Deyimler ve Deyimlerin Anlamları

11209 Sonuç bulundu.

kafası durmak

zihin yorgunluğundan düşünemez olmak.

kafası düzelmek

doğruyu ve iyiyi bulmak.

kafası ile oynamak

takım sporlarında arkadaşlarının durumunu göz önünde tutup en iyi fırsatı değerlendirerek bedenini fazla yormadan oynamak.

kafası işlemek (çalışmak)

aklı, zekâsı yerinde olmak, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak: ‘Hasan’ın kafası şimdi üç cepheli işliyordu.’ –O. C. Kaygılı.

kafası karışmak

önceki bilgi ve düşünceleri altüst olmak: ‘Esir kızı unutabilmek için kendini teşkilattaki tuhaf aletleri incelemeye verdiğinde kafası iyice karışmıştı.’ –İ. O. Anar.

kafası kazan (gibi) olmak

kafası şişmek.

kafası kızmak

öfkelenmek: ‘Namusum hakkı için bir kafam kızarsa atarım denize seni.’ –S. F. Abasıyanık.

kafası sarmamak

anlamamak, aklı ermemek.

kafası sersem sepet (olmak)

gürültü ve uğultudan zihni yorulmuş (olmak): ‘Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra, yorgun, uykusuz, kafası sersem sepet girdiği için kasabaya, henüz pek bir şeyin farkında değildi.’ –E. Bener.

kafası şişmek

1) zihni yorulmak; 2) gürültüden tedirgin olmak.

kafası yerinde olmamak

gereği gibi düşünecek durumda olmamak.

kafası yerine gelmek

kendini toparlamak, kendine gelmek.

kafasına dank etmek

bir olay sebebiyle birden ayılmak, doğruyu anlamak: ‘Onu içine düşürdüğüm kötü durum da böylece kafama dank etmiş oldu.’ –A. Ağaoğlu.

kafasına estiği gibi

sadece kendi düşünce ve isteklerine göre.

kafasına geçirmek

başına geçirmek.

kafasına girmek

1) bir düşünce aklına uygun gelmek; 2) birini bir iş yapmaya kandırmak.

kafasına girmemek

anlayamamak, kavrayamamak.

kafasına göre

istediği gibi: ‘Otopark görevlileri, arabayı kendi kafalarına göre bir yere çekerlerdi.’ –A. Ümit.

kafasına koymak

kararını önceden vermiş olmak, önceden şartlanmak, bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek: ‘Burada toprağı, nesi varsa satıp savarak bir başka yere göç etmeyi kafasına koymuştur.’ –R. N. Güntekin.

kafasına sığmamak

akıl erdirememek.

kafasına söz girmemek

1) çok aptal veya inatçı olmak; 2) önemsememek.

kafasına uymak

aklına uymak.

kafasına vura vura

zorla, isteyip istemediğine bakmadan.

kafasına vurmak

başına vurmak.

kafasında şimşek çakmak

beyninde şimşek çakmak.

kafasında tutmak

bir şeyi unutmamak, aklında tutmak.

kafasından çıkarmak (atmak)

bir şeyi unutmak veya ondan vazgeçmek: ‘Bir rüyadan böyle abuk sabuk sonuçlar çıkardığım için kendimi suçlayarak bu tuhaf düşünceleri attım kafamdan.’ –A. Ümit.

kafasından geçirmek

belli belirsiz düşünmek.

kafasını ezmek

zararlı olabilecek bir hareketi, bir durumu başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek.

kafasını işletmek

doğru ve iyi düşünmek: ‘Biraz kafanızı işletseniz ne düğümler çözersiniz.’ –T. Oflazoğlu.

kafasını kaldırmak

karşı gelmek, başkaldırmak: ‘Sen bağ yeri açıyorsun ha? Çevirin şunu dese, yüz sopa çekse. Bir daha bak kimse kafasını kaldırır mı?’ –M. Ş. Esendal.

kafasını kaldırmamak

1) yoğun olarak çalışmak, meşgul olmak; 2) yoğun bir biçimde düşünmek veya çalışmak; 3) karşı gelmemek.

kafasını kaşıyacak vakti olmamak

başını kaşıyacak vakti olmamak.

kafasını kırmak

iyice dövmek, pataklamak.

kafasını kullanmak

akıllıca davranmak.

