ığrıp çevirmek
yalan dolanla bir şeyden yararlanmak: ‘Birinci Dünya Harbi’nde oldukça önemli ığrıp çevirenler olmuştu.’ –H. R. Gürpınar.
ıkınıp sıkınmak
tkz. bir iş yapabilmek için kendini çok zorlamak: Ikınıp sıkındı, bir cevap bulup veremedi.
ırgat gibi çalışmak
çok ağır bir işte çalışmak.
ırzına geçmek
1) zor kullanarak bir kimseyi cinsel zevkine alet etmek, tecavüz etmek; 2) bekâretini bozmak.
ırzını bozmak
ırzına geçmek.
ışık almak
güneş ışığından yararlanır durumda olmak.
ışık tutmak
1) bir yeri ışıkla aydınlatmak: ‘Biraz evvel bize ışık tutan sakallı adam bu hareketime dikkat etmişti.’ –R. N. Güntekin. 2) düşüncesiyle kılavuzluk etmek, konuyu aydınlatıcı düşünceler söylemek, tutacağı yolu göstermek: ‘Gökalp, bu odada her gün yeni bir konuya ışık tutardı.’ –Y. Z. Ortaç.
ışıl ışıl yanmak
parlamak: ‘Gözleri ışıl ışıl yanan bir kara kedi gibi pusudaydı.’ –K. Korcan.
ısıtıp ısıtıp önüne koymak
daha önce geçmiş bir olayı, bir işi, ileri sürülmüş bir düşünceyi sık sık tekrarlamak.
ıska geçilmek
gözden kaçırılmak, atlanmak, değeri ve önemi anlaşılmamak: ‘Bu kadar güzel, bu kadar büyük bir şehir nasıl ıska geçilir diye içerliyordum.’ –B. R. Eyuboğlu.
ıska geçmek
1) hedefe rast getirememek; 2) üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak: ‘Bedenleriyle ilgili gerçekleri ıska geçerler.’ –S. Birsel.
ıskartaya çıkarmak (ayırmak)
değersiz bularak bir yana atmak, işe yaramadığı için ayırıp bir yana koymak: ‘Sekiz balya tütününden bir ya da iki balyasını ıskartaya ayırabileceklerini aklından geçirmeye başladı eksperlerin.’ –N. Cumalı. ‘Orada, kim bilir neden ve nasıl, işe yaramaz diye ıskartaya çıkardığı bir sürü film tepeleme yığılı.’ –A. İlhan.
ıslah etmek
1) iyi bir duruma getirmek, iyileştirmek, düzeltmek: ‘Sanat yalnız insanları ıslah etmeye yarar bir vasıtadır.’ –Y. K. Beyatlı. 2) yola getirmek: ‘Nerede o, meclis kürsülerinden ‘mahkûmu ıslah ediyoruz’ diye bangır bangır bağıran adliye vekilleri?’ –K. Korcan.
ıslık çalmak
‘ıslık’ sesi çıkarmak: ‘Laf atmalar, ıslık çalmalar, kavgaya tutuşmalar gün boyu sürüp gitti.’ –L. Tekin.
ıspazmoza tutulmak
aşırı derecede titremeye başlamak: ‘Ben durup dururken ıspazmoza tutulmuş gibi titredikten sonra…’ –B. Felek.
ısrar etmek
1) bir konuda, bir düşüncede sürekli direnmek, ayak diremek: ‘Siz benim usule bakın diye ısrar ediyordu.’ –Ç. Altan. 2) çok istemek.
ısrarlı olmak
düşüncesinde, kararında direnmek.
ıssız kalmak
ıssızlaşmak, tenhalaşmak: ‘Yavru gitmiş, ıssız kalmış otağı.’ –Bayburtlu Zihni.
ıssızlık çökmek
ıssız, tenha duruma gelmek, tenhalaşmak.
ıstakoz gibi
çok kırmızı.
ıstılah paralamak
ağdalı, hiç kimsenin anlamadığı bir biçimde konuşmak.
