‘O, ya birisini batırmak yahut da kafese koymak için ziyafet çekerdi.’ –S. F. Abasıyanık.
kâfi gelmek
yetmek, yetişmek: ‘Cazibesiz güzellik kâfi gelmiyor.’ –R. H. Karay.
kâğıda dökmek
yazıya geçirmek.
kâğıt açmak
iskambil kâğıtlarını oyunculara dağıttıktan sonra koz olacak kâğıdın yüzünü çevirmek.
kâğıt kaleme sarılmak
hemen yazmaya başlamak: ‘Partinin kurulacağını duyunca kâğıda kaleme sarılmış, korkunç bir telgraf yazmıştı.’ –Y. Z. Ortaç.
kağnı gibi gitmek
çok yavaş gitmek.
kağnıyla tavşan avına çıkmak
bir işi bitirmemek için bahane bulmak, ayak sürümek.
kahır (kahrını) çekmek
uzun süre sıkıntıya katlanmak: ‘Annesine bakabilmek için akşama kadar elliye yakın yaramazın kahrını çekiyordu.’ –R. N. Güntekin.
kahır yüzünden lütfa uğramak
birine kötülük olsun diye yapılan iş, onun iyiliğine olmak.
kahkaha (kahkahayı) basmak (koparmak, salıvermek)
kendini tutamayıp yüksek sesle gülmek: ‘Beni yatakta görünce kahkahayı bastı.’ –Ö. Seyfettin. ‘Senyörün etrafındakilerden biri dayanamayıp bir kahkaha salıverdi.’ –N. F. Kısakürek.
kahkaha tufanı kopmak
birdenbire toplu olarak kahkaha atmak: ‘Haydi bana eyvallah, deyiverince bir kahkaha tufanı koptu.’ –İ. O. Anar.
kahkahadan kırılmak
çok gülmek.
kahkahayı ağzında söndürmek
edep sınırlarını aşmamak için gülmeyi sınırlamak: ‘Hâlbuki hikâyesini dinleyen eşraf efendiler, birbirlerine bakarak kahkahalarını elleriyle ağızlarında söndürmeye çalışıyorlardı.’ –Ö. Seyfettin.
kahpenin dölü
piç, soysuz.
kahrından ölmek
1) çok üzülmek; 2) aşırı üzüntü, ölümüne neden olmak.
kahve dövücünün hınk deyicisi
havan dövücünün hınk deyicisi.
kâhyalık etmek
1) kâhyalık görevinde bulunmak; 2) mec. her şeye karışmak.
kalafata çekmek
1) gemiyi onarmak için karaya çekmek; 2) mec. azarlamak, paylamak.
kalas gibi
kaba, kibar veya nazik olmayan, incelikten yoksun.
kalayı basmak
argo adamakıllı küfretmek: ‘Basıyorlar kalayı bize, değil mi?’ –S. F. Abasıyanık.
kalbe (kalbine) doğmak
içine doğmak.
kalbe dokunmak
acı veya üzüntü vermek.
kalbe işlemek
derin üzüntü uyandırmak.
kalbi ağzına gelmek
yüreği ağzına gelmek: ‘Kendisi de her fırsat düştükçe bunlarla yan yana harp ettiğini söylerken âdeta kalbi ağzına gelmiş gibi olurdu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kalbi boş olmak
sevgilisi bulunmamak.
kalbi çarpmak
1) kalbi çok vurmak; 2) çok heyecanlanmak; 3) yüreği çarpmak.
kalbi dayanmamak
1) aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek; 2) yüreği dayanmamak.
kalbi dolu olmak
sevgilisi olmak.
kalbi ferahlamak
yüreği ferahlamak.
kalbi kararmak
1) inancını kaybetmek; 2) yüreği kararmak.
kalbi parçalanmak
yüreği parçalanmak.
kalbi sıkışmak
kalp atışları düzensiz olmak, sıkıntı duymak; 2) mec. bir meseleden dolayı aşırı üzülmek.
kalbi sızlamak
yüreği sızlamak: ‘Sekiz sene evvel İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım.’ –S. F. Abasıyanık.
kalbi yerinden oynamak (fırlamak)
yüreği yerinden oynamak: ‘En hafif bir hareketi kalbimizi yerinden oynatmaya yeterdi.’ –A. Ş. Hisar.
kalbi yırtılmak
acı duymak: ‘Koca Ali susar, kalbinin yırtıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.’ –Ö. Seyfettin.
kalbine girmek
sevgisini kazanmak.
kalbine göre
gönlüne göre: Allah kalbine göre verdi.
kalbine saplanmak
yüreğine saplanmak.
kalbini açmak
yüreğini açmak: ‘Bir gün kalbini İclâl’e açtı.’ –Ö. Seyfettin.
kalbini burmak
üzmek, sıkıntı vermek: ‘Hikâyenin burası kalbimi burdu.’ –H. E. Adıvar.
kalbini çalmak
sevgisini kazanmak, kendine âşık etmek.
kalbini eritmek
acımasını sağlamak, yumuşatmak: ‘Edebiyat hocamız Ali Bey’in kalbini eritecek bir konu seçmeli, acıklı bir tarzda yazmalı.’ –H. E. Adıvar.
kalbini okumak
birinin duygu ve düşüncelerini, niyetini anlamak.