kafasını kurcalamak

zihnini meşgul etmek, düşündürmek.

kafasını sokmak

barınabilecek bir yere yerleşmek, başını sokmak: ‘Bazen yapayalnız, kafasını sokacak bir damdan mahrum, aç, avare dolaşmış.’ –H. E. Adıvar.

kafasını taştan taşa çarpmak (vurmak)

başını taştan taşa çarpmak.

kafasını toplamak

sağlıklı düşünebilir olmak: ‘Soluk soluğa kuytu bir yere sinip kafasını toplamaya çalıştı.’ –İ. O. Anar.

kafasını tütsülemek

sarhoş etmek: ‘Tekelin en keskin içkisi bizimkilerin kafasını tütsüledi.’ –B. Felek.

kafasını uçurmak

kellesini uçurmak.

kafasının bir tahtası eksik (noksan) (olmak)

alay akıl dışı davranışlarda bulunan.

kafasının dikine gitmek

kendi düşünce ve görüşünün en iyi olduğuna inanarak kimsenin öğüdünü, uyarısını dinlememek: ‘Evvel zaman içinde, kafasının dikine giden bir kuş varmış, kışın güneye göç etmemeye ant içmiş.’ –T. Halman.

kafasının etini yemek

başının etini yemek: ‘O, keşki sıhhatli olsaydı da her gün kafamın etini yiyeydi.’ –R. N. Güntekin.

kafasının kontağı atmak

çok sinirlenmek, öfke ile dolmak: ‘Kafalarının kontağı bir kere atınca eski rayına oturtmakta güçlük çekerler.’ –H. Taner.

kafaya almak

argo 1) zaaflarından yararlanarak kandırmak, oyuna getirmek; 2) konu önemliymiş gibi yaparak alaya almak; 3) den. gemi seyrederken akıntıyı başa almak.

kafaya çıkmak

sp. topa kafayla vurmak için sıçramak.

kafayı (bir yere) vurmak

1) hastalanıp yatağa düşmek; 2) uyumak için yatmak: ‘Ahmet de bize varır varmaz kafayı yere vurdu.’ –S. F. Abasıyanık.

kafayı bulandırmak

önceki düşünceleri altüst etmek, değiştirmek: ‘Öğretmenler bu gibi kitapların kafayı bulandırdığını bile söyler.’ –S. Birsel.

kafayı bulmak

sarhoş olmak: ‘Samim artık iyice kafayı bulmuştu.’ –H. Topuz.

kafayı çalıştırmak (işletmek)

akılcı davranarak sorunları çözmek.

kafayı değiştirmek

düşüncesini, kanaatini değiştirmek.

kafayı tütsülemek (dumanlamak)

argo sarhoş olmak: ‘Barba Manol kafayı iyice dumanladıktan sonra, iki bacağının nasıl tutulduğunu anlattı.’ –Halikarnas Balıkçısı.

kafayı üşütmek

delirmek, çılgınlaşmak.

kafayı yemek

argo aşırı yorgunluktan bunalıma düşmek.

kafes gibi

zayıf, kuru veya delik deşik.

kafese girmek

argo 1) aldatılıp kendisinden çıkar sağlanmak; 2) hapse girmek.

kafese koymak

argo aldatıp çıkar sağlamak: ‘O, ya birisini batırmak yahut da kafese koymak için ziyafet çekerdi.’ –S. F. Abasıyanık.

kâfi gelmek

yetmek, yetişmek: ‘Cazibesiz güzellik kâfi gelmiyor.’ –R. H. Karay.

kâğıda dökmek

yazıya geçirmek.

kâğıt açmak

iskambil kâğıtlarını oyunculara dağıttıktan sonra koz olacak kâğıdın yüzünü çevirmek.

kâğıt kaleme sarılmak

hemen yazmaya başlamak: ‘Partinin kurulacağını duyunca kâğıda kaleme sarılmış, korkunç bir telgraf yazmıştı.’ –Y. Z. Ortaç.

kağnı gibi gitmek

çok yavaş gitmek.

kağnıyla tavşan avına çıkmak

bir işi bitirmemek için bahane bulmak, ayak sürümek.

kahır (kahrını) çekmek

uzun süre sıkıntıya katlanmak: ‘Annesine bakabilmek için akşama kadar elliye yakın yaramazın kahrını çekiyordu.’ –R. N. Güntekin.