ızdırap çekmek
ağrı ve acı içinde kıvranmak, aşırı derecede üzülmek.
jet gibi
hızla, süratle: Otomobil önümden jet gibi geçti.
jeton geç düşmek
tkz. konuşulan veya sözü edilen konuyu geç anlamak, geç intikal etmek: ‘Çok lafazan ve bilgisiz ama jeton sizde biraz geç düşüyor anlaşılan.’ –H. Taner.
jigolo tutmak
yaşlı, zengin bir kadın genç bir erkekle ilişki kurmak.
jilet atmak
1) jiletle saldırmak: ‘İki jilet at, çiçeğe yatmış hasta gibi hurda et yüzünü!’ –K. Korcan. 2) kendini jiletlemek.
jilet gibi
çok keskin.
kabadayılık taslamak
kabadayı gibi davranmaya, kabadayı gibi görünmeye çalışmak: ‘Kaçanın arkasından kabadayılık taslamak pek ayıp olur.’ –A. Gündüz.
kabahat işlemek (etmek)
suç olacak, kusur sayılacak bir iş yapmak: ‘Bu kabahati işlemiş, bu akşam tütsüyü, şerbeti unutmuştum.’ –H. R. Gürpınar.
kabahati (birinde) bulmak (aramak)
bir kusur, suç aramak: ‘O, atı kızdırıyor, çileden çıkarıyor diye, bütün kabahati seyisinde buluyordu.’ –A. Ş. Hisar.
kabahati (birine, bir şeye) yüklemek
işlediği bir suçu başkasının üzerine atmak: ‘Bu işte kabahati sobaya yüklemek lazım geliyor.’ –S. F. Abasıyanık.
kabak (birinin) başına (başında) patlamak
birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan, yalnızca bir kimse zarar veya ceza görmek: ‘Kendi yarın cehennem olur gider, kabak bizim başımıza patlar.’ –R. N. Güntekin.
kabak çiçeği gibi açılmak
utangaçlıktan çabucak sıyrılarak aşırı ölçüde serbest davranmak: ‘Komşular, kabak çiçeği gibi açıldı, ne malmış meğer diyorlardı.’ –R. H. Karay.
kabak çıkmak
ham çıkmak.
kabak gibi
tüysüz, çıplak, her tarafı açık.
kabak tadı vermek
aşırı tekrarlanması, sürdürülmesi yüzünden bir şeyden doygunluk, yorgunluk veya bıkkınlık duyarak onu istemez duruma gelmek.
kabakulak olmak
kabakulak hastalığına yakalanmak: Ahmet kabakulak oldu, üç hafta evden dışarıya çıkamadı.
kabasını almak
1) biçim verilecek bir maddenin gereksiz yerlerini gidermek; 2) bir yeri veya bir şeyi gelişigüzel, üstünkörü temizlemek.
kabine çekilmek
Bakanlar Kurulu görevini bırakmak.
kabine düşmek
Bakanlar Kurulu herhangi bir sebeple görevini bırakmak zorunda kalmak.
kabir azabı çekmek
1) İslam inancına göre öldükten sonra mezarda azap çekmek: ‘Kabir azabı çeken ölülerin inlemelerini ibretle dinlediler.’ –İ. O. Anar. 2) mec. çok sıkılmak, üzülmek.
kabına sığmamak
duygularına engel olamayıp taşkın davranışlarda bulunmak: ‘Aynı yazar bu kabına sığamayan oyuncunun el, kol, yüz kıpırtılarını da şöyle dile getirir.’ –S. Birsel.
kâbına varamamak
değerce birinden pek aşağı olmak.
kabuğu dışına çıkmak
içinde bulunduğu ortam veya durumdan ayrılmak.
kabuğuna çekilmek
dışarısı ile olan ilişkilerini kesmek, kimse ile görüşmemek: ‘Arkadaşı, hükûmet aleyhine konuşmaya başlayınca Fuat kabuğuna çekilmek lüzumunu duyar ve başını önüne eğip susmasını bilirdi.’ –Y. K. Karaosmanoğlu.
kabuğunu çatlatmak (kırmak)
içinde bulunduğu güç, olumsuz veya kötü durumdan kurtulup rahatlamak.
kabuk bağlamak (tutmak)
üstünde kabuk oluşturmak, kabuklanmak: ‘Hani, insanın bir yerinde bir çıban çıkar da kabuk tutar.’ –B. Felek.
kabuk gibi
sağlam, sert (kumaş).
kabuksuz yumurtlatmak
bir işi ivedilikle yaptırıp eksik kalmasına yol açmak.
kabul görmek
kabul edilmek, onaylanmak.
kaburgaları çıkmak (sayılmak)
çok zayıf olmak.
kâbus basmak (çökmek)
1) kötü rüya görmek; 2) büyük sıkıntı, korku duymak.
kâbus görmek
1) korkulu rüya görmek; 2) büyük sıkıntı, korku duymak.
kaç baharın yoğurdunu yemek
çok yaşamak, ömrü uzun olmak: ‘Hacı Kalfa kaç baharın yoğurdunu yemiştir, bilirsin sen?’ –R. N. Güntekin.
kaç para eder?
‘değeri nedir?’ anlamında kullanılan bir söz.
kaç paralık (adam veya şey)
değersiz.
kaç parça olayım!
‘birçok iş karşısında, hangi birine yetişeyim!’ anlamında kullanılan bir söz.
kaç zamandır
‘belirsiz fakat çok zamandan beri, çoktan beri’ anlamında kullanılan bir söz.
kaça patlamak?
ne kadara mal olmak, fiyatı ne olmak?
kaçacak delik aramak
korku ile saklanacak yer aramak: ‘O adam onları aşağıladıkça utancından kaçacak delik arayan Âşık Ali’ye acıyordu.’ –Y. Kemal.
kaçak güreşmek
1) asıl konuya girmeksizin başka şeylerden söz etmek; 2) politikada sık sık düşünce değiştirip esas amacını gizlemek.
kaçamak yapmak
hoş görülmeyen şeyi gizlice ara sıra yapmak: ‘Fakat yeni görevini de ihmal edip fırsat buldukça Galata meyhanelerine kaçamak yapması balyosun sabrını taşırdı.’ –İ. O. Anar.
kaçmaktan kovalamaya vakit olmamak
önemli işler yüzünden başka işlere yetişememek.
kadastroya geçmek
kadastrosu yapılmak.
kadeh kaldırmak
herhangi birini veya bir şeyi onurlandırmak için içmeden önce kadehleri yukarı kaldırmak: ‘Localarda kadınlar erkekler, kadeh kaldırıyorlar, gülüşüyorlardı.’ –N. Cumalı.
kadeh tokuşturmak
içki içerken kadehleri karşılıklı olarak birbirine dokundurmak.
kadere boyun eğmek
yazgısını, talihini kabul etmek.
kadidi çıkmak
1) çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek: ‘Sıtmalı arabacıların titredikleri, cılız, kadidi çıkmış öküzlerin iç ezici bir şekilde düşündükleri görülürdü.’ –S. F. Abasıyanık. 2) iskeleti görünmek.
kadife gibi
yumuşak, pürüzsüz ve parlak (ses, ten vb.).
Kadir Gecesi doğmuş
çok şanslı, kısmetli kimseler için söylenen bir söz.
kadrini anlamak
değerinin farkına varmak: ‘Hakikaten, insan sevdiklerinin kadrini yokluklarında anlıyor.’ –P. Safa.
kadrini bilmek
değerini bilmek, yararlanmak: ‘Onun kadrini iyi bilenler de var.’ –A. Ş. Hisar.
kadük olmak (kalmak)
1) değerini yitirmek; 2) yasama meclisinin değişmesi ile önceden sunulan yasa tasarıları değerini yitirmek.
kafa (kafasını) dinlendirmek
tasa veya zihni yoran sorunlardan kendini uzaklaştırmak: ‘Kırmak da istemiyorum zavallı garibancığı, ama ben de buraya kafamı dinlendirmeye geldim.’ –M. İzgü.
kafa (kafasını) karıştırmak
önceki düşüncelerini altüst etmek.
kafa (kafasını) şişirmek
gürültü veya gevezelikle bir kimseyi tedirgin etmek: ‘Kafamızı şişirmeyi sürdürecekti ki, cep telefonum çalmaya başladı.’ –A. Ümit.