kahır yüzünden lütfa uğramak

birine kötülük olsun diye yapılan iş, onun iyiliğine olmak.

kahkaha (kahkahayı) basmak (koparmak, salıvermek)

kendini tutamayıp yüksek sesle gülmek: ‘Beni yatakta görünce kahkahayı bastı.’ –Ö. Seyfettin. ‘Senyörün etrafındakilerden biri dayanamayıp bir kahkaha salıverdi.’ –N. F. Kısakürek.

kahkaha tufanı kopmak

birdenbire toplu olarak kahkaha atmak: ‘Haydi bana eyvallah, deyiverince bir kahkaha tufanı koptu.’ –İ. O. Anar.

kahkahadan kırılmak

çok gülmek.

kahkahayı ağzında söndürmek

edep sınırlarını aşmamak için gülmeyi sınırlamak: ‘Hâlbuki hikâyesini dinleyen eşraf efendiler, birbirlerine bakarak kahkahalarını elleriyle ağızlarında söndürmeye çalışıyorlardı.’ –Ö. Seyfettin.

kahpenin dölü

piç, soysuz.

kahrından ölmek

1) çok üzülmek; 2) aşırı üzüntü, ölümüne neden olmak.

kahve dövücünün hınk deyicisi

havan dövücünün hınk deyicisi.

kâhyalık etmek

1) kâhyalık görevinde bulunmak; 2) mec. her şeye karışmak.

kalafata çekmek

1) gemiyi onarmak için karaya çekmek; 2) mec. azarlamak, paylamak.

kalas gibi

kaba, kibar veya nazik olmayan, incelikten yoksun.

kalayı basmak

argo adamakıllı küfretmek: ‘Basıyorlar kalayı bize, değil mi?’ –S. F. Abasıyanık.

kalbe (kalbine) doğmak

içine doğmak.

kalbe dokunmak

acı veya üzüntü vermek.

kalbe işlemek

derin üzüntü uyandırmak.

kalbi ağzına gelmek

yüreği ağzına gelmek: ‘Kendisi de her fırsat düştükçe bunlarla yan yana harp ettiğini söylerken âdeta kalbi ağzına gelmiş gibi olurdu.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.

kalbi boş olmak

sevgilisi bulunmamak.

kalbi çarpmak

1) kalbi çok vurmak; 2) çok heyecanlanmak; 3) yüreği çarpmak.

kalbi dayanmamak

1) aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek; 2) yüreği dayanmamak.

kalbi dolu olmak

sevgilisi olmak.

kalbi ferahlamak

yüreği ferahlamak.

kalbi kararmak

1) inancını kaybetmek; 2) yüreği kararmak.

kalbi parçalanmak

yüreği parçalanmak.

kalbi sıkışmak

kalp atışları düzensiz olmak, sıkıntı duymak; 2) mec. bir meseleden dolayı aşırı üzülmek.

kalbi sızlamak

yüreği sızlamak: ‘Sekiz sene evvel İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım.’ –S. F. Abasıyanık.

kalbi yerinden oynamak (fırlamak)

yüreği yerinden oynamak: ‘En hafif bir hareketi kalbimizi yerinden oynatmaya yeterdi.’ –A. Ş. Hisar.

kalbi yırtılmak

acı duymak: ‘Koca Ali susar, kalbinin yırtıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı.’ –Ö. Seyfettin.

kalbine girmek

sevgisini kazanmak.

kalbine göre

gönlüne göre: Allah kalbine göre verdi.

kalbine saplanmak

yüreğine saplanmak.

kalbini açmak

yüreğini açmak: ‘Bir gün kalbini İclâl’e açtı.’ –Ö. Seyfettin.

kalbini burmak

üzmek, sıkıntı vermek: ‘Hikâyenin burası kalbimi burdu.’ –H. E. Adıvar.

kalbini çalmak

sevgisini kazanmak, kendine âşık etmek.

kalbini eritmek

acımasını sağlamak, yumuşatmak: ‘Edebiyat hocamız Ali Bey’in kalbini eritecek bir konu seçmeli, acıklı bir tarzda yazmalı.’ –H. E. Adıvar.

kalbini okumak

birinin duygu ve düşüncelerini, niyetini anlamak.

Sayfa 63 / 113

 

 

Filtreleme Seçenekleri
Ana Menü