kafa (kafasını) ütülemek
argo çok laf edip tedirgin etmek: ‘Evi satacağım ama içinde kiracı varken müşteri bulamıyorum diye kafamızı ütülemeye başladı.’ –S. Dölek.
kafa (kafayı veya kafasını) dinlemek
1) zihni yoran sorunlardan uzak kalmak; 2) sessiz, sakin kalmak: ‘Bir dakika kafamı dinleyip başka şeylerden bahsetmek ihtiyacı duyduğum zaman…’ –S. F. Abasıyanık.
kafa (kafayı) çekmek
argo kafayı çekmek: ‘Benimle kafa çekmenin onlar için pek keyifli olduğunu sanmıyorum.’ –E. Bener. ‘Ona birisi kafayı çekmekte olduğunu söyleseydi, kılı bile kıpırdamazdı.’ –S. F. Abasıyanık.
kafa atmak
kavga sırasında karşıdakinin yüzüne, sert ve şiddetli bir biçimde kafayla vurmak.
kafa cilalamak
tkz. içki içmek: ‘İpini koparmış aylakla, çiçeği burnunda asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe kafa cilalardı.’ –H. Taner.
kafa eskitmek
zihni yoran sorunlarla sürekli uğraşmak: ‘Ne gücünü aşan meseleler için çene yormaya, kafa eskitmeye niyeti vardı ne de kendi başarısızlıkları için suçlu aramaya…’ –T. Buğra.
kafa göz yarmak
beceriksizlik göstermek.
kafa kafaya vermek
1) iki veya birkaç kişi bir kenara çekilip konuşmak: ‘Şimdi, isterseniz, kafa kafaya verip topunuz birden, yahut topunuzun namına içinizden birisi cevap versin.’ –N. Hikmet. 2) dayanışmak.
kafa kalmamak
zihin yorularak çalışmaz olmak.
kafa patlatmak
bir konu üzerinde pek çok düşünmek: ‘Sen sabahtan akşama kadar rahat rahat oturuyorsun, ben kafa patlatıyorum.’ –H. E. Adıvar.
kafa sallamak
1) ikaz etmek için başını iki yana veya öne arkaya hafifçe eğmek; 2) baş sallamak; 3) doğru veya yanlış her şeye evet demek.
kafa tutmak
boyun eğmemek, karşı gelmek, diklenmek: ‘Hocalara, amirlere, büyüklere kafa tutmak sökmezdi.’ –R. N. Güntekin.
kafa yapmak
argo dalga geçmek.
kafa yok!
‘akıl, düşünce yok’ anlamında kullanılan bir söz.
kafa yormak
bir iş, bir konu üzerinde çokça düşünmek: ‘Oynarken yaptığı hatalar üstüne kafa yoruyor, sonra yığınla düş kuruyordu.’ –N. Cumalı.
kafadan atmak
bir konu üzerinde inceleme yapmadan rastgele konuşmak, uydurmak, yalan söylemek.
kafakola almak
1) sp. güreşte kafa ve kolu birlikte kavrayarak rakibi çevirmek; 2) mec. etkisi altına alıp kandırmak.
kafası (kafasına) takılmak
zihni bir şeyle sürekli olarak uğraşmak: ‘Bu soru kafasına takıldıkça gülüşü mide spazmı geçirir gibi oluyordu.’ –T. Buğra.
kafası almamak
1) anlayamamak, kavrayamamak; 2) zihin yorgunluğu sebebiyle anlayamaz duruma gelmek; 3) olabileceğine inanmamak.
kafası bozulmak
öfkelenmek, kızmak.
kafası bulanmak
bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek.
kafası dolmak
zihninde çeşitli konular birikmek: ‘Kafası daha o yıllarda özgürlük ve eşitlik fikirleriyle dolmuştu.’ –H. Topuz.
kafası dönmek
1) sıkışık bir durumda sersemlemek; 2) kızıp öfkelenmek.
kafası dumanlanmak
1) çok dalgın olmak; 2) sarhoş olmak: ‘Saz, söz başlasın, içki ile kafalar iyice dumanlansın, cümbüş tam kıvamını bulsun.’ –H. R. Gürpınar. 3) esrar içmiş olmak.
